İçeriğe atla
Enbiyâ 23Cüz 17 · Sayfa 323

Enbiyâ Sûresi 23. Âyet

الأنبياء

Sohbete sor

Lâ yus-elu ‘ammâ yef'alu vehum yus-elûn(e)

O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.

Enbiyâ Sûresi

O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar. (21/23)


“Hüve” Hüviyet-i Mutlaka mutlak hüviyettir. Âlemler ta kendisidir. O’nun tasarrufunda olanın neyi sorulanacaktır. Onlar ise onun zuhuru olan kimlikler, birimsek hüviyet ve nefisler olduğundan bu programa uymayıp nefse uyup amel ederlerse sorulanırlar.

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde sorgulanır ve sorgulanmaz hakkında;

2485. Mûsâ ve Firavn ma'nânın bendesidir. Zahirde o yol tutar ve bu, yolsuzluk.

Birinci mısra’daki “rehî” “râ”nın fethi ve kesri ile gulâm ve bende ve çâker ma’nâsına gelir. Ma’lûm olsun ki emir ikidir: Birisi “emr-i irâdî”, dîğeri “emr-i teklîfi’dir. “Emr-i irâdî” abdin ilm-i İlâhîde sâbit olan hakikatinin ve “ayn-ı sâbi-te”sinin lisân-ı isti’dâd ile taleb ettiği şey üzerine Hakk’m verdiği hükümdür. Ve “a’yân-ı sâbite" suver-i esmâ-i ilâhiyyedir. Meselâ ism-i Hâ- dî’nin sûret-i ilmiyyesi Hak’dan kendi üzerine hidâyetle hükmolunmasını ta-leb eder; ve Hak da öyle hükmeder. Ve kezâ ism-i Mudill’in sûret-i ilmiyyesi de Hak’dan kendi üzerine dalâletle hükmolunmasını ister; Hak dahi öyle hükmeder. Bu hükümler kazâ-yı İlâhî olup aslâ tebeddül etmezler. Şu halde abd, kendi üzerine olan hükmü kendi istemiştir; binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri (Enbiyâ, 21/23) [Allah yaptığından sorumlu tutulmaz] olur. Ya’nî, işlediği şeyden Hakk’a suâl teveccüh etmez; zîrâ Hak, kulun istediğini vermiştir. Şu halde (Enbiyâ, 21/23) [Onlar ise sorguya çekileceklerdir] mûcibince, suâl onlara teveccüh eder; ve abdin mazhan olan o isim onun “Rabb-i hâssı” olup bilcümle mevâtında onun nâsiyesinden tutup, kendi sırât-ı müstakimi üzerinde yürütür.

Vaktâki mevtın-i efâl olan vücûdât-ı izâfiyye âleminde bu hakâyıkın taalluk edeceği matâyâ-yı unsuriyye ve merâkib-i cismâniyye zâhir olur, her ferdin kuvvede olan isti'dâdı âlem-i fiilde zâhir olmak için, enbiyâ (aleyhi- mü's-selâm) vâsıtasıyla “emr-i teklîfî” teblîğ olunur ve tebliğ neticesinde ism-i Hâdî ile ism-i Mudill’in bendeleri birbirinden temeyyüz eder. Mûsâ Fir’avn’dan ve Sıddîk Ebû Cehil’den ayrılır. Binâenaleyh “emr-i teklîfi’yi kabûl edenlerin fiili, hem “emr-i irâdf’ye ve hem de “emr-i teklîfi’ye muvâfık olur. Ve “emr-i teklîfî”ye muhâlefet edenler, yalnız “emr-i irâdf’ye muvâfakat etmiş olurlar. Şu halde her iki tâife hakikatte “emr-i irâdî”ye muti olmuş olurlar.

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra beyt-i şerifin ma’nâsı tavazzuh eder. Ya’nî Mûsâ ve Fir’avn’ın her ikisi de, ma’nâlan olan kendi “ayn-ı sâbiteie- rinin bendesidirler. Gerçi o Hz. Mûsâ zâhirde “emr-i teklîfi’ye hâdim olup râh-ı hidâyete sâliktir; Fir’avn ise “emr-i teklifi’ye nazaran zâhirde yolsuzluk ve muhâlefet eder; fakat “emr-i irâdi’ye nazaran mutî’dir. Şu halde her ikisi de kendi sırât-ı müstakimleri üzere yürürler.[34]

1048. O şey ki buğday ve o şey ki arpa ektiler, onun gözü gündüz ve gece orada rehindir.

“Gendüm” buğday demek olup, bu ta’bîr ile saîd ve iyi ve âlî olan murâd olunur. “Cev" arpa demektir. Bu ta’bîr ile de şakî ve fenâ ve süfli olan murâd olunur. “Girev” rehin demek olup, “hapis” ma’nâsınadır. Ya’ni, ilm-i İlâhî sâhasına ekilirken buğday ya’ni saîd; ve yâhut arpa, ya’ni şakî olarak ekilmiş ise, âlem-i cismâniyyette başka türlü olacağı yoktur. Zîrâ tebdîl-i hakâyık mümkin değildir. Nitekim âyet-i kerîmede, (Ahzâb, 33/62) ya’ni “Allâh’ın sünneti ve kaidesi için aslâ tebdîl bulamazsın!” buyurulur. Binâenaleyh ârifın gözü, gerek gündüz ya’ni nûrâniyyet ve gerek gece ya’ni zulmâniyyet âlemlerinde ancak bu “ayn-ı sâbite” âlemine dikilip kalmıştır. Ve nazarları abdin hakîkatı olan bu ayn-ı sâbitede mahsûr ve mahbûs kalmıştır.

