Va(A)llâhu ḣaleka kulle dâbbetin min mâ-/(in)(s) feminhum men yemşî ‘alâ batnihi veminhum men yemşî ‘alâ ricleyni veminhum men yemşî ‘alâ erba'(in)(c) yaḣluku(A)llâhu mâ yeşâ/(u)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Allah, her hayvanı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki yağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yapar; çünkü Allah her şeye kâdirdir.
Nûr Suresi 45. ayet, Allah'ın yaratma kudretini ve canlıların sudan yaratılışını vurgular. Ayet, farklı hareket biçimlerine sahip canlı türlerini örnekleyerek Allah'ın sınırsız yaratma iradesini ve gücünü ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek, ölçüye vurmak' olduğunu belirtir. Daha sonra bu takdire uygun olarak bir şeyi icat etmek, yoktan var etmek anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'خَلَقَ' fiili, Allah'ın canlıları belirli bir düzen ve ölçü içinde, yoktan var etme kudretini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'halk'ın, bir şeyi misali olmaksızın icat etmek olduğunu söyler. Bu tanım, Allah'ın yaratmasının benzersizliğini ve önceden bir örneğe dayanmadığını vurgular. Ayetteki kullanımı, Allah'ın canlıları kendi iradesiyle ve benzersiz bir şekilde var ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'halk' kavramının, Allah'ın mutlak yaratma gücünü ve evrendeki her şeyin O'nun iradesiyle var olduğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'خَلَقَ' fiili, Allah'ın tüm canlıları sudan yaratma eylemini, O'nun mutlak yaratıcı kudretinin bir tezahürü olarak sunar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dâbbe' kelimesinin aslen yeryüzünde debelenen, hareket eden her canlı için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'كُلَّ دَآبَّةٍ' ifadesi, sadece belirli hayvanları değil, yeryüzünde hareket eden tüm canlı türlerini kapsayan geniş bir anlam taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dâbbe' kelimesinin, yeryüzünde yürüyen, hareket eden her şeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, sudan yaratılan ve farklı hareket biçimlerine sahip olan tüm canlıları kapsayan genel bir terimdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dâbbe'nin, 'debb' (yavaş yavaş yürümek, debelenmek) kökünden geldiğini ve yeryüzünde yürüyen her canlı için kullanıldığını açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın sudan yarattığı ve yeryüzünde hareket eden tüm varlıkları kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mâ'' kelimesinin bilinen su olduğunu ve Kur'an'da hem maddi su hem de mecazi anlamda hayatın kaynağı olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'مِّن مَّآءٍ' ifadesi, canlıların yaratılışının temel maddesi olarak suyu işaret eder, bu da bilimsel gerçeklerle de örtüşen bir ifadedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mâ'' kelimesinin, canlılığın ve hayatın devamlılığı için vazgeçilmez bir unsur olduğunu vurgular. Ayetteki 'مِّن مَّآءٍ' ifadesi, tüm canlıların varoluşunun temelinde suyun yattığını, Allah'ın yaratma kudretinin bu temel madde üzerinden tecelli ettiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'meşy' kelimesinin, ayaklar üzerinde hareket etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'يَمْشِى' fiili, canlıların farklı hareket biçimlerini (karın üzerinde sürünme, iki ayakla yürüme, dört ayakla yürüme) ifade etmek için kullanılmıştır, bu da yaratılışın çeşitliliğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'meşy'in, bir yerden başka bir yere ayaklarla intikal etmek olduğunu açıklar. Ayetteki tekrar eden 'يَمْشِى' fiili, canlıların hareket kabiliyetlerinin ve bu kabiliyetlerin farklı tezahürlerinin Allah'ın yaratma kudretinin birer delili olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kudret' kelimesinin, bir şeyi yapmaya muktedir olmak, gücü yetmek anlamına geldiğini belirtir. 'Kadîr' ise, her şeye gücü yeten, sınırsız kudret sahibi demektir. Ayetteki 'عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ' ifadesi, Allah'ın yaratma, var etme ve dilediği gibi şekillendirme konusundaki mutlak ve sınırsız gücünü vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Kadîr' isminin, Allah'ın her şeyi dilediği gibi yapmaya muktedir olduğunu, hiçbir şeyin O'nun kudretinin dışında kalamayacağını ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, canlıların farklı yaratılış ve hareket biçimlerinin Allah'ın sınırsız kudretinin birer eseri olduğunu pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Kadîr' isminin, Allah'ın mutlak iradesi ve gücüyle her şeyi var edebilme, değiştirebilme ve yönetebilme yeteneğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Allah şüphesiz herşeye Kadir'dir' ifadesi, canlıların yaratılışındaki çeşitliliğin ve farklı hareket biçimlerinin Allah'ın sınırsız kudretinin bir göstergesi olduğunu vurgular.
