Lev kâne fîhimâ âlihetun illa(A)llâhu lefesedetâ(c) fesubhâna(A)llâhi rabbi-l'arşi ‘ammâ yasifûn(e)
Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş'ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.
Eğer yer ile gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar yok olurdu. O halde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları şeylerden (bütün noksanlıklardan) beridir, münezzehtir.
Enbiyâ Suresi 22. ayet, tevhid inancının kozmolojik bir delilini sunarak, evrenin düzeninin tek bir yaratıcıya işaret ettiğini vurgular. Ayet, çok tanrılığın evrensel düzensizliğe yol açacağı fikri üzerinden Allah'ın birliğini ve yüceliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlah (إله), 'ibadet edilen' anlamına gelir. Bu ayette 'âlihe' kelimesi, Allah'ın dışında ibadete layık görülen, uluhiyet iddia edilen varlıkları ifade eder. Ayet, bu tür varlıkların çokluğunun evrenin düzenini bozacağını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Âlihe (آلهة), 'ma'bûdât' (ibadet edilenler) demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın tek ilah olduğunu ve O'ndan başka ilahların varlığının mümkün olmadığını mecazi bir dille anlatır; zira birden fazla ilahın varlığı, evrenin uyumunu imkansız kılardı.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İlah kavramı, Kur'an'da mutlak güç ve otorite sahibi, ibadete layık tek varlık olarak Allah'ı ifade eder. 'Âlihe' kelimesi ise bu mutlak otoriteye ortak koşulan, ancak gerçekte hiçbir gücü olmayan sahte tanrıları belirtir. Ayet, bu sahte tanrıların varlığının kozmik düzensizliğe yol açacağını vurgulayarak tevhidin önemini ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Fesâd (فساد), 'salâh'ın (düzgünlük, iyilik) zıddıdır. Ayette 'lefesedetâ' ifadesi, yer ve gök sisteminin, birden fazla ilahın iradesi altında çatışma ve düzensizliğe düşeceğini, dolayısıyla mevcut uyum ve düzenin bozulacağını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fesâd, bir şeyin itidalden çıkmasıdır. Bu ayette 'lefesedetâ', yer ve göğün mevcut düzeninin, uyumunun ve işleyişinin bozulması, dağılması anlamına gelir. Birden fazla ilahın varlığı, farklı iradeler ve amaçlar nedeniyle evrenin ahenkli yapısını bozardı.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Fesâd kelimesi, Kur'an'da genellikle düzenin bozulması, yozlaşma, yıkım ve anarşi anlamlarında kullanılır. Enbiyâ 22'deki 'lefesedetâ' ifadesi, evrensel düzenin ancak tek bir yaratıcı ve yönetici tarafından sürdürülebileceğini, aksi takdirde kaosun kaçınılmaz olacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sübhân (سبحان), Allah'ı her türlü noksanlıktan, şerikten ve O'na yakışmayan her şeyden tenzih etmek, uzak tutmak demektir. Bu ayette 'fesübhâne' ifadesi, Allah'ın, müşriklerin O'na isnat ettikleri ortaklardan ve vasıflardan münezzeh olduğunu, O'nun tek ve eşsiz olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sübhân, Allah'ın kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu ifade eden bir kelimedir. Ayetteki 'fesübhâne' kullanımı, Allah'ın, yer ve göğün bozulmasına yol açacak olan çok tanrılıktan uzak, tek ve yüce bir varlık olduğunu ilan eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sübhân kelimesi, Allah'ı yüceltme ve O'nu her türlü eksiklikten arındırma anlamı taşır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın 'âlihe' (tanrılar) gibi varlıklara ortak koşulmaktan ve onların vasıflarıyla nitelendirilmekten münezzeh olduğu, O'nun mutlak birliğinin ve kudretinin altı çizilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Arş (عرش), aslen 'yüksek ve sağlam bina' anlamına gelir. Kur'an'da ise Allah'ın kudretinin, hükümranlığının ve azametinin sembolü olarak kullanılır. Bu ayette 'Rabbi'l-Arş' ifadesi, Allah'ın tüm evrenin mutlak hakimi ve yöneticisi olduğunu, dolayısıyla O'nun birliğinin evrenin düzeni için vazgeçilmez olduğunu pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Arş, Allah'ın mülkünün ve saltanatının merkezidir. Ayette 'Rabbi'l-Arş' ifadesi, Allah'ın sadece yer ve göğün değil, tüm varoluşun, en yüce makamın ve tüm kudretin sahibi olduğunu gösterir. Bu, O'nun birliğinin ve eşsizliğinin bir başka delilidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Arş kavramı, Kur'an'da Allah'ın mutlak egemenliğini ve evren üzerindeki tam kontrolünü simgeler. 