Ma’lûm olsun ki, hakîkatta vücûd birdir ve o da Hakk’m vücûdudur. Ve bu vücûdun merâtibe tenezzülü ancak rahmeten li’l-esmâ’dır. Ya’ni Zât-ı ahadiyyede mahfî ve müstehlek olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir. Ve ilk tenezzül-i zâtî ilim mertebesine vâki’ olup, her bir ismin zilli bir sûret-i ilmiyye ile sâbit olmuştur. Bunlara “a’yân-ı sâbite” derler. Onların isti’dâdâtı esmâ-i ilâhiyyenin hâssiyyât ve isti’dâdâtıdır. Binâenaleyh isti’dâdât mec’ûl değildir. Çünkü esmâ-i ilâhiyye mec’ûl değildir. Ve bu suver ancak Hak tarafından “Kün!” emriyle, sür’at-i berkıyye ile mütekevvin olur. Binâenaleyh tekvîn Hak tarafından değildir; belki kâin olan cânibindendir. Hak tarafından yalnız bir emir vardır. Nitekim bir kimse oturan uşağına “kalk” diye emretse, uşağın kıyâmında âmirin dahli yoktur. Zîrâ kıyâm ancak uşak tarafından olur ve fiil uşağındır. İyi veyâ fenâ kıyâm hakkında âmire bir hüküm terettüb etmez. Suver-i ilmiyyede böyle iyi veyâ fenâ sûretler- de tekevvününde Hakk’ın dahli yoktur; tekvîn abd cânibindendir. Hak onlara yalnız ifâza-i vücûd eder. Ve ifâza-i vücûd ise ancak cûd ve keremdir. Binâenaleyh cûd ve kerem sâhibine niçin cûd ve kerem yaptın?" diye i’tirâz olunmaz. Belki bu ifâza esnâsında beğendiklerini alanlara suâl ve i’tirâz teveccüh eder. Nitekim âyet-i kerîmede, (Enbiyâ, 21/23) ya’ni “Hakk’a işlediğinden suâl olunmaz ve onlar mes’ûldürler" buyurulur. Ve diğer âyet-i kerîmede de (Nahl, 16/118) ya’ni “Biz onlara zulmetmedik ve lâkin onlar nefislerine zulmeder oldular” buyurulur. Bu bahsin tafsîli, ya’ni sırr-ı kader, Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Üzeyrî’dedir. Ve tekvîn bahsi de Fass-ı Sâlihî’dedir. Fakîr yazdığım şerhte bu bahisler hakkında îzâhât verdim.

28. Paragraf:

Ve nezdinde olan hazînelerin hâzini olduğu haysiyyetle mu'tî, Allah'dır. Binâenaleyh o atayı ism-i hâssının iki eli üzere, bu emr ile ancak kader-i ma'lûm üzere çıkarır. Böyle olunca ism-i Adl ve ihvanı yedeyni üzere, her bir şeyin halkını verdi (28).

Her bir İsm-i İlahi bir hazinedir, yani Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin hepsi kendi özellikleri itibarıyla birer hazinedir. Bütün isimler Allah isminin tahtında iştima etmiştir. Yani “Allah” ismi bütün Esmaları kendi bünyesinde toplamıştır. Hani M. Arabi Hz leri Allah’ın ismini ifade ederken “Allah ism-i Zat cemiül Sıfat, esmaül mütekabile ve sıfatul mütezatte ceminin birliğine Allah denir” buyurur. Bil cümle Esma “Allah” isminin altında toplanmıştır. Böylece Allah ismi bilcümle hazinelerin de hazinedarıdır. Her bir ismin hazinesinden gelen ataları yani lutufları hepsinin hazinedarı Allah ismi olmak haysiyetiyle o verir. Şu halde “Muti” Allah’tır. ( muti ita eden veren manasınadır) Allah bu ataları her bir masharın tedbir edicisi yani düzenleyicisi ve ruhu ve Rabb-ı Hassı olan ism-i hassasının iki elidir.

Yani yed-i faile ve yed-i kabilesi üzere ancak kader-i malum yani ezelde belirtilen kaderi nispetinde verir. Kader-i malum – bilinen kaderi- ve hazineden ihrac eder. Doğduğu günden öleceği dakikaya kadar bir kimsenin ism-i hassının hazinesinde ne varsa doğar doğmaz hepsi birden ihraç olunmaz. Yani bir insan dünyaya geldiği zaman hazineden onun için ne ayrılmışsa onların hepsini birden dışarıya çıkarılmaz. Hastalık sağlık açlık tokluk, rızık ve ilim vakit ve vaktin miktarı malum üzere nazil olur. Yani vakti geldikçe ne varsa onun istidadında kabiliyetinde o zuhura çıkar. Böylece Allahü teala “Adl” isminin ve onun kardeşleri olan “Muksit” ve “Hakk” ve “Hakem” gibi sair esmânın iki elleri üzere her şeyin hakkı ne ise yani ezelde lisan-ı istidat ile Hakk’tan ne talep ettiği lisan-ı istidadı ile ve onun bu talebi üzerine Hakk’ın dahi onun hakkında hüküm eylediği şey neyse onu verir.

Şu halde bu niçin fakir oldu, o niçin zengin oldu veya bu asi o muti oldu veya bu insan o da köpek oldu diye hakk’a itiraz olunamaz. Zira “Adl” ve “Hakem” isimleri her şeye hakkını vermiştir. “Adl” ve “Hakem” isimleri her şeye hâlkını yani halk ediliş oluşumunu vermiştir. Böylece herkesin hakikati ve ayan-ı sabitesi neyi beyenip istemiş ise ona o verilmiştir. 6/149 ayetinde “Allah için hüccet-i beliga sabittir”, 6/149

قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاۤءَ لَهَدَيكُمْ اَجْمَعِينَ

6/149-De ki: "Hüccetül'Baliğa Allah'ındır"... Eğer dileseydi, elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ 21/23 “Allah işlediğinden mesul değildir, onlar mesuldür.” Zira hakk herkese istediğini vermiştir, niçin istediğini verdin diye bir kimseye itiraz olunmaz. Fakat niçin sen fena şeyi beğendin aldın diye itiraz olunmak olabilir.[35]

16. paragraf:

Bunun için Allah Teâlâ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) buyur­du. Ya'nî "Mahcûbîn üzerine Allah için hüccet-i bâliğa sabittir" dedi. Vaktaki mahcûbîn, ağrâzlarına muvafık ol­mayan şeyden nâşî, Hakk'a: "Niçin bize böyle böyle yap­tın?" derler, imdi Hak, onlar için sakı keşf eder. Ve "sâk", arif olanların burada keşf eylediği emrdir. Binâenaleyh mahcûbîn, Hakk'ın onlara iddia ettikleri şeyi etmediğini ve ettiği şeyin onlardan olduğunu müşahede ederler. Zîrâ Hak onları, ancak hazret-i ilmiyyede sabit oldukları şey üzerine bildi. Böyle olunca mahcûbînin hüccetleri bâtıl ve hüccet-i bâliğa Allah için sabittir (16).