Nûr Sûresi
“Va(A)llâhu haleka kulle dâbbetin min mâ-/(in) feminhum men yemşî alâ batnihi veminhum men yemşî alâ ricleyni veminhum men yemşî alâ erba’(in) yahluku(A)llâhu mâ yeşâ/(u) inna(A)llâhe alâ kulli şey-in kadîr(un) Allah, bütün canlıları sudan yarattı (halk etti). İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (24/45)
Her canlının sudan yaratıldığı bilimsel araştırmalarla da ispatlanmıştır. Hayatın tamamı suda maddelerin bir eriyiği olan protoplazmada oluşur, bununla korunur ve bununla devamlılığını sağlar. Susuz hiçbir protoplazma olmayacağı gibi protoplazmasız da hayat oluşmaz. Onun için ayette sadece insanın değil, bütün canlıların sudan yaratıldığı ifade ediliyor.[61]
Fusûs’ül Hikem Halkıyetin aşamaları bölümünde sudan halk edilişin hikmeti anlatılmaktadır.
Onbirinci Kısım Yedinci Ek: HALK EDİLİŞ AŞAMALARI
(S.a.v.) Efendimiz buyururlar ki: “Allah Teâlâ bir büyük beyaz inci halketti; celâl ve heybeti ile nazar etti; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman husule geldi. Gökleri dumandan ve yeryüzünü onun köpüğünden halketti. Şimdi onun arşı su üzerinde vâki oldu.”
“Allah Teâlâ”dan amaç, mutlak vücûdun “vahdet mertebesi”dir. “Halk”ın ma‟nâsı açığa çıkma ve açığa çıkarmadır. “Büyük bir beyaz inci”den kasıt “insâniyye hakîkati” mertebesi olan “ilk akıl”dır ki, buna “vâhidiyyet mertebesi” de derler. İlk akıla “celâl ve heybeti ile nazar” etmesinden kasıt, ilk aklın gayriyyetin başlangıcı olan “rûh mertebesi”ne tenezzülüdür. Ve bu tenezzülden husule gelen gayriyyet perdesi ile mutlak vücûdun örtünmesidir. Çünkü, “cemâl nazarı”, Hakk vechinin kendi nûru ile tecellîsidir ki, bunda örtü yoktur. “Celâl nazarı”, Hakk vechinin gayriyyet elbisesi ile örtünmesi olduğun- dan, tabiki bunda örtü vardır. “Gayriyyet”ten kasıt, mutlak oluştan kayıtlı oluşa tenezzül ve mutlakın kayıtlı olanda gizlenmesidir. “Büyük beyaz in- ci”nin erimesi, vâhidiyyet vücûdunun ikilik ile kayıtlanarak, akl-ı küllün kendi nefsinde mahvolduğu anda, ona nefes-i rahmânî ile hârici vücût bahşetmesi ve bu nefes-i rahmânî ile ona uzayda hârici vücût bahşedilmesini takiben mer- kezin “ateş” ve çevresinin soğuma ile “su” olmasına işârettir. Ve “yedi kat gökler” tabîr ettiğimiz yedi gezegenimizin, bu duman hâlindeki parlak buluttan ve dünyanın da onun yoğunlaşmasından mahlûk olduğuna; ve “arş” dünyâ mülkü ma‟nâsına olup, şehâdet âlemlerinin ilâhi mülklerden bulundu- ğuna ve parlak bulutun arşın temeli olması yönüyle, ilâhî arşın su üzerinde oluştuğuna işâret olunur.
