Sunneta(A)llâhi fî-lleżîne ḣalev min kabl(u)(s) velen tecide lisunneti(A)llâhi tebdîlâ(n)
Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın kanununda asla değişme bulamazsın.
Allah'ın bundan önce geçenler hakkındaki kanunu budur. Ve sen Allah'ın kanununu değiştirmeye asla çare bulamazsın.
Bu ayet, Allah'ın evrensel ve değişmez yasalarına vurgu yapmaktadır. Özellikle 'sünnet' kavramı üzerinden ilahi düzenin sürekliliği ve 'tebdil' kavramı ile bu düzenin değiştirilemezliği öne çıkarılmaktadır. Ayet, geçmiş ümmetlere uygulanan ilahi kanunların günümüz için de geçerli olduğunu ve bu kanunlarda bir sapma veya değişiklik olmayacağını bildirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sünnet' kelimesini 'bir yol, bir gidişat' olarak tanımlar ve 'Allah'ın sünneti' ifadesinin, O'nun hikmetine uygun olarak koyduğu ve değiştirmeyeceği ilahi kanunlar anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sünnetellah' ifadesi, Allah'ın geçmiş ümmetlere uyguladığı, değişmez ve süreklilik arz eden ilahi kanunlarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sünnet' kelimesini 'âdet' ve 'yol' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın geçmiş kavimlere uyguladığı, onların akıbetlerini belirleyen ilahi âdet ve uygulamaları kastettiğini belirtir. Bu, Allah'ın adaletinin ve takdirinin bir tezahürüdür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sünnet' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın değişmez yasaları' anlamında kullanıldığını vurgular. Bu yasalar, evrensel bir düzeni ve ilahi iradenin sürekliliğini temsil eder. Ahzâb 62'deki 'sünnetellah', Allah'ın geçmişte uyguladığı ve gelecekte de uygulayacağı, hiçbir zaman değişmeyecek olan ilahi kanunları ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'halâ' fiilinin 'geçmek, sona ermek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fîllezîne halev min kabl' ifadesi, 'daha önce yaşamış ve sona ermiş olanlar', yani geçmiş ümmetler ve kavimler anlamına gelir. Bu, Allah'ın sünnetinin bu geçmiş topluluklar üzerinde de geçerli olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halâ' kelimesinin 'bir şeyin boşalması, bir yerin boş kalması' anlamından türediğini ve zaman bağlamında 'geçip gitmek, sona ermek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın yasalarının, varlıkları sona ermiş olan önceki nesiller için de geçerli olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'vecde' fiilinin temel anlamının 'bulmak, elde etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 've len tecide' ifadesi, olumsuzluk edatıyla birlikte kullanılarak, Allah'ın sünnetinde herhangi bir değişiklik veya sapma bulmanın asla mümkün olmayacağını kesin bir dille ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'vücûd' kökünün 'bulunma, var olma' anlamlarına işaret ettiğini ve 'vecde' fiilinin de bu varlığı tespit etme eylemini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın yasasında bir 'değişiklik' (tebdîl) varlığını tespit etmenin, yani böyle bir değişikliğin olmasının imkansızlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tebdîl' kelimesini 'bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, bir şeyin yerine başka bir şey koymak' olarak açıklar. Ayetteki 'len tecide li-sunnetillahi tebdîlâ' ifadesi, Allah'ın koyduğu yasaların, hükümlerin ve düzenin asla değiştirilemeyeceğini, başka bir şeyle ikame edilemeyeceğini kesin bir şekilde ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'bedel' kökünün 'bir şeyin yerine başka bir şeyin geçmesi' anlamını taşıdığını belirtir. 'Tebdîl' ise bu değişimi gerçekleştirmek demektir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın sünnetinin, yani ilahi yasalarının, zamanla veya herhangi bir sebeple değiştirilmesinin, dönüştürülmesinin veya iptal edilmesinin mümkün olmadığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tebdîl' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi hükümlerin, yasaların veya vaatlerin değiştirilmesi bağlamında kullanıldığını belirtir. Ahzâb 62'de, Allah'ın sünnetinin 'tebdîl' kabul etmemesi, bu yasaların mutlak ve evrensel geçerliliğini, zaman ve mekan üstü niteliğini ifade eder.
Ahzâb Sûresi
Fusûs’ul Hikem Nûh Fassında Sünnetûllah Hakkında soru ve cevap şeklinde açıklanmıştır.