Ehl-i Celal dünyada kendilerinden sadır olan efale meydana gelen fiillere mukabil nefslerine mülayim gelmeyen ceza ile muhaze olundukları vakit, Niçin bize böyle ikaz ediyorsun ceza ediyorsun, bizden sadır olan fiiller ancak senin ezelde takdir ettiğin şeydir, şimdi bu mukadder fiilimizden dolayı bizi muhaaze edip azaplandırıp cezalandırmak zulumdur derler. 3/117 ayatinde buyurur:

وَمَاظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ Allah onlara zulmetmedi. Fakat kendileri, yine kendilerine zulmediyorlar. Hakteala dahi onlara ayan-ı sabitelerinin gayri mec’ul olan istidatını keşf eder. Bu halde Hakkın onlara iddia ettikleri vecih ile zulüm etmediğini belki istidad-ı ezelileri mucibince ne istemişse onları verdiğini ve işledikleri efalin kendilerinden olduğunu görürler, “Allah onlara zulum etmedi ancak onlar kendilerine, nefslerine zulüm ettiler.” Haktan onlar üzerine cari ve vaki olan fiil onların muktezaları hasebiyledir. Yoksa cebren değildir. Hak istidatları hasebiyle bir şeye vücut izafe buyurur, onların takaza ve talebi üzerine hüküm ve fiil icra ederler. “Yaptığından O’na sorulmaz O mesul değildir, sizler mesulsünüz.” 21/23

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise sorguya çekileceklerdir. Allah’ın feyzinde iftira yoktur, kim ne isterse onu verir, bu hususta ancak talipler mesuldür, ayan-ı sabitenin Cemden sonra “Fark” makamı olan diğer bir keşif daha gelir, birinci keşif kesretten vahdete, Fark’tan Cem’e, Fena’dan Baka’ya, bundan sonraki keşif de Baka’dan Fena’ya tekrar ve Cem’den Fark’a tekrardan. Vahdetten kesrete ki bu yalnız bu taraftaki kesret ilk kesretteki gibi kesret değildir. Orada kesretin cehli varken burada kesretin irfaniyeti vardır. Yerinin ne olduğunu bilmen ve karşıdaki varlıkların ne olduğunu idrak etmek suretiyle hem kesret hem de heplik aynı zamanda. Yani vahdette kesreti kesrette vahdeti yaşayarak bu irfaniyet oluşmazsa kendimizi tanıyamayız, birey olarak tanıyamayız.

Tüm olarak her şey Hak’tır diye bir bilgimiz olur, ama kendimizi tanıyamayız. Bazımız bazımızı vücud-u Hakkani ile arif oluruz. Yani Hakkani bir vücut ile birbirlerimize arif oluruz. Her suretin hususi bir Zatı bulunduğundan bazımız bazımızdan ayrılırız. Her varlığın kendine ait Hakkani varlığı olduğundan aslı, her ne kadar tüm âlem Hakkın varlığı ise de ama her zuhurda Hakkın ayrı mutlak bir özelliği olduğundan ariflik yoluyla bunu ancak anlayabiliriz.

Ama Cem mertebesine ulaşmadan bunu anlamak mümkün değildir. Neden? Cem mertebesine ulaşmadığın zaman kesret âleminde kalacağız, kesret âleminde oradaki varlıkları mutlak kendine ait varlıklarmış gibi kabullendiğimizden Allah’ın Hakkın zuhuru olarak bilmediğimizden kendimizi mutlak yönüyle tanımamız mümkün değildir.

Hakteala dahi onlara ayan-ı sabitelerinin gayri mec’ul olan istidatını keşf eder. Bu halde Hakkın onlara iddia ettikleri vecih ile zulüm etmediğini belki istidad-ı ezelileri mucibince ne istemişse onları verdiğini ve işledikleri efalin kendilerinden olduğunu görürler, “Allah onlara zulum etmedi ancak onlar kendilerine, nefslerine zulüm ettiler.” Haktan onlar üzerine cari ve vaki olan fiil onların muktezaları hasebiyledir. Yoksa cebren değildir. Hak istidatları hasebiyle bir şeye vücut izafe buyurur, onların takaza ve talebi üzerine hüküm ve fiil icra ederler. “Yaptığından O’na sorulmaz O mesul değildir, sizler mesulsünüz.” 21/23

﴿٢٣﴾ لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

23- Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise sorguya çekileceklerdir.

Allah’ın feyzinde iftira yoktur, kim ne isterse onu verir, bu hususta ancak talipler mesuldür.

İşte bundan dolayı mü’minler keşif ehli olan arifler azaldı yani insan şahıslarının çoğunluğu akıl ile hareket edenden (buradaki akıldan maksat akl-ı kül değil beşeri akıldır.) olduklarından onların akıllarına göre ifade edildi. Hayali akıllarına göre ifade edildi. Keşfin icabatına göre varid olmadı. Gelen ayetler insanların genel olarak hayal âlemi içerisinde yaşadıkları hale göre bildirildi. Müşahede ehlinin haline göre değildir. Ama müşahede ehli olan arifler bu beyan edilen ayetlerin özünü idrak ettiler. Neden? Çünkü ayetlerin hakikatini bildikleri için hakikatine ulaştıkları için, ayan-ı sabitelerini bildikleri için.