Astronomi âlimleri derler ki: “Yıldızlar ve gezegenler, hallerinin başlangıcında bir bulut hâlinde olup, derece derece küreler şeklinde yoğunlaşmışlar- dır. Bu gaz halindeki bulut, bu kapsam olan âlem küresi başlangıçta aynı cins ve hidrojenden bile hafîf bir gazdan oluşmuştur. Merkeze doğru bütün ferdi olan parçaların çekilmesi ve bundan meydana gelen gittikçe artan yoğunlaşma ve merkeze doğru olan hareketin ısıya dönüşmesi ve oluşan ısının sebep olduğu ilk kimyevi karışımlar ve elektriğin tesîri ve türü bir diğerinden türeyen tabîata ait kuvvetlerin muhtelif fiilleri ve te‟sîrleri, hidrojen, oksijen, karbon, azot, sodyum, kalsiyum, demir, magnezyum vb. gibi ilk elementlerin oluşumununa sebep olup maden türleri, bir dîğerinden ayrı ve farklı olurlar. Isının meydana gelmesi ferdi olan parçaların hareketindendir. Çünkü hareket ısıya dönüşür. Ve ısı da bir çeşit hareketten başka bir şey değildir. Şimdi bulut halindeki yıldızın birleşimine dâhil olan yukarıdaki elementler bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, şiddetli ateş hâlinde bulunur. Ve bu ateş küresi soğumaya başlayınca ateş suya dönmüş olur. Bu iki akışkan, fiziken zıtlar ise de, kimyâca ayn-ı unsurların bileşkeleridir. Ve nitekim günümüzde, küremizin etrâfında dalgalanan denizler hidrojen, oksiyen ve sodyumdan oluşmuştur. Isı tenezzül ettiği ve havaya ait buharlar yoğunlaştığı zaman, durmadan yer de- ğiştiren yüzeyinin volkanik patlamaları içinde henüz soğumayan sular içinde yarı akıcı, yarı katı, hamur gibi, esnek ve birbirinden farklı olan karbon birle- şiklerinden, ya‟nî yapışkan balçıktan ilk bitkiler ve hayvanlar husule gelmeye başlar.” Şimdi bu hadîs-i şerîf: “E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhüma ve cealnâ minel mâi külle şey‟in hayyin, e fe lâ yu’minûn” ya‟nî “İnkâr edenler semâvat ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz o ikisini ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yaptık. Hâlâ iman etmezler mi?” (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinin îzâh ve tefsîridir. Ve bundan anlaşılır ki, gökler ve yeryüzü hálk edilişin başlangıcında bir madde hâlinde olarak bitişik idi. Daha sonra birbirinden ayrıldılar. Ve cisimlerin meydana gelmesi de sudandır. Çünkü ilâhî arş su üzerindedir.
Bilinsin ki, şehâdet âlemlerinin sonsuz uzaydaki miktarının sayılması mümkün değildir. Bir taraftan vücûda gelmekte ve bir taraftan da ortadan kalkmaktadır. Çünkü, imkân dâhilindeki vücûdun ne öncesi ne de sonrası vardır, çünkü sonsuzdur. Ve “halkediş” ezelî ve ebedidir ve bunlar mutlak vücûtta meydana gelir ve ortadan kalkar. Bunların mekânı mutlak vücûttur. Nitekim, Hz. Gavs-i A‟zam Abdü‟l-Kadir Geylânî (r.a.) buyururlar ki:
“Yâ Rab! Senin için mekân var mıdır?” Dedim. Buyurdu ki, “Yâ Gavs-i A‟zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur. Ve ben insanın sırrıyım”[62]*[63]
Onbirinci Kısım Dokuzuncu Ek: SEMÂVÂT VE ARZIN HALKEDİLİŞ AŞAMALARI
“Kul e inneküm le tekfürune billeziy halekal arda fiy yevmeyni” yanî de ki: “gerçekten siz yeryüzünü iki “yevm” de halk edeni mi inkâr ediyorsunuz” (Fussılet, 41/9) ;
“Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm” yanî “ve orada üzerinde sâbit dağlar oluşturdu ve orayı bereketli kıldı ve onların rızıklarını dört “yevm”de takdir etti” (Fussılet, 41/10);
“Fe kadâhünne seb'a semâvâtin fî yevmeyni” ya‟nî “Böylece onları iki “yevm”de yedi kat gök olarak tamamladı” (Fussılet, 41/12) ;
“Allahullezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehüma fî sitteti eyyâmin sümmestevâ alel arş” yanî “O Allah‟ki gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı “yevm”de halk etti, sonra Arş‟a istiva etti” (Secde, 32/4) ,âyet-i kerîmelerinde gerek yeryüzünün ve gerek yedi kat göklerin altı günde hálkedildiği beyân buyrulur. “Yevm” kelimesine “küllî devre” ma‟nâsı verilmesi uygun olur. Çünkü “cüz‟i devir”ler bir günün kısımları cinsinden olduğundan, bunlar dikkate alınmamıştır. Şu halde, yeryüzü ve gökler iki kül- lî devrede hálk edilmiştir.
