İż temşî uḣtuke fetekûlu hel edullukum ‘alâ men yekfuluh(u)(s) feraca'nâke ilâ ummike key tekarra ‘aynuhâ velâ tahzen(e)(c) vekatelte nefsen fenecceynâke mine-lġammi vefetennâke futûnâ(en)(c) felebiśte sinîne fî ehli medyene śümme ci/te ‘alâ kaderin yâ mûsâ
"Hani kız kardeşin (Firavun ailesine) gidiyor ve "size onun bakımını üstlenecek kimseyi göstereyim mi?" diyordu. Derken, gözü aydın olsun, üzülmesin diye seni annene döndürdük. (Sana baktı, büyüdün) ve (kazara) bir cana kıydın da biz seni kederden kurtardık, seni sıkı bir denemeden geçirdik (ve kaçıp Medyen'e gittin). Medyen halkı içinde yıllarca kaldın, sonra (peygamber olman için) takdir edilmiş bir zamanda (Tur'a) geldin ey Musa!"
Hani kız kardeşin (Firavun'un sarayına) giderek: "Ona bakacak birini size buluvereyim mi? diyordu. Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun da kederlenmesin. Hem sen, bir adam öldürdün de seni gamdan kurtardık. Seni çeşitli musibetlerle imtihan ettik. Bu sebeple yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra ey Musa! Belli bir çağa (peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa) geldin.
Tâhâ Suresi 40. ayet, Hz. Musa'nın hayatındaki önemli dönüm noktalarını, ilahi takdirin ve imtihanların rolünü vurgulayan anahtar kavramlar içermektedir. Ayet, Musa'nın annesine dönüşü, bir cana kıyması, ilahi kurtuluş ve Medyen'deki ikameti gibi olayları dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'karra' fiilinin asıl anlamının bir şeyin yerleşmesi, sabit olması olduğunu belirtir. 'Karra aynuhu' (gözü karar kıldı) ifadesi ise, gözün sevinçten yaşının durulması, gözyaşının akmaması, dolayısıyla gönlün huzur bulması ve sevinmesi anlamına gelir. Ayetteki 'key tekarra aynuhâ' ifadesi, Musa'nın annesinin, oğluna kavuşarak gönlünün ferahlaması ve sevinç duyması murad edilmiştir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'karra aynuhâ' ifadesini 'serret aynuhâ' (gözü sevindi) olarak açıklar. Bu, gözün sevinçten yaşının durulması, yani gözyaşının akmaması ve dolayısıyla gönlün rahatlaması ve huzur bulması mecazıdır. Ayette, Musa'nın annesinin üzüntüsünün sona ermesi ve sevinçle dolması kastedilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'huzn' kelimesinin, bir şeyin kaybedilmesi veya istenmeyen bir durumun meydana gelmesi sonucu kalpte oluşan sıkıntı ve keder hali olduğunu belirtir. Ayetteki 'velâ tahzene' ifadesi, Musa'nın annesinin, oğlunun akıbeti hakkında duyduğu endişe ve kederin ortadan kalkması, yani üzülmemesi için Musa'nın ona iade edildiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'huzn' kavramının genellikle bir kayıp, ayrılık veya geleceğe dair endişe ile ilişkili olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'tahzene' kelimesi, Musa'nın annesinin, oğlundan ayrı kalmanın ve onun başına gelebilecek tehlikelerin yol açtığı derin üzüntüden kurtulması bağlamında kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğamm' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek olduğunu ve buradan hareketle kalbi saran, onu sıkıştıran keder ve üzüntüye 'ğamm' denildiğini açıklar. Ayetteki 'minel-ğammi' ifadesi, Musa'nın işlediği cinayet sonrası hissettiği vicdan azabı, korku ve sıkıntıdan kurtarılmasını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ğamm' kelimesini 'keder ve sıkıntı' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, Musa'nın istemeden bir cana kıyması sonucu içine düştüğü ruhsal bunalım ve endişe halinden Allah tarafından kurtarılmasına işaret etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fetn' kelimesinin asıl anlamının altını ateşte eriterek saflığını test etmek olduğunu belirtir. Buradan hareketle, insanı çeşitli zorluklar ve