Nazar ehlinin istidatları buna yetmez, kader sırrına vakıf keşif ashabından olan arifler ise bu yüzden az sayıdadır. Marifet tavrı yani ariflerin hali aklı ile idrak edenlerin üzerindedirler. Marifet ehli hakikatleri oluşu üzere aslı üzere keşfetmektir.[36]

Sizin taleb ettiğiniz bu şeylere ben ortaya çıkaracak saha hazırladım. İmdi ben size zulum etmedim siz ancak kendi nefsinize zulum ettiniz ve sizin talebiniz dışında size bir şey de vermedim. İman taleb etmişseniz iman, küfür taleb etmişseniz küfür verdim. Diyor. Hani ayet-i kerimede Allah size zulum etmedi siz ancak kendi nefsinize zulmettiniz. 3/117

﴿١١٧﴾ مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ فِى هَذِهِ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رِيحٍ فِيهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُوۤا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُ وَمَاظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

3/117-) Meselü ma yünfikune fiy hazihil hayatid dünya kemeseli riyhın fiyha sırrun esabet harse kavmin zâlemu enfüsehüm fe ehlekethu, ve ma zâlemehümullahu ve lâkin enfüsehüm yazlimun;

3/117-Onların şu süflî madde boyutunda (esfeli sâfîliyn-dünya hayatı) harcadıklarının misali, kendi nefslerine zulmeden bir topluluğun ekinlerine isabet edip, onu mahveden dondurucu bir rüzgâra benzer. Allah onlara zulmetmedi, lâkin onlar kendilerine zulmediyorlar.

Neden ve niçinlerin kalmaması için burasını çok iyi anlamamız lazımdır. Ama tabi ki bu hemen bir sohbetle anlaşılacak bir şey değil ama işte biraz, biraz içine girmemiz gerekiyor. Yukarıdaki vasıflar ile birlikte anlamak mümkündür ancak Allah’ın nuruyla ve iman nuruyla bakarak ve o kulakla dinleyerek hakikatin ortaya çıkması ve yaşanması mümkündür.

Ehl-i ikâb: Yâ Rab! Bizim zâtımıza o isti'dâdı veren kimdir? Ve ilm-i ilâhînde onu kim îcâd eyledi veya onu vaz' eden kimdir? Cenâb-ı İzzet: Ma'lûmât-ı ezeliyyede olan isti'dâd sonradan vücuda getirilmiş bir şey değildir. Zîrâ benim "ilmim sıfat-ı zâtiyyemdir. Sıfât-ı ilâhiyyem ise, Zât-ı Celil-i şânımla beraber kadîmdir (evveli, öncesi yoktur).

Ve başlangıcı olmayan zamanlarda îcâd mesbûk (bir şeyin başka bir şeyden önce bulunmuş olması) değildir. Bi­nâenaleyh îcâddan evvel yani vücuda getirmeden evvel bir şeyin îcâdı mevzû'-i bahs olamaz. Ben yalnız ilm-i ezel-i ilâhîmde olan şeye vücut verip, onları gayb örtüsünden belirme sâhasına çıkardım. Onlar da ezeldeki halleri ve isti'dâdları üzere zahir oldular. Kendi hallerinin gayrisiyle zahir olmaları için asla cebir ve hükm etmedim.

Feyzler veren elimde cimrilik yoktur. Siz istediniz, Ben de verdim. Ben fiilimden mes'ûl değilim, mes'ûl olan sizsiniz. Bu surette Allah için en yüksek mertebe de olan hüccet (senet-delil) sabit olur. Çünkü bizim üzeri­mize O'nun hükmü, ilm-i ilâhiye hikmeti gereğince ve zâtı gereğiyledir . Ve eşyanın "ayn"ları, özleri hakikatleri hâl-i ademde, yani yokluk halinde ne şey üzerine sâbit olmuş idiyseler, yani batın âlemde ne şekilde sabit iseler O'nun hükmü ancak o şey üzerinedir.

Ve a'yânın hâli ademde yani ayan-ı sabitenin yokluk halinde o hâl üzere sübûtları, gayr-ı mec'ûl olan isti'dâdâtına dayanır. Yani yapılmamış var edilmemiş, dilenmemiş istidadına müsteniddir, yani kendi asli istidadına istinad etmektedir. (Enbiyâ, 21/23) âyet-i kerîmesinin yüksek manasını bu hakikate nazaran etraflıca düşünmek lâzımdır.

﴿٢٣﴾ لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

21 / 23- Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise sorguya çekileceklerdir.

Sual: A'yân, hem yokluk (adem) halinde de bulunuyor ve hem de sabit oluyor­lar. Hâl-i ademde bulunan ve yok olan şey, nasıl sabit olur? Çünkü sübût dediğimiz keyfiyet, mevcudun şanıdır. Yani bu şu şekilde sabit olmuşsa mevcut olduğu için sabittir. Ayan-ı sabite hem ademde hem de nasıl sabit oluyor, diye bir sual sorulursa, Cevap: Buradaki "adem"den murad, adem-i mahz(sade) değildir. Yani katıksız mutlak yokluk değildir. Zîra adem-i mahzdan hiçbir şey çıkmaz. Yani mutlak yoktan hiçbir şey çıkmaz. Buradaki izafi ademdir, mutlak yokluk değil, yok diye tasavvur edilen görülmediği için yok diyen yoksa mutlak yokluğundan değildir. Mutlak olsa zaten o ebeden yok olur, yok olan bir şey ebeden yok olur. Buradaki ademden, yokluktan murad adem-mahz yani mutlak manada adem değildir.

