Ve kâlû kulûbunâ ġulf(un)(c) bel le'anehumu(A)llâhu bikufrihim fekalîlen mâ yu/minûn(e)
"Kalplerimiz muhafazalıdır" dediler. Öyle değil. İnkarları sebebiyle Allah onları lanetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.
(Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): "Bizim kalblerimiz kılıflıdır." dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler.
Bu ayet, Yahudilerin kalplerinin perdelendiği iddialarını reddederek, bu durumun Allah'ın inkarları sebebiyle onlara lanet etmesinden kaynaklandığını ve bu yüzden çok azının iman ettiğini belirtmektedir. Ayet, kalplerin manevi durumu, ilahi lanet ve imanın azlığı gibi temel kavramlar üzerinden bir eleştiri sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kalp (kalb), bir şeyin özü ve hakikati anlamına gelir. İnsan için kullanıldığında, idrak, akıl ve anlayış merkezi olan latifeyi ifade eder. Ayetteki 'kulûbunâ' ifadesi, Yahudilerin idrak ve anlayış yeteneklerinin kapalı olduğunu, hakikati kavrayamadıklarını ima etmektedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kalb, cismani anlamda kan pompalayan organ olmasının yanı sıra, manevi anlamda idrak, düşünce ve irade merkezi olarak da kullanılır. Ayetteki 'kulûbunâ' ifadesi, Yahudilerin manevi idraklerinin, yani hakikati anlama ve kabul etme yeteneklerinin engellendiğini belirtmek için kullanılmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ğulf kelimesi, 'ğilâf' kelimesinin çoğuludur ve bir şeyi saran, örten kılıf anlamına gelir. Ayetteki 'kulûbunâ ğulf' ifadesi, Yahudilerin kalplerinin, tıpkı bir kılıfla sarılmış gibi, hakikati idrak etmeye kapalı olduğunu, dolayısıyla peygamberin getirdiği mesajı anlayamadıklarını veya kabul edemediklerini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ğulf, 'ğilâf'tan gelir ve bir şeyin içine konulduğu, onu örten şeydir. Bu bağlamda, kalplerin 'ğulf' olması, onların ilahi mesajı almaktan, anlamaktan ve kabul etmekten mahrum bırakıldığını, sanki bir örtüyle kaplanmış gibi olduğunu mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ğulf' veya benzeri kelimeler, kalbin manevi körlüğünü, hakikate karşı kapalı oluşunu ifade eder. Bu durum, genellikle kişinin kendi seçimiyle veya ilahi bir ceza olarak ortaya çıkar. Ayette Yahudilerin bu iddiaları, aslında onların hakikati reddetme eğilimlerinin bir yansıması olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lanet (la'n), uzaklaştırmak ve kovmak anlamına gelir. Allah'tan lanet, rahmet ve hayırdan uzaklaştırmaktır. Ayetteki 'le'anehumullâhu' ifadesi, Allah'ın Yahudileri inkarları sebebiyle rahmetinden uzaklaştırdığını, onlara gazap ettiğini ve bu durumun onların manevi körlüklerinin asıl sebebi olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Lanet, Allah'tan geldiğinde rahmetten uzaklaştırma, insanlardan geldiğinde ise beddua ve kınama demektir. Ayetteki ilahi lanet, Yahudilerin inkarları nedeniyle ilahi lütuftan ve doğru yolu bulma imkanından mahrum bırakılmaları anlamına gelir. Bu, onların kalplerinin perdelenmesinin ilahi bir sonucu olarak sunulur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da lanet kavramı, genellikle Allah'ın bir kavme veya kişiye gazap etmesi, onları doğru yoldan saptırması ve rahmetinden uzaklaştırması şeklinde tezahür eder. Bu ayetteki lanet, Yahudilerin inkarları neticesinde ilahi hidayetten mahrum kalmalarının ve kalplerinin hakikate kapanmasının bir ifadesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Küfr, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Dini terim olarak ise, Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberlerini veya indirdiği hükümleri inkâr etmek demektir. Ayetteki 'biküfrihim' ifadesi, Yahudilerin Allah'ın lanetine uğramalarının temel sebebinin, hakikati bile bile reddetmeleri ve nankörlük etmeleri olduğunu açıkça belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Küfr, imanın zıddıdır ve hakikati örtmek, gizlemek anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'biküfrihim', Yahudilerin peygamberin getirdiği hakikatleri ve Allah'ın ayetlerini bile bile inkâr etmeleri, nankörlük etmeleri ve bu yüzden ilahi rahmetten uzaklaştırılmaları anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da küfr, sadece inanmamak değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı nankörlük etmek ve hakikati bile bile reddetmek anlamlarını da taşır. Bu ayetteki 'biküfrihim', Yahudilerin bilinçli bir şekilde hakikati inkâr etmelerinin, onların kalplerinin perdelenmesine ve ilahi lanete maruz kalmalarına yol açtığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (îmân), tasdik etmek, güvenmek ve emniyet içinde olmak anlamına gelir. Allah'a iman, O'nun varlığını, birliğini ve peygamberleri aracılığıyla gönderdiği mesajları kalben tasdik etmek ve dil ile ikrar etmektir. Ayetteki 'yü'minûne' ifadesi, Yahudilerin çok azının bu hakikatlere inanıp tasdik ettiğini, çoğunluğunun ise inkârda ısrar ettiğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İman, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve sadece zihinsel bir kabul değil, aynı zamanda kalbi bir tasdik ve ameli bir bağlılığı da içerir. Ayetteki 'kalîlen mâ yü'minûne' ifadesi, Yahudilerin büyük çoğunluğunun, kalplerinin perdelenmesi ve ilahi lanet sebebiyle gerçek imana ulaşamadığını, sadece yüzeysel veya eksik bir inanca sahip olduklarını ima eder.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَقَالُواْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ بَل لَّعَنَهُمُ اللَّه بِكُفْرِهِمْ فَقَلِيلاً مَّا يُؤْمِنُونَ
(2/88) Ve kalu kulubüna ğulf* bel le'anehümüllahu Biküfrihim fekalıylen ma yu'minun;
* “Kalplerimiz muhafazalıdır” dediler. Öyle değil. İnkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Bu yüzden pek az imân ederler.
