İçeriğe atla
Furkân 7Cüz 18 · Sayfa 360

Furkân Sûresi 7. Âyet

الفرقان

Sohbete sor

Ve kâlû mâli hâżâ-rrasûli ye/kulu-tta'âme veyemşî fî-l-esvâki(ﻻ) levlâ unzile ileyhi melekun feyekûne me'ahu neżîrâ(n)

Dediler ki: "Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!"

Furkân Sûresi

“Ve kâlû mâli hâzâ-rrasûli ye/kulu-tta’âme veyemşî fî-l-esvâki levlâ unzile ileyhi melekun feyekûne me’ahu nezîrâ(n)” Dediler ki: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!” (25/7)


İbrâhim sûresinde benzer bir âyette;

(10) (Kâlet rusulühüm e fîllâhi şekkun fâtırıs semâvâti vel ard, yed’ûkum li yagfire lekum min zunûbikum ve yuahhırekum ilâ ecelin musemmâ, kâlû in entum illâ beşerun mislunâ, turîdûne en tesuddûnâ ammâ kâne ya’budu âbâunâ fe’tûnâ bi sultânin mubîn.)

“Peygamberleri dedi ki: "Gökleri ve yeri halkeden, Allah hakkında da şüphe mi var? O, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süreye kadar size müsade ediyor." Onlar da: "Siz sâdece bizim gibi bir insânsınız, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!" dediler.” (14/10)

“Siz sâdece bizim gibi insânsınız” sözünde olan kıstası ilk defa yapan şeytan idi işte böyle kıstas yapanların şeytanın idrâkinde ve onun yolunda oldukları buradan açıkça anlaşılmaktadır.

Şeytan Âdem’in varlığındaki hakîkâti idrâk edemeyerek kendine göre bir değerlendirme yaptığı için tard edilmişlerden oldu. Bu Âyet ile belirtilen sözü söyleyenler ise sâdece kendi toprak hallerini gördükleri için bu sözü söylediler oysa kendilerinde olan hakîkât-i ilâhiyyeyi görmüş olsalardı peygamberlerdeki hakîkâtleri de görecekler onlara tabî olacaklardı ancak cüz’i akılları ile böyle bir kıyas yaptıkları için peygamberleri sıradan birer varlıklar gibi gördüler. Efendimiz (s.a.v.) de bu toprak oluşuma göre “Ben de sizin gibi bir beşerim” diyor. Devâmında farkı belirterek “ancak bana vahy olunur” diyor.[27] (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;

2929. Ve eğer mü'min altın bulursa, ne vakit onu her putpereste bırakır?

Ya’nî matlûb olan sûret değildir, ma’nâdır. Binâenaleyh insân-ı kâmile ma’nâsından dolayı i’tibâr olunur. Nitekim bir mü’min altından ma’mûl bir put bulursa, onu putpereste vermez.

2930. Belki tutar ateşe atar; onun ariyet olan suretini kırar.

2931. Tâ ki altın üzerinde put nakşı kalmıya; zîrâ sûret mâni'dir ve yol vurucudur.

2932. Onun altın olan zâtı, rabbâniyyetin atasıdır; putun nakşı altın nakdi üzerine âriyettir.

İnsân-ı kâmilin altın olan zâtı ve hakikati rabbâniyyetin atâsıdır ve onun put gibi olan nakşı ve taayyünü, kendi hakikati üzerine âriyettir. Sakın bu sûrete aldanıp “Bu da bizim gibi beşerdir, yer içer ve uyur” diyerek hakikatinden gâfil olma! Nitekim küffâr, Pelgamber-i zîşânın hakikatinden gâfil olup (Furkân, 25/7) “Bu Resûle ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!” dediler.[28]

809. O bir kimse ki, onu kendi gibi zannetti, o sebebden ona hased kaldırdı.

Bir peygamberi kendi gibi zanneden bir kimse, bu zannından dolayı ona karşı hasede kıyâm etti ve onun için, (Furkân, 25/7) “Bu peygambere ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!” dedi. Ve zîrâ peygamber ile kendi arasında sûrette mümâselet gördü ve o sûret-i beşeriyye gözüne perde olup, onun bâtın-ı celîlinden haberdâr olamadı ve “Beni gören Hakk’ı gördü" hadîs-i şerifinin sırrına nüfuz edemedi![29]