Bi'l-kuvve mevcûd olup, henüz zahir örtüsüne bürünmemiş olan bir şey dahî hâl-i ademdedir. Yani kuvvede mevcut fakat bir elbiseye bürünmemiş olarak ortaya çıkmamış adem demek istiyor. Ama kuvvede mevcuttur. Mesela diyelim ki şimdi ben şurada duruyorum, şu eşyayı kaldırdım bu kaldırma benim kuvvemde mevcuttu, kaldırmazdan evvel ademde idi, yani yoklukta idi, gizlide idi, ama kuvvede mevcuttu. İşte bunun fiile çıkması için bir hareket bir görüntü yani bir elbise giymesi gerekiyor, eyleme geçmesi gerekiyor. İşte bu mutlak yokluk değildir.

Mesela elimize bir erik çekirdeği aldık. Bunun İçinde dallı budaklı bir erik ağacı olduğunu biliriz; ve bu ilmimizle, içinde böyle bir ağaç olduğuna hük­mederiz. Halbuki ağaç meydanda yoktur; henüz hâl-i ademdedir. Ve bu hâl-i ademle beraber çekirdeğin içindeki erik ağacı sabit olmuştur, ya'nî bi'l-kuvve mevcûddur, bi'l-fiil hâl-i ademdedir. Henüz zahir örtüsü iktisâ etmemiştir. İmdi biz bu hükmümüzü, o çekirdeğin hâricin­den almadık; belki hâl-i ademde sübût bulduğu şeyden ahz eyledik. Yani adem halinde sabit olan şeyden aldık.

Bu sabitlik hali dahi, çekirdeğin isti'dâdına dayanmaktadır. Daha evvel biz onu erik çekirdeği olduğunu bildiğimizden erik çekirdeğinden de erik ağacının çıktığını müşahedeli olarak bildiğimizden o çekirdeğin içerisinde erik ağacının olduğunu hatta milyon kere milyon erik ağacının olduğunu bilir. Zîrâ bu çe­kirdek kayısı, üzüm, hurma ve şeftali ve sâir meyvelerin çekirdeği de­ğildir.

İsti'dâd-ı zatîsi yani özündeki istidat ancak erik ağacı çıkmasına müsâiddir. Bi'l-farz bir bahçıvan bu çekirdeği dikip terbiye etse ve içinden çıkan erik ağa­cı, sen niçin benim erik ağacı olduğuma hükmettin dese, bahçıvan, se­nin hâl-i ademde sabit olan "ayn"ın, yani ayan-ı sabiten ne hal üzerine idiyse, ona göre hükmettim cevâbını verir. Yani ben seni erik olarak sonradan olacaksın diye erik yapmadım sana ben erik dedim ama kendi ayan-ı sabiten erik olduğu için sana erik dedim bu ismi ben vermedim. Senin zatındaki ismi sana söyledim.

İşte eşya hakkındaki hükm-i ilâhî dahî, onla­rın hâl-i ademde, "ayn"ları ne hâl üzere sabit olmuş iseler, ona göre­dir. İşte Cenab-ı Hakk’da eşyanın yokluk halindeki özellikleri ayan-ı sabiteleri ne ise ona göre hükmettim diyor. Yani Cenab-ı Hakk sonradan bir şey yapıpta onları sonradan isimlendirmiyor. Sonradan bir oluşumla oldurmuyor. Ezelde özlerine koyduğu program ne ise o program ile onları vasf etmiş oluyor. Ona göre de hükmetmiş oluyor.

Sabit oldukları hal dahi istidâdât-ı zâtiyyelerine bağlıdır; erik olması zati istidadına bağlıdır, ve zâtiye isti’dadatı ise yaratılmış değildir. İmdi bu bahsin daha etraflı bir surette açıklanması için isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl hakkında tafsîlât i'tâsı münâsib görülür.

İsti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl: bu ne demek? Ceal zahiri tefsirlerde yaratma, yoktan var etme meydana çıkarma diye belirtilir, ama ceal aslında o değildir. Ceal Allah’ın muradı dilemesidir. Allahın ceal kıldığı şeyleri sevmemesi diye bir şey olmaz. Şeriat mertebesinde bundan söz edilebilir ama batına girildiği zaman her şey hakkın bir isminin zuhuru olduğundan cenab-ı hakka sevimsiz diye bir şey olmaz. Şeriatta fırkalaşma fark var ondan dolayı. İstidad-ı gayri mec’ul demek sonradan var edilmemiş istidatlar demektir. İstidatlar mec’ul değildir, gayri mec’uldür. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin vücûd-ı mutlakı, ( mutlak vücut demek; hiçbir ıtlakla hiçbir mutlakla hiçbir şekilde şe’nde kayıtlanmamış vücut demektir. Bu fiili manada bir vücut değildir, ilmi manada bir vücuttur, ama mutlak olan gerçek olan bir vücuttur, gözümüzle tesbit edemediğimiz ama mutlak var olan bir vücuttur, etten kemikten topraktan havadan fezadan olan bir vücut değildir.

O bütün vücudun aslı olan mutlak vücuttur. Bu vücut o mutlak vücudun gölgesidir. Mutlak vücut zuhura dönüştüğü zaman mukayyed vücut olmuş oluyor. O ise kayıtsız olan mutlak vücuttur. İşte onun gölgesi olan bu vücudun ismi mevcut vücuttur. Yani mevcuda dönüşmüş olan vücuttur. İşte bu gördüğümüz mutlak vücut değil, kayıtlı vücuttur.

Ahadiyyet mertebe sinde iken, ahadiyet mertebesinde ne isim ne resim hiçbir şey yoktur, bir eneiyeti ve inniyeti vardır, amada hiçbir şey yok, amadan Ahadiyetine yeni mutlak vücuda tenezzül ettiği zaman yani kendinin kendindeki açılması niyeti ve hüviyeti meydana çıktı, işte bu inniyeti “ENE” si, bir kişinin “ENE” si varsa her şeyi vardır. Hüviyeti var ise fiziki manada da her şeyi vardır, o hüviyet onun tafsili oluyor. Birisi iç bünyede hakikati itibariyle biri de zuhur itibariyledir.