'Rabbi'l-Arş' ifadesi, Allah'ın sadece yaratıcı değil, aynı zamanda tüm varoluşun idarecisi ve düzenleyicisi olduğunu vurgular. Bu bağlamda, birden fazla ilahın varlığının Arş'ın tek hakimi olan Allah'ın otoritesine aykırı olduğu ima edilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vasıf (وصف), bir şeyi nitelendirmek, onun özelliklerini belirtmektir. Ayette 'ammâ yasifûn' ifadesi, müşriklerin Allah'a yakıştırdıkları, O'na ortak koştukları veya O'nun hakkında söyledikleri yanlış nitelendirmelerden Allah'ın münezzeh olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın birliğine ve eşsizliğine yapılan bir vurgudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Yasifûn (يصفون), 'yevsifûne' (nitelendiriyorlar) demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın, müşriklerin O'na isnat ettikleri, O'na ortak koşma veya O'nu eksik sıfatlarla nitelendirme gibi yanlış tasvirlerden uzak olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın yüceliğini ve mutlak kemalini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Vasıf kelimesi, bir şeyin özelliklerini, niteliklerini anlatmak anlamına gelir. 'Ammâ yasifûn' ifadesi, Kur'an'da sıkça geçen bir tenzih ifadesidir. Bu ayette, Allah'ın, müşriklerin O'na atfettikleri ortaklık, eksiklik veya acizlik gibi vasıflardan tamamen uzak ve yüce olduğunu beyan eder.
Enbiyâ Sûresi
“Lev kâne fîhimâ âlihetun illa(A)llâhu lefesedetâ fesubhâna(A)llâhi rabbi-l’arşi ammâ yasifûn(e)” Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir. (21/22)
Gök ve Yer, gökten vahyi ve ilhami ilim ve yerden ise hikmet yani ilmi ledün ilmi gelir. Bu iki yön şeytanın vesvasına kapalıdır. “Fihima” ikisinin içinde bu ikisi afak ve enfüstür. Allah yani zât iminden başka bir şey yoktur. Gök ve Arza zâtında, zâtı ile zâtında tecelli ettiği için hakk’ın varlığından başka bir şey olması muhaldir yani iç âlem gönül göğü ve beden arzıdır. İç âlem olsun, dış âlem olsun tevhid üzere ayakta durmakta ve düzenini devam ettirmektedir. Başka ilâhlar tevhid akidesine aykırıdır velev ki böyle bir şey olsa bile bu gök ve arzın rutin düzeni bozulup yörüngelerinden fırlayıp giderler.
Fusûs’ül Hikem Davud fassında
9. Paragraf:
Ve Aleyhi's-salâtü ve's-selâm ve bir rivayette ya'nî "İki halîfeye biat olunduğu vakit onlardan diğerini katl ediniz!" kavline gelince; bu, kendisi için kılıç olan hilâfet-i zahire hakkındadır. Ve her ne kadar ittifak etseler bile, hilâfet-i ma'neviyye hilâfına olarak, elbette ikisinden birisinin katli lâzımdır. Zîrâ hilâfet-i ma’neviyyede katl yoktur; ve katl ancak hilâfet-i zahire hakkında geldi. Ve her ne kadar bu halîfede, bu makam yok ise de, eğer adalet ederse, o halîfe-i Resûlullah'dır. İmdi aslın hükmündendir ki, onunla iki ilâhın vücûdu tahayyül olunur. Halbuki (Enbiyâ, 21/22) ya'nî: Her ne kadar ittifak etseler dahi, "Eğer yerde ve gökte, Allah'dan başka ilâhlar olsa idi zemin ve âsumân fesada varırdı." Böyle olunca biz biliriz ki, eğer ikisi takdîren ihtilâfa düşerlerse, elbette onlardan birinin hükmü nafiz olur idi. Binâenaleyh hükmü nafiz olan hakikatte ilâhdır; ve hükmü nafiz olmayan ise ilâh değildir. Ve biz buradan biliriz ki, bugün âlemde nafiz olan her bir hüküm muhakkak Allah'ın hükmüdür; her ne kadar şer' denilen zahirde mukarrer hükme muhalif olursa da. Zîrâ nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü nafizdir. Çünkü âlemde vâki' olan emr, meşiyyet-i ilâhiyye hükmü üzeredir. Her ne kadar şer'in takriri meşıyyetten vâki' oldu ise de, şer'-i mukarrer hükmü üzere değildir. Ve bunun için hassaten şer'in takriri nafiz oldu. Zîrâ meşiyyet için, şer' hakkında ancak takrir vardır; şer'in getirdiği şeyle amel yoktur (9).