1366. Küfür cehildir ve kazâ-yı küfür ilimdir. Nihâyet, hilim ve hilim her ikisi ne vakit hir olur?

Burhân-ı Kâtı’nın beyânına göre “hilim” kelimesi lisân-ı Fârisî’de birkaç ma’nâya gelir; bir ma’nâsı da hışım ve gazabdır. “Hilim” yavaşlık ve yumuşaklık ma’nâsınadır ve Arabi'dir. Küfrün cehil ve kazâ-yı küfrün ilim olması sûret ve ma’nâ i’tibâriyledir. “Hilim” ve “hilim” kelimeleri arasındaki sûret ve ma’nâya benzer. Bu iki kelime telaffuzda sem’a bir gelir ise de, ma’nâda birbirinin zıddıdır. Biri gazab ve dîgeri yavaşlık demektir.

İmdi “makzî” olan küfür, bir nevi’ ilimden münbaisdir ki, bu ilim, onları küfür ve dalâlete sevk eder. Zîrâ Hak Teâlâ ibâdını da’vet için peygamber gönderdi. Münkirler peygamberin cisimde ve yemekte ve içmekte ve uykuda ve nikâhda kendilerine mümasil olduğunu görüp (Furkân, 25/7) “Bu peygambere ne oldu ki", tââm yer ve sokaklarda gezer?” dediler ve yürüttükleri muhâkeme-i sakîme neticesinde böyle bir kimsenin peygamber olamıyacağına kendilerinde bir İlm-i gayr-i nâfi’ peydâ oldu; ve Hak Teâlâ onlardaki bu inkânn bir nevi’ ilimden münbais olduğuna Kur’ân-ı Kerîm’de işâret buyurdu, (Rûm, 30/7) “Onlar hayât-ı dünyânın zâhirini bilirler; halbuki onlar âhiretden gafildirler." Fakat bu ilim hakikatte cehildir. Kazâ-yı küfür ise ilm-i mahzdan ibârettir; zîrâ yukarıda beyan olunduğu üzere kazâ-yı küfür, abdin ayn-ı sâbitesinin ve hakikatinin, Hakk’a i’tâ ettiği ilim üzerine müsteniddir. Bu ilimde aslâ cehil mutasavver değildir. İmdi bu mukaddime ma’lûm olduktan sonra, beyt-i şerifin ma’nâsı böyle olur: “Küfür ki, hakîkatte cehil olan bir ilme müsteniddir; ve kazâ-yı küfür ki, hakikatte ilm-i mahzdır. Bu iki ilim telaffuzda ve sûrette hılim ile hilim kelimeleri gibi birbirine müşâbih ise de, ma'nâ i’tibâriyle hiç birbirine benzemez; zîrâ biri cehil, dîğeri ilimdir. Ve hilim nasıl nokta-i siyâh ile mukayyed ise, onların ilimleri de öylece nokta-i siyâh-ı cehl ile mukayyeddir; ve hilim nasıl ki gayr-ı mukayyed ise, Hakk’ın ilmi de öylece gayr-i mukayyeddir ve ilm-i mutlaktır."[30]

2700. Kavim dediler: "Ey müddeî olan taife, ilm-i tıbbın ve nâfi'liğin şahidi hani?

Peygamberlerin bu beyânât-ı şerîfelerine cevâben muhâlefet eden tâife dediler ki: “Ey müddeî olan zümre, biz tabîbiz ve hastalara ilâçlarımız vardır diyorsanız, kuru söz ile inanamayız, ilm-i tıbba vukufunuzun ve halka fâidenizin isbâtını isteriz.”

2701. "Mademki siz de bu uykuya ve taama bağlanmışsınız, bizim gibi olursunuz ve köyde otlarsınız." Bu beyt-i şerifte (Furkân, 25/7) “Bu Resül’e ne oldu ki taâm yer ve sokaklarda yürür? dediler” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Ey peygamberlik da’vâsmda bulunanlar, mâdemki siz de bizim gibi yer, içer ve uyursunuz, muhakkak bizim gibi olursunuz; ve bu dünyâ köyünde otlar ve yaşarsınız, bizden ne farkınız olur?”

2702. "Mademki siz de bu su ve çamur tuzağındasmız, siz ne vakit gönül sîmurgunun avcısısınız?"