musibetlerle sınamak, imtihan etmek anlamına gelir. Ayetteki 'fetennâke futûnen' ifadesi, Allah'ın Musa'yı peygamberlik görevine hazırlamak için birçok farklı imtihan ve zorluktan geçirdiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fetennâke' ifadesini 'imtihan ettik, denedik' olarak açıklar. Musa'nın hayatındaki Firavun'un sarayında büyümesi, annesine dönmesi, cinayet işlemesi, Mısır'dan kaçması ve Medyen'de kalması gibi olayların her birinin ilahi birer imtihan olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fitne' kavramının Kur'an'da genellikle bir deneme, sınama, ayartma veya karışıklık anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'fetennâke' fiili, Allah'ın Musa'yı peygamberlik misyonuna hazırlamak için onu çeşitli zorluklarla, sıkıntılarla ve olaylarla sınadığını, böylece onun karakterini ve imanını güçlendirdiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kader' kelimesinin, bir şeyin ölçüsünü, miktarını ve zamanını belirlemek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'alâ kaderin' ifadesi, Musa'nın Medyen'de geçirdiği sürenin sonunda, peygamberlik görevini üstlenecek olgunluğa ve belirlenmiş zamana ulaşarak Tûr Dağı'na gelmesini ifade eder. Bu, ilahi takdirin bir sonucudur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kader' kelimesinin burada 'belirlenmiş bir vakit' ve 'uygun bir ölçü' anlamında kullanıldığını açıklar. Musa'nın Medyen'de geçirdiği yılların, onun peygamberlik görevine hazırlanması için Allah tarafından takdir edilmiş bir süre olduğunu ve bu sürenin sonunda ilahi emre icabet ettiğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kader' kelimesinin Kur'an'da hem ilahi takdir hem de bir şeyin ölçüsü ve miktarı anlamlarında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'alâ kaderin' ifadesi, Musa'nın peygamberlik görevi için belirlenmiş, olgunlaşmış ve uygun bir yaşa ve duruma gelmesini, yani ilahi takdirin tecelli ettiği anı işaret eder.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Firavun’un eşi Asiye hâtun Mûsâ (a.s.)’ı bulduktan ve Firavun’da ona bakmayı kabul ettikten sonra bir türlü Mûsâ (a.s.) kendisi için bulunan sütannelerden süt emmiyor. Bunun üzerine çocuk aç kalıyor diye üzüldükleri sırada Mûsâ (a.s.)’ın kızkardeşi onlara gerçek annesini sütanne olarak tavsiye ediyor ve onlarda kabul ediyorlar.
Bu olaya birimsel varlığımızdan baktığımızda, gönül evlâdı nefsin kucağına düştüğünde nefsani gıdaları yani ilimleri kabul etmiyor. Sadece kendi annesinin sütünü kabul ediyor ki onlarda nefsâni sohbetler değil tasavvuf sohbetleridir. Süt Efendimiz (s.a.v)in de buyurduğu şekilde ilim mânâsına olup vahdet ilmidir.
Mûsâ (a.s.) şehirde gezerken bir Kıbti ile bir Yahudinin kavga ettiklerini görünce onları ayırmak isterken Kıbtiye
attığı bir darbe ile Kıbti ölüyor. Bu olay karşısında kısasa hükmediliyor ve bu hükmü duyan birisi hemen Mûsâ (a.s.)’a haber veriyor ve buradan kaç diyor. Mûsâ (a.s.)’da şehre hiç girmeden oradan uzaklaşıp Firavunun hükmünün geçmediği Medyen şehrine gidiyor. Orada koyunlarını sulamak için bekleyen çobanları görüyor. Erkek çobanlar kendi koyunlarını suluyorlar ancak kenarda bekleyen iki kadın çoban öylece bekliyorlarmış çünkü sulama kabı çok ağır olduğundan indirip su çekemiyorlarmış. Mûsâ (a.s.) onları görünce yardım ediyor. Sonrasında kadın çobanlar evlerine gidiyorlar ve sonra tekrar orada ağaç altında beklemekte olan Mûsâ (a.s.)’ın yanına gelerek babalarının onu evlerine da’vet ettiğini söylüyorlar. Kızların babası Şu’ayb (a.s.)’mış. Ve bu şekilde Mûsâ (a.s.) Şu’ayb (a.s.)’ın yanında çalışmaya başlıyor ve kızıyla evlenerek ona damat oluyor ve aynı zamanda Şu’ayb (a.s.) ona yaklaşık 10-12 yıl şeyhlik yapıyor.