SUAL: Bu zuhura gelmiş kevn âleminden her birisi kendi rabbı hassı olan ismin kemalatı zahir olmak için bu âlemde vücuda gelmiştir. İsmin sırat-ı Müstakiymi ne ise kendi masharının nasiyetinden tutup çeker götürür. O tarikin müntehası o ismin kema lidir. O mashar daima o ismin terbiyesi tahtında dır, altındadır.
Onun hakikati ve ruhu olur. Böylece bir mashar kendi Rabbı hassı ve hakikati ve ruhu olan ismin rububiyetinden Rabbı hassı olmayan diğer bir ismin rububiyetine mi davet olunur? Bu mümkünmüdür, birinin terbiyesi tahtından çıkıp diğerinin terbiyesi altına girebilirmi?
CEVAP: Hayır. Bir mashar, yani zuhur yeri kendi hakikati olan Rabbı hassın rububiye tinden ihraç olunup yani hangi özellik ile var edilmişse onun özelliğinden çıkartılıp diğer bir hakikate davet olunmak muhaldir. Mümkün değildir. Çünkü “Velen tecidel sünnetallahi tebdila” 33/62 “Allah’ın sünnetinde, yolunda değişiklik yoktur.” Ayet-i Kerimesi mucibince hakayık-ı İlahiyenin bozulması ve değiştirilmesi mümkün değildir. Fakat her bir mashar ilim mertebesinden kopup bu âlem-i şehadette suret-i unsuriye-i insaniye zahir oluncaya kadar, yani insan suretinde zahir oluncaya kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar.
18 bin âlemden aşağıya doğru tenezzül ederken her geçtiği yerden bir şey sürtünür diye belirtmeye çalıştığımız bir koku alır, geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o sıfatların rengine boyanır. Böylece bu kaptığı sıfatlar dan hangisi diğer sıfatlar üzerine galip gelmiş ise o masharda o sıfatın saltanatı zahir olur.
Özü itibarıyla değil geçerken aldığı sıfatlardan birisi ağır geldiğinden o isim onda daha çok zuhura gelir. Ama özünde aslında başka isim vardır. Ayan-ı sabitesi özünde başka bir isim vardır, ağır olarak, çoğunluk olarak rabbı hassı olarak.
O mashar o sıfatın münasibi olan ismin tecellisini üzerine celb edip çekip kendisinde onun hükmü galip olur. Şu halde o ismin terbiyesi altına girmiş bulunur. Fakat bunların cümlesi arizidir, asli değildir zira o mashar aslında hangi ismin masharı ise o ismin zevki ve sırat-ı müstakimi üzerinedir.
Mesela nafi isminin masharı olan bir kimsenin zevki ve sıratı herkese menfaat ulaştırmaktır. O kimse her ne kadar muhit-i kevnisinden kaptığı bir takım sıfat-ı nefsaniyenin rengine boyanmış olsa da yine Rabbı hassı olan Nafi isminin zevkinden hali değildir.
Bu sıfat-ı arıza, arıza sıfatı, sonradan olma sahikasıyla, özelliği ile bir takım kötülükte bulunsa bile yine nefi halkı gözetmedikçe kalben müsterih olmaz. Yani halka bir kötülük yapsa da özünde yine iyilik yapma hassası vardır, bundan dönemez.
Halka zarar ulaştırmış olsa mütessir olur, çünkü rabbı hassının zevki budur. Bu isim ism-i Cemaliyeden dir, Böylece o kimse haddı zatında bir ism-i cemalin masharıdır.
Fakat bu âlem-i kesafette bu sahrayı tabiatta mezahire arız olan sıfat sıfat-ı Celaliye olup onların bu sıfatlara münasip olarak celb ettikleri esma dahi esma-i Celaliyedir. Zira bilcümle kötülük kesafet ve tabiatın gereğidir, hayvaniyet kesafetle kaimdir.
Ne kadar sıfat-ı hayvaniye varsa cümlesi Celalidir ve daha düşüğü de tabiat âlemindendir. Onun için meşru evlilikten sonra bile cünüplükten temizlenmek lazımdır. İşte enbiyanın daveti ism-i Celal terbiyesinden ism-i Cemal terbiyesine davettir. Yani Tahir olmak, temizlenmek lazımdır.
Geçerken almış olduğu o sıfatlar dan gusul abdestini almak lazımdır. Manevi gusul abdesti almak lazımdır.[89]
“ İz- -T-B- ”