Bu bakın çok mühim meseleye geldi burada oluşum. Şimdi burasını çok iyi dinleyelim gerçekten çok mühim meseleler var. Yani birçok sorunun açık cevapları var içerisinde. Ya'nî birisi i'tirâz edip dese ki: "Bir asırda ehl-î keşf evliyanın taaddüdü yani birden fazlası görülüyor. Bunlar hükmü Allah'dan ahz ettiklerine göre, yani kendi müşahedelerini Allah’tan aldıklarına göre her birisi bir halifedir. Ya'nî zahirde "halîfe-i Resulullah", bâtında "halîfetullah"dır. Halbuki (S.a.v.) Efendimiz: "İki halîfeye bîat olunduğu vakit onlardan birini katl ediniz!" buyuruyor. Bu zevatın bir zaman içinde çoğalarak icrâ-yı hilâfetleri nasıl olur?" Hz. Şeyh (r.a.) bu mukadder bir itiraz yani sorulması mantıklı olan bir soruya cevaben buyururlar ki: Bu hadîs-i şerîf kılıç sahibi olan halife hakkındadır. Yani hükümdar hakkındadır diyor. Yani İslamiyette de görüldü ya dört halifeden sonra halifeler geldi ya onlar hakkındadır diyor. Fitne çıkarmasınlar zahirde diye. Zîrâ kılıç sahibi yani hükümdar olan iki halîfe zuhur ettiği vakit, aralarında ihtilâf zuhurundan dolayı, insanlar arasında kan dökme vâki' olur; ve ibadullahın rahatı yani insanların rahatı kargaşa olup memleket umuru fesada varır.
Beyt: Tercüme: "Şehir içindeki bir mahallede ya sen olursun, ya ben. Zîrâ iki hükümdar ile vilâyetin işi karışık olur." Yani bir vilayette iki vali olursa işler karışır. Ya mahalleyi bölmek lazım biri bir tarafta biri diğer tarafta, Binâenaleyh zuhur eden ikinci halîfenin katli lâzım gelir. Eğer onlar aralarında ittifak etseler bile, bu ittifakları makbul değildir. Çünkü her ikisi de bir memlekette tasarrufa kıyam edeceklerinden, dâima ihtilâf zuhuru tabiîdir. Halbuki ma'nevi hilafet böyle değildir. Onlar kılıç ile ortaya çıkmadıklarından taaddüdleri hâlinde, fesâd-ı ümmet ihtimâli yoktur. Bu sebeble emr-i katl ancak hilâfet-i zahire erbabı hakkında vârid olmuştur.
Eğer birisi i'tirâzan der ise ki: kılıç ile hükümdar olmaya kalkan kimse de hükmünü Allah'dan ahz edecek kudret-i ma'neviyye ve binâenaleyh makâm-ı keşf yoktur ki ona halîfe diyelim?" yani halife lafzı batında olan müşahede ehli içindir. O zaman müşahede ehlinin de katli gerekmez mi diye bir sual gelir akla diyor. Hz. Şeyh (r.a.) bu muhtemel olan suale dahi cevaben buyururlar ki: Vâkıâ bu halîfede, bu makâm-ı keşf yoktur. Kılıç halifesinde keşf makamı yoktur. Fakat hükm-i şer'înin infazına sa'y edip icrâ-yı adalet ederse, o kılıç sahibi olan kimse dahi emr-i adalette, "halîfei Resûlullah"dır. Yani Rasul’un (s.a.v.) emrini yerine getiriyor ise kılıcı ile o hükmü ortaya getiriyor ise işte o halife-i Rasulullah’tır.
İmdi seyf ile zahir olan iki halîfeden ikincisinin katli hakkındaki hüküm, Öyle bir asıldan doğar ki, o asıl dahi iki ilâhın tahayyül olunmasıdır. Yani iki halife mutlak manada olması için de iki ilah olması lazımdır.