Bütün sıfat ve esmâ-i ilâhi esması, zât-i azîmü'ş-şânında gizli ve saklı idi; bütün bu varlıklar ne varsa Ahadiyetinde gizli ve saklı idi, ve hiç birisi diğerinden farklı üstün değildi. Hepsi Uluhiyet hükmünde idi. Çünkü Zat’ında var olduğundan, bakın şimdi basit bir misal verelim, bzim sıfatlarımız var belli işte erkeğiz, aile reisiyiz babayız, şuyuz buyuz falan mesleklerimiz bunlar bizim hep vasıflarımızdır, sıfatlarımızdır, bunları zuhura getiren de fiillerimiz isimlerimiz vardır. Şimdi bir karanlık odada kalk ayağa dur, ne dışardan seni bilen var, ne sen kendinde olanları dışarıya çıkartmaktasın. Neden, çünkü elinde aletin adavetin, şunun bunun yok faaliyetin yok, sende o zaman ne var sadece, bilincin vardır.

Bakın sadece bir şuurun var. Karanlık gecede karanlık bir odada ayağa kalk dur, işte Ahadiyet budur. Aklın var, inniyetin var, hüviyetin var bunları biliyorsun, kimliğin var, ama faaliyetin yok, işte bunların hepsi senin zatın ile kaim ve zatın olarak vardır. Sende kahramanlık var, ama orada yok çıkmış değil, sende korkaklık da var, işte bu zıt vasıfların hepsi sende var, iman da var, küfür de var, güzel sözler de var, kötü sözler de var, ağlama da var, gülme de var, hepsi vardır.

Ama bunlar daha henüz senin batınında mevcuttur, zuhurda değildir. Batınında mevcut olduğundan bunların aralarında da fark yoktur. Hepsi senin zatın değerindedir. Yani sende hepsi aynı değerdedir, aynı yüce değerdedir. Ne zaman kapıdan dışarıya çıktın gündüz oldu, halk âlemine tenezzül ettin bunlar senden ya çalıştığın süre içerisinde yeri geldikçe çıkmaya başladı. Çalışıyorsun birisi yanlış yaptı bağırdın, birisi güzel bir iş yaptı taltif ettin, hafta sonu oluyor çalışanlarının parasını veriyorsun, bakın bunlar hep bir ismin zuhurudur.

Birinde kahhar ismini kullandın, birinde Rahmet ismini kullandın, birinde Rezzak ismini kullandın, Malik ismini kullandın, işte bunlar burada ayrıldılar. İşte bütün bunlar senin varlığında seninle birlikte olduğundan gayri mec’ul yani istidatların sonradan olmuş değil, senin özünde olan şeyler senden çıkmıştır. Sen gerektiğinde cebinden ihtiyaç sahibine para veriyorsun, peki seni kim merhamet sahibi yaptı, zaten özünde var da ondan.

Sanatı usta öğretir ama kabiliyeti vermez, o kabiliyet sende zaten vardı. İşte istidat zatidir, sonradan olan bir şey değildir. Sıfat ve Esma-ı ilahiyesi Zat’ında gizli ve saklı idi, hiç birisi de diğerinden üstün fazla ileride geride değildi. Yani “Kahhar Esmasıyla Rahman Esması aynı değerde idi. İşte “küntü kenzen mahfiyyen” İşte " hadîs-i kudsîsi bu mertebeyi beyân buyurur. Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi istedim, bu âlemleri halk ettim. Vaktaki yani zaman geldi esmâ-i İlâhîyye lisân-ı halleriyle kendilerinin, gayb âleminden sâha-i zuhura çıkarılmalarını müsemmâlarından taleb ettiler, yani kişinin içindeki Esma-ı İlâhiye Sıfat-ı İlahiye zuhura çıkarılmalarını müsammalarından taleb ettiler.

Şimdi bizde diyelim bir ressamlık vasfı var, içimizdeki o ressamlık onu ortaya çıkaracak olan o esmadan onu taleb etti diyor. Yani diyelim ki “Cemal” ismine bağlı ressamlık güzel sanatlar Cenab-ı Hakkın Cemal ismine bağlı, “Cemal” isminden o ressamlık vasfı beni dışarıya çıkar diye istihkak istiyor. Yani talebde bulunuyor. Zuhur sahasına çıkmak için kendilerine ait olan mertebelerden makamlardan taleb ettiler.

İşte sevdiği için yani yukarıda dedi ya "ben gizli bir hazine idim…” işte o hazine dışarıya çıkmasını istedi, faaliyete geçmesini istedi. Nefes-i Rahmani bu talebleri karşısında bütün Esma-ı İlahiyenin talebi karşısında “Huuu” diye bütün âleme nefesini yaydı, nerede o ayan-ı sabiteler kendi varlığını ortaya koydular, o zaman kesret çokluk ortaya çıktı, işte o kesretin her bir ferdi “Nefis” ismini aldı.

Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri kendi zâtı ile kendi zâtında, kendi zâtına tecellî buyurmakla, o esmanın gölgeleri olan a'yân (aynlar, hakikatler), ilm-i ilâhîde sabit oldular. Şimdi bu taleb Esma-ı İlahiyeden gelince Hak Sübhanehü Teala hazretleri kendi Zat’ıyla çünkü bunlar hep inniyetinde yani Zat’ında mevcut olan şeylerdir, kendi Zat’ıyla kendi Zat’ına bakın başka varlık yok, yani sen senden sana bu işleri programını koyuyorsun.

Başka türlü bir Allah daha olması lazımdır, ama o Allah’ın programı başkadır, öteki Allah’ın haşa programı başkadır, uymaz burada ikilik çalışmaz. Bir mülkün sahibi iki Allah olursa başka başka türlü yönetmek isterler bir mülkte iki padişahın olduğu gibi, mutlaka anlaşmazlık çıkar. İşte bu âlem böyle düzgün gidiyorsa demek ki tek yönden idare ediliyor demektir. Biz de bir işi ortaya çıkarmadan evvel kendi zatımızda onu düşünüyoruz. Ve de kendi zatımızdan kendi zatımıza bu programı vermiş oluyoruz.