Birinci küllî devre: “E ve lem yerellezîne keferu ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhüma” ya‟nî “İnkâr edenler semâvât ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz o ikisini ayırdık.”(Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinde işâret edildiği üzere “bitişik devre”dir ki, bu devir amâ‟ âlemi, ya‟nî güneş sisteminin ilk maddesi olan nefes-i rahmânî‟nin parlak bulut hâlinde yoğunlaşmasıdır. Bu devrede gökler ve yeryüzü bitişiktir.
İkinci küllî devre “ayrılma devresi” dir ki, bu devrede gökler ve yerler birer birer birbirinden ayrılıp, farklı oldular. Nitekim, daha önce îzâh edildi.
“Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm” ya‟nî “ve orada üzerinde sâbit dağlar oluşturdu ve orayı bereketli kıldı ve onların rızıklarını dört “yevm”de takdir etti” (Fussılet, 41/10) ; âyet-i kerîmesi gereğince de, bizim dünyamızın dört devre- de kemâle erdiği anlaşılıyor. Bunlar da şunlardır:
1. Ateş devresi, 2. Su devresi, 3. Toprak devresi, 4. Bitkiler ve hayvanlar devresi.
1. Ateş devresi: Güneşin altıncı “çocuk” olarak doğurduğu dünya, “an- ne”sinden ayrıldığı vakit bir âteş küresi idi. Uzun zaman bu halde yörüngesinde döndü. Hak Teâlâ Hazretleri bu bineğe, bineğin cinsinden bir tür mah- lûk bindirdi ki bunlar cinler kavmi idi. Nitekim buyurur: “vel cânne haleknâhû min kablu min nâris semûm” yanî “ve cinleride daha önce semûm ateşten halk ettik”(Hicr,15/27), “Ve halekal cânne min mâricin min nâr” yanî “ve cinleri dumansız ateşten halk etti” (Rahmân, 55/15).
2. Su devresi: Dünya uzun bir zaman güneşin etrâfında, ateş küresi hâlinde döndükten sonra, onun ateşi, yüzeyinden suya dönüşmüş ve kesîf unsurları ateşten lavlar hâlinde alt tabakalarını oluşturmuştur. Çünkü fizik ilminin bakış açısından bu iki akıcı zıt ise de kimyâ ilmine göre ayn-ı unsurların bileş- keleridir. Nitekim, günümüzde, dünyamızın etrâfını çevreleyen denizler hidrojen, oksijen ve sodyumdan oluşmuştur.
Bu devreye: “Ve kâne arşuhu alel mâi” ya‟nî ”Ve O‟nun Arş‟ı su üzerinde idi” (Hûd, 11/7) âyet-i kerîmesi ile işâret buyurulur.