Ve o aslın hükmü dahi, Hak Teâlâ hazretlerinin Enbiyâ, 21/22) ya'nî "Yerde ve ) gökte Allah'tan başka ilâhlar ola idi, onlar fesada varır idi" kelâm-ı şerîfinde beyan buyrulmuştur.
Eğer bu hayali olan ilâhlar ittifak etmiş olsalar bile, onların bu ittifakıyla husule gelecek olan geçici bir sakinlik olur idi. Zîrâ mademki onlarda tasarruf hükmü vardır, elbette ihtilâf zuhur eder. Yani ne olursa olsun ikisinde de bu hüküm varsa yani tasarruf etme hükmü varsa mutlaka bir gün birbirlerinin hükümlerini yanlış bularak ihtilaf ederler. Ve biz biliriz ki, eğer bu hayali olan ilahlar takdîren ihtilâfa düşseler, elbette ikisinden birisinin hükmü geçerli olur. Zîrâ ihtilâf zuhuru takdirinde her ikisi yekdiğerine karşı kendi kuvvetlerini isti'mâle başlarlar. Ve kuvvetlerinin hududu dahi yekdîğerınden ayrılmış olacağından, bu mahdûd kuvvetler ile devam eden mücâdelât neticesinde biri galip diğeri mağlûb olmak lâzım gelir.
Ve neticede galip gelen ilâhın hükmü tesirli olur. Şu halde iki ilâhdan hükmü tesirli olan hangisi ise, hakikatte ilâh olan o olur. Ve mağlûb olup hükmü tesirli olmayan ise, artık ilâh değildir. Ve biz bugün bu aslın hükmünden bilip anlıyoruz ki, şu anda âlemde, her ne kadar bu âlemde şeriatın dışında herhangi bir hükümler geçerli olmakta iseler de yani bütün insanlar Efendimizin getirmiş olduğu şeriata göre hükümet edilmemektedirler. Yani hem onlar var, hem de diğerleri de vardır. Yani uymayanlar da vardır. Tabi olanlar var tabi olmayanlar da vardır.
Zîrâ ulûhiyyet tek bir mertebedir; ve ilâh, tek ilahtır.
Yani diyelim ki Allah’ın hükmü olan şeriatı kullananlar Allah’ın hükmüne tabidir, kullanmayanlar da bir başka Allah’a tabidir. O zaman iki halife olması gerekiyor, yani bir inanların halifesi, bir de inanmayanların halifesi o zaman iki Allah olması lazım gelir, iki Allah olunca da bu âlemin sistemi bozulur. Yani ne gökyüzü ne de yeryüzü o zaman o iki ilah savaşa kalkar hangisi galip gelirse onun hükmü nafiz olur. Böyle bir şey olmadığına göre ve Allah tek olduğuna göre bütün âlemde de Allah’ın hükmü nüfuz ettiğine göre Allah dilerse; dilediği şeyi dilediği yerde mahvetmez veya hayat veremez mi? Binâenaleyh nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü geçerlidir.
Başka türlü eğer Allah’ın hükmü eğer orada yok dersek o hüküm orada bir şey oluyor ama yok desen de orada bir fiil oluyor, küçük veya büyük o zaman o fiili ne yapman lazım, ilah kabul etmen lazım. O zaman binlerle milyonlarla ilah çıkar ortaya. Bütün bu âlemde Allah’ın hükmü geçerlidir çünkü âlemde vaki olan emr, ayan-ı kevniyyeden her birinin hakikati olan ayan-ı sabitenin lisan-ı istidadı ile Hakk’tan talebttiği hal ne ise onun üzerine taalluk eden meşiyet-i ilahi hükmüncedir. Yani o ayan-ı sabitenin kurgusu ne ise meşiyet-i ilahiye hükmüncedir, Allah’ın dilemesi hükmüncedir. Yani ayan-ı sabitede programlanmış olan o sistem ne ise o da Allah’ın meşiyetidir, Allah’ın dilemesidir o da.
Şimdi diyelim ki, çamaşır makinesi; yani onlar mutlak manada kul hükmündedir ve itirazsız her şeylerini yapıyorlar, insanların bazı itirazları oluyor, tabi insanlar ile onları karıştırmayalım ama misal olarak bir makineyi ele aldık. Mühendis o makinenin nasıl olmasını istiyor idiyse daha baştan onun meşiyeti, mühendisin hükmü ile o çalışmaktadır. Ekmeği yaparken fırıncı kaç dakika belirli olarak belirli sıcaklıkta fırında duracaksa işte ustanın meşiyeti yahut işin gereği meşiyeti ne ise onu o kadar orada tutmaktadır. İşte bütün âlemdeki zuhura gelen varlıklar da bu kendi istidatlarını o istidat-ı lisan ile bunları Hakktan talep etmektedir.