Ayan-ı sabiteler İlahi ilimde sabit oldular, işte bütün her şeyin kaynağı budur. Kendi Zat’ında kendi Zat’ıyla kendi zat’ına olduğu tecellisi ile ilim ile ayan-ı sabiteler ilim halinde sabit oldular. Yani ilim olarak zuhura geldiler. Elbise dikilme safhasına gelmeden terzinin kafasındaki programıdır, bu elbiseyi ben benim için bana yapacağım, demesidir. Ama bunu programda yapmasıdır. Yani kafasında yapması daha zuhura çıkan bir şey yoktur.

İşte buradaki elbise kendi Zat’ı elbisenin safahati içinde yapılacak dikişler Zat’ı içerisinde, elbisenin sağ kolu, sol kolu pantılonun paçaları sağ paça, sol paça yok hepsi Zat’ında bir bütün yani orada. Ve bu işte o elbisenin programı mec’ul değildir, yani yapılmış değildir. Yani sonradan meydana gelmiş değildir. Bu terzinin özünde olan Zat’ında olan bir kendi özelliğidir. Başka yerden gelmeyen, değişmeyen, sonradan olmayan, Zat’i özelliğidir. Kendi Zat’ına tecellisidir.

Çünkü bu kendi Zat’ında olduğu için bunun düşünce mahali de kendisidir. Düşüncesi tecellisi demektir. Cenab-ı Hakkın varlığında ilk vücut bulan yani mutlak vücut olarak var olan bu fiziki manada bir vücut değil, bu vücut var edilmiş değil bu ilkler ayan-ı sabitelerdir. Buradaki vücut tecelli de sadece ilim tecellisidir.

İşte bu mertebede esma, yek dîğerinden ayrıldı. Buradaki ayrılma birbirinden üst alt şeklinde değildir, ilmi programı dolayısıyla ayrıldılar. Ondan evvelki mertebede hiç böyle bir şey yoktur, sadece “ENE” iyet ve “HÜVİYET” vardı sadece. İşte ondan sonra İlm-i İlahide bu kendi bünyesindeki tecelli yani bütün varlıkların programları yapıldığında burada birbirlerinden ayrılmış oldular. Onların gölgeleri olan a'yân-ı sabiteler dahi, o esmanın muktezâları ne ise, o hal üzere sübût buldular. Yani hangi Esma-ı İlahiye neyi meydana getirecek ise o Esmanın özelliği ile ayan-ı sabitesi programı yapıldı. Ama bunlar yine dışarıdan yapılma şeyler değildir. Esmanın içinde özünde olan şeylerdir.

İşte o esma­nın gereği olan haller, a'yân-ı sabitenin isti'dadları oldu. Mesela Rahman Esmasının zuhuru olacak bir mahale Cenab-ı Hakk Rahmaniyet verdi. O zaman onun istidadı Rahmaniyet oldu. Yani Esma-ı İlahiyenin özelliği ne ise onun istidadı da o oldu. Halbuki esmanın muktezâları olan hallerin hiçbirisi vücuda getirilmiş olmadığından, onla­rın gölgeleri olan a'yân-ı sabitenin isti'dâdâtı dahî vücuda getirilmiş değildir, bizatihi Hakk’ta olan kendi özellikleridir.

Senelerdir bunları okuyoruz ama ancak anlamaya çalışıyoruz bunlar öyle kolay işler değildir. Halbuki işlerin gereği olan hallerin hiç birisi de mec’ul olmadığından, var edilmiş olmadığından onların gölgesi olan ayan-ı sabitenin istidadı dahi mec’ul değildir. Yani ayan-ı sabitenin zuhurda olacak olan istidatları yani kendi hakikatleri kendi programları mec’ul değildir. Var edilmiş değildir, gayri mec’uldür, yani özünde olandır, sonrada olan değildir. Meselâ Dârr isminin gereği zarar vermek ve Nâfî' isminin gereği da fayda i'tâ eylemekdir. Yani biri zarar vermek biri de lütufta bulunmaktır.

Ve keza Mudili isminin gereği dalâ­let ve Hâdî isminin gereği de hidâyettir. Bunların ilm-i ilâhîde sabit olan "ayn"ları da, o isimlerin gereği olan zarar ve faydalar ve dalâ­let ve hidâyet halleri üzerine olur; “Dar” isminin özelliği neyse ayan-ı sabitesi de odur ve bu zarar hadisesi de mec’ul değildir. Yaratılmış, sonradan olmuş değildir. Dar isminin kendisindedir. O isimde Allah’ın ismi olduğundan Allah’ın Zat’ındadır o. Yani sonradan o zarar fiili ortaya çıkmış değildir. Kendi üzerinde vardır.

Ve onların isti'dâdât-ı zâtiyyeleri de bu hallerden ibaret bulunur. Mesela Kahhar esmasının hali kahretmektir. Bu kahretmek ona sonradan verilen değildir. Kendi özünde olan bir yapıdır. Diğer isimlerin de “Nur” Esması diyelim, bu “Nur” aslında vardır, sonradan o “Nur” yapılmış değildir. İsmin zuhuru neyi gerektiriyorsa öylece zuhur eder. İmdi bu âlem-i şehâdetteki eşyanın haki­katleri, işte bu a'yân-ı sabitedir.

Bu a'yân, ilmi ilâhîde ne hâl üzere sabit olmuş ve isti'dâdları neyi gerektirmiş ise, Hakk'ın hükmü ona göredir. Diyelim ki Cenab-ı Hakk Rahman Esmasının zuhuru olacak bir varlık halk etti, Cenab-ı Hakk ona Rahmetini vermesi sonradan olan hüküm değildir. İşte aslında olduğu için Cenab-ı Hakk ona Rahmetle hükmetmiştir. Diğerini de kahırla hükmetmiştir, ama bu hüküm o varlıkların özünde var olduğu için hükmetmiştir.