3. Toprak devresi: Dünyanın yüzeyinin derece derece sertleşme ve soğuma devresidir ki, ilk kabuğu yarı katı, hamur gibi, yumuşak, esnek ve kokmuş karbon birleşiklerinden ibârettir ki, buna “yapışkan balçık” ve “salsâl” da denir. Fen ehlinin “protoplazma”, dedikleri şey, bu kokmuş çamurdan meydana gelir ki, bu madde canlı cisimlerin kaynağıdır. Beşer türünün bu çamurdan halkedildiği Kur‟ân-ı Kerîm‟de haber verilir: “innâ haleknâhüm min tînın lâzib” yanî “Muhakkak Biz, onları yapışkan balçıktan halk ettik” (Saffât, 37/11), “ve iz kâle rabbüke lilmelâiketi innî hâlikun beĢeran min salsâlin min hamein mesnûn” ya‟nî “Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: “Muhakkak Ben, salsâl‟dan, değişip dönüĢen balçıktan bir beĢer halkedeceğim” (Hicr, 15/28).
4. Bitkiler ve hayvânlar devresi: Fen adamlarının beyânına göre bu kokmuş çamurdan, daha sonra ilk bitkiler meydana gelmiş ve bitkiler sürekli gelişerek, büyük ormanlar vücûda gelmiştîr. İşbu ilk canlı cisimler, ya basît hücrelerden ve ya da hücre topluluklarından meydana gelmiş olup “su yosunları” familyasından jelâtini maddeler imiş.
İkrâm sahibi tahkik ehli tarafından da tasdîk buyurulduğu üzere, yeryü- zünde insan, hayvânlardan ve bitkilerden sonra açığa çıkmıştır. Jeologlar ilk kara hayvânlarının köksüz bitkiler tarzında var olduğunu ve omurgasızların da maden, bitki ve hayvan vasıflarını birleştiren züûfiyyetler, mercanlar, süngerler, delikli mercanlar ile, kabuksu hayvânlardan ibâret bulunduğunu ve daha sonra bunların muhtelif değişimler geçirmek sûretiyle kemâl bularak çe- şitli şekillerde açığa çıkıp erkeklik ve dişiliğin meydana geldiğini beyân ederler. Hiç şek ve şüphe yoktur ki, gerek bitkiler ve gerek hayvânlar, yeryüzünün kabuğundan halk edilmiş ve şu anda dahi halkedilmektedir.
Şimdi bu sayılan yeryüzünün dört devresi “Ve huvellezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin ve kâne arşuhu alel mâi” yanî ”O ki semâları ve arzı altı “yevm”de halk etti ve O‟nun Arşı su üzerinde idi”
(Hûd, 11/7) âyet-i kerîmesine göre gökleride içine almaktadır, şöyle ki:
İlk olarak; her bir gezegenin güneşten, kopup ayrılarak başlangıçta bir ateş küresi olduğunda şüphe yoktur.
İkinci olarak; göklerin ve yerin tamamının, ilâhi mülklerden birer mülk oldukları “ve kâne arĢuhu alel mâi” ya‟nî “O‟nun Arşı su üzerinde idi” (Hûd, 11/7) yüce beyânı hepsini içine aldığı için her bir semânın su devresine tâbi‟ olduğu anlaşılıyor.
Üçüncü olarak; her bir semâ dahi dünya cinsinden ve elementlerden oluştuklarından, bu halden sonra kabuk bağlayacakları tabîîdir. Bu da onların toprak devreleridir.
Dördüncü olarak; “Ella yescüdü lillahillezî yuhricül hab'e fiys semâvâti vel ardı” yanî “Nasıl secde etmezler, o Allah ki semâlarda ve yerde saklı olanı çıkarır” (Neml, 27/25) buyurulduğuna göre, bitki devreleri, “Ve min âyâtihi halkus semâvati vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dabbetin” ya‟nî “Semâları ve yeri halk etmesi ve onlarda dabbeden çoğaltıp yaydıkları O‟nun işâretlerindendir”(Şûrâ, 42/29) buyurulduğuna göre de hayvân devrevleri olunca, toprak devreleri de olduğu açıktır.[64]
Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırma” çalışması ile devam edelim;
Kûr’ânı Kerim Türkçe okunuş:
24.45 - Vallâhu haleka kulle dâbbetim mim mâé', feminhum mey yemşî alâ batnih ve minhum mey yemşî alâ ricleyn ve minhum mey yemşî alâ erbağ, yahlugullâhu mâ yeşâé', innallâhe alâ kulli şey'in gadîr.