Bu Âyeti kerîmede belirtilen haller üzerine Muhyiddîni Arabî hazretlerinin Fususul Hikem’de yazdıkları şöyledir:
Ve onu Allah Teâlâ'nın mübtelâ kıldığı şey üzerine, kendi nefsinde onun sabrının gerçekleşmesi için, fitneler ile belâlara tuttu; yani onu birçok mertebelerde imtihân etti.
Şimdi Allah Teâlâ'nın onu mübtelâ kıldığı ilk şey, Allah Teâlâ'nın ona ilhâmı ve onun sırrında ona yardımı sebebiyle, onun kıbtîyi öldürmesidir. Gerçi bunu bilmez idi. Velâkin bununla Rabb'inin emri gelinceye kadar, üzerinde düşünmemekle berâber, onun öldürülmesi sebebiyle nefsinde kaygı bulmadı. Çünkü nebî, haber verilince, yani bununla haberdâr oluncaya kadar, şuûru olmadığı yön ile, bâtın ile ma'sûmdur. Ve işte bunun için Hızır ona erkek çocuğunun öldürülmesini gösterdi. Onun öldürülmesini onun üzerine inkâr etti; ve kendisi kıbtîyi öldürdüğünü düşünemedi. Böyle olunca Hızır ona “ve ma fealtühu an emriy” (Kehf, 18/82) yâni "Ben bunu kendi emrim ile yapmadım" dedi. Bu söz de onun mertebesine dikkât çeker ki, o da onu emri
ilâhi ile öldürdü. Çünkü her ne kadar buna şuûru yok ise [de] nebî işin aslında hareketlerinde ma’sumdur.
Ve ona aynı şekilde geminin delinmesini gösterdi, onun zâhiri helâk ve bâtını gâspçıların elinden kurtuluştur. Bunu deryâda (Nil nehrinde) onu üzerinde taşıyan sandık karşılığında onun için yaptı ki, onun zâhiri helâk ve bâtını kurtuluştur. Ve onun anası bunu, ancak kendisi ona bakıcı olduğu halde, onu bağlayarak keserler diye, gâsbedici olan Firavun’un elinden korkarak, şuûru olmadığı yön ile, Allah Teâlâ'nın ona ilhâm ettiği vahiy ile yaptı.
Şimdi kendi nefsinde onu emzirir olarak buldu. Şöyle ki; ne zaman ki onun üzerine korku geldi, onu denize bıraktı. Çünkü atasözünde "göz görmezse gönül katlanır" denmiştir. Şu halde ona olabileceklerden gözünün önünde olmayacağı için korkmadı; ve olabilecekleri gözü ile görmenin hüznü ile mahzûn olmadı. Ve Rabb'ına zannının güzelliği sebebiyle muhakkak Allah Teâlâ'nın onu kendisine reddedeceği onun zannı üzerine gâlib oldu. Bundan dolayı kendi nefsinde bu zan ile yaşadı. Ve ümit, korku ve ye’se karşılıktır. Ve ilhâm olunduğunda bunun için dedi ki: “Belki bu, Firavun ve kıbtî onun eli üzere helâk olan resûldür”. Bundan dolayı kendi tarafına dönük yaşadı; ve bu evham ve zan ile mutlu oldu. Oysa o işin aslında bir ilimdir.
Daha sonra onu aramaya başladıklarında görünüşte korkarak firâr ettiği halde çıktı. Oysa mânâda kurtuluşa muhabbet idi. Çünkü hareket ebeden ancak hubbiyyedir. Ve bakan onda başka sebepler ile örtülü olur. Halbuki o değildir.
Şimdi Medyen'e geldi. İki câriyeyi buldu. Bir karşılık almadan onların hayvanlarını suladı. Daha sonra ilâhî gölgeye ilticâ etti. “Yâ Rabbi hayırdan bana inzâl eylediğin şeye muhakkak ben fakîrim” (Kasas, 28/24) dedi.
Şimdi kendisinin sulama işinin aynını, Allah Teâlâ'nın
kendisine inzâl eylediği hayrın aynı kıldı ve nefsini, indinde olan hayırda, Allâh'a fakr ile vasfetti.
Şimdi Hızır, ona bir karşılık almadan duvarın düzeltilmesini gösterdi. O buna kızdı. Böyle olunca ona, onun bir karşılık almadan hayvanları sulamasını hatırlattı. Zikr etmediği şeyden bunun dışındakilerin gösterilmesine girişti.
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي
(Vastana’tuke li nefsî.)
(Tâ-Hâ, 20/41) “Ve Ben, seni Nefsîm için seçip, yetiştirdim.”