Yoksa amir hükmüyle Cebbar ismine Rahman olacaksın diye hükmetmemiştir. Cebbar ismine merhamet, Rahman ismiyle olanı da Cabbar ismiyle hükmetmemiştir. O zaman yanlışlık olurdu. Adaletsizlik o zaman olurdu. Adaletsizlik nedir diye sormuşlar; bir şeyi yerinde kullanmamak adaletsizliktir demişlerdir. Taşı taş yerinde kullanırsan adalet olur, ama taşın yerine tuğlayı kullanırsan adaletsizlik olur.

Ey birader can-berâber! (Birader; can ile beraber demektir, can kardeşim demektir) Bu dedikoduların cümlesi zıt isimlerin birbiriyle karşılaşmasındandır, dışarıda gördüğümüz bu dedikodu denilen şeyler. Hakîkî vücut ise ancak isimlenmiş olan Hakk'ındır; halkın vü­cûdu ortada bir bahanedir. Yani bunların zuhura çıkması için bahanedir, izafidir.

6. Paragraf:

Böyle olunca hâkim, hakikatte mes'elenin "ayn"ina tabi'dir ki, o mes'elenin zâtının iktizâ ettiği şeyle onda hükm eder. İmdi mahkûmun-aleyh kendisinde olan şeyle hâkim üzerine hâkimi'dir ki, kendi üzerine bununla hükm eyleye (6).

Şimdi yukarıdan beri meseleye Hakk cenibinden, Hak yönünden baktık bir de halk canibinden, halk yönünden yaşanmaktadır. Eğer bütün bu âlem Hakk’tır dendiği gibi Hakk bütün tecellisini kendinden kendine yapmaktadır, arada da fark gayri yok ki niye sorunlar ortada olsun sorun da yok bir şey diye eğer sadece bu yönüyle bakarsak meseleyi tam teşhis edememiş oluruz, tek yönlü teşhis etmiş oluruz. Cenab-ı Hakk’ın halkiyet özelliğini ortadan kaldırmış oluruz. Ama halkiyet de bir gerçektir, yalnız meselelere sadece halkiyet yönünden bakarsak bu sefer Hakkaniyeti kaldırmış oluruz. O da mümkün olmadığından o halde en güzel kemalli irfaniyet bilgisi Hakkaniyetin nerede başlayıp bittiğini halkiyetin nerede başlayıp bittiği tatbikatta olduğunu sınırlarının nerede olduğunu bilmemiz lazımdır.

Şimdi yukarıdaki izahı sadece hakkani yönünden alıp kabul ettiğimizde bizde birçok sorular meydana gelir gaflet de meydana gelir, adam sendecilik de meydana gelir. Madem ki benim ayan-ı sabitem yaratılmış değilmiş, yapılmamışmış, o halde ben küfrümü küfr olarak yapmaktayım ve bu yaptığım şey Hakkani bir iştir. O zaman yaparım, diye de isyana da sevkeder, terk edebilirim der.

Hakk kime ibadet edecek, madem ki benim ayan-ı sabite şu şekilde bu şekilde imiş, o zaman bana namaz farz da değil, der. Bu tek yönlü baktığı zamandır. Ama bunun bir de Hakk’tan halka doğru bir de biz halktan Hakka doğru meseleye bakmamız lazımdır. Çünkü bu âlemde diyelim ki şu kadar kişi Hakkani hakikatleri idrak ediyor, ama bu kadar kişi de bunun farkında değil, halk olarak yaşıyor, mutlak olarak yaşıyor, halkiyetini mutlak olarak yaşıyor.

Aslında izafidir, yukarıya göre halk diye bir şey yoktur, izafidir, ama o mertebede yaşayan için mutlaktır. Gerçektir yani yaşayan hadisedir. Zaten de yaşanıyor. Kime baksanız ben, ben diye mutlak ayrı bir varlık olarak görmektedir, yani kiminle konuşursak hemen bunu tesbit etmek mümkündür. Bizim halkiyetimiz nerede bitiyor, mahlukiyetimiz ama siz mesulsünüz halkiyetimiz nerede başlıyor. İşte bunu bilmemiz lazımdır. Hangi mertebeden sonra biz fiillerimizden mesul oluyoruz, Cenab-ı Hakk ne diyor, “O’na yaptığından sorulmaz ” 21/23 ayetinde buyurulur.

﴿٢٣﴾ لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

21/23-) La yüs'elu amma yef'alu ve hüm yüs'elun;

21/23- Yaptığından soru sorulmaz! Onlar sorgulanır (yaptıklarının sonucu yaşatılır)!

O zaman benim hem ayan-ı sabitem Hakk yaratılmamış, hem de burada mesulüz, bu ilmi bu şekilde bilen kişi böyle sormaz mı? Sorması da haklıdır. Şimdi biraz çok iyi düşünmemiz lazım biraz sertçe olacak belki uçlarda gibi bir izah tarzı olacak ne yapalım ki aslı bu ve tabi yazılamazdı, ancak özel bir ilim neticesinde anlaşılabilir, özel eğitim neticesinde anlaşılabilir.

Şimdi her birerlerimizin ilm-i ilahide vücud–u mutlakta mevcut vücutta değil, mutlak vücutta ilm-i ilahide programlarımız yapıldı, ayan-ı sabitelerimiz yapıldı. Ama biz daha yokuz meydanda orada bütün esma-ı İlahiye bütün varlıklar bütün her şeyler tek düze, bakın bütün bunlar burada Allah hükmündedir, buraya dikkat edin bireysel kimliklerimiz henüz meydana gelmediğinden ilm-i İlâhide olan bu programlar Allah’ın Zat’ında ve Allah’ın Zat’ından gayrı bir şey değildir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)