Diyanet Meali:
24.45 - Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
24.45 - Hem Allah her hayvanı bir sudan yarattı, öyle iken kimisi karnı üstü yürüyor, kimisi iki ayak üzerine yürüyor, kimisi de dört ayak üzeri yürüyor, Allah, ne dilerse yaratır, hakikat Allah, her şeye kadir, çok kadir.
Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme de insan ve hayvan dabbelerinden bahsetmektedir, geçmiş sayfalarda konu edilmişti. Bizim dünya arzımızda böyle olduğu gibi, gökyüzü dünya arzlarınında da böyle olduğu anlaşılmaktadır.
Kadir-i mutlak olan yüce Allah, insan ve benzeri dabbe varlıklarının bütün ilk sülale başlangıçlarını, bütün âlemlerde hep aynı şekilde yapacaktır diye bir kaidesi yoktur. Böyle bir kaidesi olsa idi, kendi kendini sınırlamış olacağından, O’nun şanına yakışmaz idi, işte bu yüzden cenâb-ı hakk bu ayet-i kerimede, yeni bir sülâle halkıyyetinin aslının “sudan” olduğunu bildirmektedir.
Bu konu hakkında biraz durmamız faydalı olacağı kanaatındayım, Şöyleki, bizim içinde bulunduğumuz “Adem- Muhammed” sülâle topluluğu içinde, aslında dört hilkat zuhuru vardır.
Daha evvelki sayfalarda bahsedildiği gibi, cennette halkedilen.
1)- Âdem babamız. Anasız babasız.
2)-Havva anamız, babalı annesiz.
3)-İsâ a.s. anneli babasız.
4)-diğerlerimiz ise bilindiği gibi hem anneli, hem babalı olarak halkedilmekteyiz.
Görüldüğü gibi Allah-u Tealâ herhangi bir kurala bağlı kalmadan dilediğinde, dilediği yerde dilediği şekilde zuhurlarını göstermektedir. İçinde bulunduğumuz bizim “sülâle neslimizin” dahi dört tür hilkat zuhuru vardır. Niçin başka “sülâle nesillerin” başlandıçlarının da hilkatleri ayrı ayrı şekillerde olmasın?
İşte bu yüzden geçmiş sayfalarda bahsedilen “sudan” halkedildi, diye bildirilen gökyüzü âlemlerinin birinde olan ayrı bir“sülâle neslin” başlandıcının sudan olduğu açık olarak bildirilmiştir. İşte bunların hepsi gözümüzün önünde olupta göremediğimiz gayb bilgilerindendir.
Devriyecilerin ve Darvin nazariyecelerinin oluşturmaya çalıştıkları hayatın sudan başlayıp varlıkların evrim geçirerek insana ulaşması teorisi içinde birşeyleri anlamaya çalışıyorlar, ancak dar görüşleri ile bu oluşumun bizim içinde bulunduğumuz, ”sülâle-nesle “ ait olduğunu zannediyorlar yanılgıları budur.
İçinde bulunduğumuz ”sülâle-nesil”in geçmiş sayfalarda yeterli izahı yapıldığı gibi, “cennette halkıyyeti yapılıp” oradan yeryüzüne indirilen, “Adem ve Havva” sülâsi-neslindeniz.
O halde asli vatanımız olan cennete “sıla-i rahim” yaparak gitmek durumundayız, bunun da yolları, bizlere oraya nasıl dönüleceğini Peygamberimiz, Mi’rac-ı şerifi ile yollarını göstermiştir.
Cennete gidip rahat etmek için değil, ancak Ceddimizin vatanı olan Cennete, “sıla-i rahim” görevimizi yapmak için gereken çalışmaları yaparak gitmeliyiz. Bu bizlerin insanlık görevimizdir.
Bir sonraki ayet-i kerime’de aynı şekilde bir “sülâle neslin” sudan başladığı hakkın da senet teşkil etmektedir. İzahı ikinci ciltte orada gelecektir.[65] T.B.