“Sîmurg”, ankâ ve zümrüd-i ankâ kuşu ma’nâsınadır. Saydı müşkil olan maüûbdan kinâyedir. Ya’ni “Mâdemki siz âlem-i unsur tuzağındasınız, saydı müşkil olan gönül ankâsının avcısı olabilir misiniz?”

2703. "Onun üzerine hubb-i câh ve serverlik tutar ki, kendisini peygamberlerden saysın”

“Ki”, ta’lîl içindir. Ya’ni “Kendisini peygamberlerden saymak için, o mak- sad üzerine mansıb ve riyâset muhabbeti tutar” demek olur. Yukanki beyitlerde muhâliflerin beyânâtı hitâb tarzında iken, bu beyt-i şerifte gıyâb tarzındaki ifâde, kızmış bir adamın kendi kendine söylenmesi kabîlindendir. Nitekim beyne’n-nâs her vakit bu tarz vâki’ olur. Meselâ bir baba evlâdına öfkelendiği vakit: “Sen şöyle böyle işler yaptın, ulanmadın mı?” diye hitâb ederken “Adam olmuş da işe kanşmaya başlamış!” diye hitâbım gıyâba çevirir.

2704. "Biz böyle lâfı ve yalanı dinlemek ve hileyi yutmak istemeyiz."

“Ender gûş kerden”, dinlemek ve kabûl etmekten kinâyedir; ve “üftâden be-dûğ”, “fırîb horden” ya’ni yalanı ve hileyi yutmaktan kinâyedir.

2705. Enbiyâ dediler ki: "Bu o illettendir, körlüğün mayası rüyetin hicabıdır.” Peygamberler buyurdular ki: “Sizin bu inkârınız kalbinizdeki o nefsânî illettendir, nitekim sizi şükürsüzlüğe sevk etti. Körlüğün mayası ve aslı ve esâsı görmeğe perde olmaktır.” Ya’ni bir şeyin görülmesine hicâb ve mâni’ olursa, o mâni’ olan şey körlüğün mâyası olur. Çünki körlüğe ve adem-i rü’yete sebeb oldu. Hind nüshalarında aşağıdaki şekildedir.

“Bu sizin bizi inkânnız dahi körlüğün mayası ve rü’yetin hicâbı olan kalbinizdeki illet-i nefsâniyyedendir. Nitekim müstağrak olduğunuz Hakk’ın ni’metlerini görüp şükretmediniz ve o ni’metlerden bıktınız ve usandınız.”

“Gevher’’den murâd, sıdk ve hakikattir. “Bizim da’vâmızı işittiniz, halbuki bizim elimizdeki sadâkat ve hakîkat gevherini görmediniz.” Zîrâ da’vânıız sıdk ve hakikatin misâl-i zâhirîsi idi ve da’vâmızın doğruluğunu isbât için başka şâhide hâcet yok idi. Çünkü biz, “Hakk’ın ni’metlerinin kıymetini bilin ve şükredin, biz sizin ilel-i ma’neviyyenizi tedavi edelim, buna mukabil sizden ücret istemeyiz," dedik.[31]

Mesnevî: Tercüme: "Küfür cehildir; ve kazâ-yı küfr, ilimdir Nihâyet "hılm" ve "hilim" kelimelerinin her ikisi ne vakit bir olur?" Şerh: Hind şarihlerinden Velî Muhammed Ekber Âbâdî ve Bahru'i-Ulûm Abdü'l-Aliyy (kuddise sırruhümâ) "hılm" kelimesinin, kesr-i hı ile, "hışım ve gazab" ma'nâsına olduğunu beyan buyurmuşlardır. Ve "hilim" kelimesinin ise, kesr-i hâ ile, "yavaşlık" ma'nâsına olduğu bilinir. "Küfrün cehil ve kazâyı küfrün ilim" olmasının suret ve ma'nâ i'tibâriyle "hılm" ve "hilim" kelimeleri arasındaki suret ve ma'nâya benzerleri hakkında, gerek Ankaravî'de ve gerek Hind şârihlerinin şerhinde izahata tesadüf olunmadı. Halbuki Mevlânâ (r.a.) efendimiz, Hazret-i Mesnevî'de: beytinde olduğu gibi, kıyâsât ve kıyas edilenin üzerine ve benzeyen ile benzenenin üzerine sûreten ve ma'nen mutabakatlarına mürâât buyurmuş olduklarına nazaran, bu beyt-i şerifte dahi aynı nükte bulunmak lâzım geleceğinden, bu babda hâtır-ı fakire lâyih olan ma'nânın beyânına cür'et olundu; şöyle ki:

"Hılm" ve "hilim" kelimeleri, telaffuzu kulağımıza yakın gelir ise de, ma'nâ i'tibâriyle yekdiğerinin zıddıdır. Makzî yani kazalanmış olan küfür dahî, bir nevi' ilimden meydana gelmiştir ki, bu ilim, onları küfür ve dalâlete sevkeder. Zîrâ Hak Teâlâ ibâdını / da'vet için peygamber irsal buyurdu.

Fakat münkirin peygamberin cisimde ve yemek ve içmekte ve uykuda ve nikâhda kendilerine mümasil olduğunu görüp:

“mâli hâzer resûli ye‟kulit taâme ve yemĢî fîl esvâk”

“Bu nasıl resûl ki, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor.” (Furkân, 25/7) dediler.

Ve hamâkatları sebebiyle yürüttükleri uygun olmayan bir muhakeme neticesinde, böyle bir kimsenin peygamber olamayacağına, kendilerinde bir fayda vermeyen ilim meydana geldi; yani o da bizim gibi yiyor, içiyor, kalkıyor dediler bundan böyle peygamber olur mu dediler, bu da bir ilimdi ama onlara fayda vermeyen bir ilimdi ve onun Hak tarafından seçilmiş olduğuna kanâat getiremediler; ve hayât-ı dünyeviyyenin zevahirinden iktibas ettikleri bu faydalı olmayan ilim inkarlarına sebeb oldu ve “mâ hiye illâ hayâtuned dünyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illed dehr”

“O, dünyâ hayatımızdan başka birşey değildir, ölürüz ve diriliriz. Ve bizi dehrden (zamandan) baĢka birşey helâk edemez.” (Câsiye, 45/24) dediler.

Ve Hak Teâlâ onlardaki bu inkârın bir nevi' ilimden meydana gelmiş olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'de işaret eyledi. Nitekim buyurur:

“Ya‟lemûne zâhiren minel hayâtid dünyâ ve hüm anil âhıreti hüm gâfilûn”

“Onlar, sadece bu dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten ise onlar hep gafildirler.” (Rûm, 30/7) ve “ve lem yurid illel hayâted dünyâ. Zâlike meblegühüm minel ilmi”

“ve dünyâ hayâtından başka bir şey istemeyenler; Onların ilimden ulaşabildikleri budur.” 53-29/30

Fakat bu ilim, zahirde ilim ise de, hakikatte cehildir. İlim gibi gözüküyorsada cehilin ilmidir, Binâenaleyh bu ilme müstenid olan küfürleri dahi cehildir. Kazâ-yı küfür ise, saf bir ilimden ibarettir. Zîrâ bâlâdaki beytinin şerhinde îzâh olunduğu üzere, kazâ-yı küfür, abdin ayn-ı sabitesinin hakikatinin, Hakk'a i'tâ ettiği ilim üzerinedir. Bu ilimde asla cehil olmak mutasavver değildir.

Yani ayan-ı sabite üzerinden talep edilen ilimde kesinlikle cehalet düşünülemez. Binâenaleyh cenâb-ı Mevlânâ (r.a.):

Küfür ki, hakikatte cehl olan bir ilme müsteniddir; ve kazâ-yı küfür ki hakikatte gerçek ilimdir; bu iki ilim telaffuzda ve surette, "hılm" ve "hilim" kelimeleri gibi, birbirine müşabih ise de, ma'nâ i'tibâriyle asla yekdiğerine benzemez. Zîrâ biri cehil ve diğeri ilimdir. Ve "hılm" nasıl nokta-i siyah ile mukayyed ise, onların ilimleri de öylece nokta-i siyâh-ı cehil ile mukayyeddir. Ve "hilim" nasıl ki gayrı mukayyed ise, Hakk'ın ilmi de öylece gayr-ı mukayyeddir ve ilm-i mutlaktır, buyururlar.[32]


أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَّسْحُورًا {الفرقان/8}

“Ev yulkâ ileyhi kenzun ev tekûnu lehu cennetun ye/kulu minhâ vekâle-zzâlimûne in tettebi’ûne illâ raculen meshûrâ(n)”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)