Yine onlar dediler ki, bizim kalplerimiz perdelidir, Mutlak ki Allah’ın onlar üzerine küfürleri yüzünden lâneti vardır, onların içerisinden az bir kısmıda mü’mindir, imân ehlidir.
Burada ne kadar açık söylüyorlar, bir insânın ben şuyum ben buyum demesi için onun onu bilmiş olması lâzım ki ayırabilsin, bizim kalplerimiz perdelidir diyen kişi bunu şuurla söylüyor demektir ve bu işlerin perde olduğunu ayıracak perde yapısına sahip, işte buradaki en büyük perde, nefislerinin perdesi, kendi varlıkları kendilerine perde oluyor, bize Rasûl geldiği zaman o Rasûlün haberini hiç araştırmadan sadece nefislerine uymadığı için yapmayıp inkâr ediyorlar, onun istikametinde faaliyet göstermiyorlar bu da yine benliklerinden kaynaklanıyor, beşeri benlikleri reddediyor, bunu şuur üstü söylemiş olsa zâten bu duruma düşmez yani hem biliyor hem de gafletinden hükmünü yerine getiremiyor, bunu aşacak enerjiyi üretemiyor, teşhisi doğru yapıyor ama tedaviyi yapamıyor.
Bizim kalplerimiz perdelidir demekle Hakk’ın varlığını kendi varlıklarının altına indirmiş oluyorlar, kendinde var olan İlâh-î hakikatleri bir tarafa bırakıyor ve nefsiyle
örtüyor, böyle yaptıkları içinde Allah’ın lâneti onlara vacip oluyor. Onların arasından az bir kimse imân ettiler, yani perdeyi kaldırabildiler kendi varlıklarında İlâh-î varlığın olduğunu idrak ettiler, bunu yaşantıya sokamasalarda imân yollu yaptılar.
وَلَمَّا جَاءهُمْ كِتَابٌ مِّنْ عِندِ اللّهِ مُصَدِّقٌ لِّمَا مَعَهُمْ وَكَانُواْ مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُواْ فَلَمَّا جَاءهُم مَّا عَرَفُواْ كَفَرُواْ بِهِ فَلَعْنَةُ اللَّه عَلَى الْكَافِرِينَ
2/89) Ve lemma caehüm Kitabün min 'ındillahi musaddikun lima me'ahüm ve kânu min kablü yesteftihune alelleziyne keferu* felemma caehüm ma 'arefu keferu Bihi, fela'netullahi alelkâfiriyn;
* Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir kitap (Kur’an) gelince onu inkâr ettiler. Oysa, daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara (Arap müşriklerine) karşı yardım istiyorlardı. (Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber) kendilerine gelince ise onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti inkârcıların üzerine olsun.
Ne zamanki onlara Allah’ın indinden bir kitap geldi, ve onlarda olanı tasdik eden bir kitap geldi, yani Zat mertebesinden bir kitap geldi, sıfat, esmâ mertebesinde olan kitabı yani ellerindeki Tevrat ve İncil’i tasdik edici olarak geldi.
Zat mertebesinden yani en üst mertebeden geldi ve alttakilerinde hakkını korudu, onları kaldırmadı yani hükümsüz etmedi, onlarda hükümsüz olan insânların içine koyup karıştırdıkları yazılardır, yoksa Tevrat’ın aslı Kûr’ân’da mevcut, İncil’in aslı Kûr’ân’da mevcuttur bunlar ortadan kalkmaz, Mûsâ diye okuduğumuz Âyetler Tevrat Âyetleridir, yani Kûr’ân’ı Kerîm hangi peygamberden bahsediliyorsa onun kitabından bahsediyordur, Kûr’ân’ı Kerîm cem’i kitap olduğu için hepsi içinde mevcuttur, Âdem (a.s.) dan bahsediyorsa ona verilen Suhuflardır onların hakikatidir, İbrâhîm (a.s.) dan bahsediyorsa ona verilen Suhuflar v.b. ve bunlar o mertebede olan kişilere
de hükümdür, tabi insânların sonradan ilâveleri hepsine karıştığı için hepsi bir tarafa bırakılıyor, onların özleri itibarıyla, özleri içinde olarak Kûr’ân kalıyor ortada ve Kûr’ân’ın içerisinde de hepsi vardır.
Bu kitabın doğru kitap olduğunu bildikleri halde inkar ettiler, çünkü onların kitaplarında Kûr’ân gibi bir kitabın ve Efendimiz (s.a.v) gibi bir peygamberin geleceği zâten belirtiliyordu, geldiği zaman bunu anladılar fakat siyasi olarak bazı şeyler ellerinden gidecek diye inkâr ettiler.
Burada da Allah’ın lâneti küfür ehli üzerine olsun deniyor.