Şimdi ekmek diyor ki ben 20 dakikada pişerim, fırıncı da diyor ki ben bunu 20 dakikada çıkardım, halbuki ekmek öyle çıkmayı istiyor da fırıncı onu onun için çıkartıyor. Yani ekmeğin istediğine göre çıkartıyor ama ekmeğin o derecede oluşumunu da kendi beyninde bir programı var, ilahi program var o ilahi program ne istiyorsa onlarla hizmette olan birlikte olan da işte o istidat ve kabiliyetlerine göre hüküm vermekteler, faaliyetlerini öyle sürdürmekteler. Bütün âlemdeki işler de böyle, meslekler de böyledir. İstidadı ile Hakktan talep ettiği hal ne ise onun üzerine taalluk eden meşiyeti ilahiye hükmüncedir. Yani ilahi isteğin hükmüne göredir.
Çünkü âlemde vâki' olan emr, a'yân-ı kevniyyeden her birinin hakikati olan ayn-ı sabitesinin isti'dâd lisanı ile Hak'tan taleb ettiği hal ne ise, onun üzerine taalluk eden meşiyyet-i ilâhiyye hükmüncedir. A'yân-ı sabitenin ülm-i ilâhiyyede sûret-i sübûtu ve isti'dâd bahisleri Fass-ı Uzeyrî'de tafsil olunmuştur. Vâkıâ şeriatın tekrarı dahi meşiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olmuştur. Yani değişik hükümlerin çıkması da ilahi istekten meydana gelmiştir. Neden; zamanın ihtiyaçlarına göre. Fakat âlemde vaki' olan bütün işlerin hepsi, tekrarlanmış hüküm üzerine değildir. Yani mutlak manada kararlı hüküm üzerine değildir. Zîrâ âlemde şeriat ile amel etmeyenler, amel edenlerden daha çoktur. Binâenaleyh meşiyyet-i ilâhiyye şeriatı nasıl tekrar tekrar yazmış ise, şeriata muhalif olan işleri dahi öylece tekrar etmiştir.
Zîrâ âlemde cereyan eden hükümler, ancak Hakk'ın hükmüdür. Onun dilediği şey elbette vâki' olur; dilemediği şeyin vukü'u mümkin değildir. Eğer Allah dilememiş olsaydı bu âlemdeki bu tür şeyler mümkün olmazdı. İşte bunun için hususi olarak şeriatın takriri nüfuz etti oldu, ya'nî şeriat âlemde mevzu edilmiştir, böyle bir hüküm konulmuştur, yani âlemdeki şeriat hususi bir hüküm olarak nüfuz etti. Yani bütün âleme yaygın değildir. Yoksa, "Mevzu' olan şer' ile, ona muhalefet edenlerin amel etmesi kat'iyyen murâd olunmuştur" hükm-i umûmîsi nafiz olmadı.[32]
Kur’anı Keriym Tâ-hâ Sûresi 20. sûre 5. âyette
حمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىعالر ٥
errahmanü alel arşisteva rahman arş üzerine istiva etti “Rahman arşa hükmetmektedir.”
“Rahman”ın ilk zuhura getirdiği “arş”tır.
“Rahman” da bu yüzden arşın üstünde, onu düzenleyen ve ona mutlak hakim olandır.
Genel olarak bütün mevcudatta böyle olduğu gibi, hususi olarak bütün varlıklarda da böyledir.
Baş taraflarda, “Rahmaniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir” denilmişti.
İşte bunların ilk zuhur yerleri “arş”tır. Buradan diğer mertebelere tecellileri olur.
Hal böyle olunca, hususi anlamda Rahmaniyyetin en geniş manada tecelli yeri olan “İnsan-ı Kamil”in varlığı, arşın ta kendisidir ve Rahman “Halife-i Vücud-u arşisteva”dır.
Zahiriyle halk, batınıyla Hak’tır ve âleme rahmettir.[33]
لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ {الأنبياء/23}
“Lâ yus-elu ammâ yef’alu vehum yus-elûn(e)”