İnnâ ‘aradnâ-l-emânete ‘alâ-ssemâvâti vel-ardi velcibâli feebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehâ-l-insân(u)(s) innehu kâne zalûmen cehûlâ(n)
Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.
Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.
Ahzâb Suresi 72. ayet, emanet kavramının evrensel bir teklif ve insan tarafından üstlenilmesi sürecini dilbilimsel olarak ele alır. Ayet, insanın bu emaneti yüklenmesinin ardından ortaya çıkan 'zalim' ve 'cahil' vasıflarını, emanetin ağırlığı ve insanın bu ağırlığı taşıma kapasitesi arasındaki gerilimi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'emân' kökünden türeyen 'emânet'i, insanın kendisine güvenilen şeyi koruması ve ona hıyanet etmemesi olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda ise emanet, Allah'ın insana yüklediği dinî teklifler, farzlar ve sorumluluklar olarak açıklanır ki, bu teklifler gökler, yer ve dağlar tarafından reddedilmiş, insan tarafından kabul edilmiştir. (s. 91)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'el-emânet'i burada 'farzlar' ve 'Allah'ın kullarına yüklediği sorumluluklar' olarak tefsir eder. Göklere, yere ve dağlara arz edilmesi mecazi bir anlatım olup, bu varlıkların büyüklüğüne rağmen bu sorumluluğu taşıyamayacaklarını ifade eder. (c. 2, s. 184)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'emânet' kavramını Kur'an'ın temel ahlaki kavramlarından biri olarak inceler. Ona göre emanet, Allah ile insan arasındaki ahdin bir tezahürüdür ve insanın Allah'a karşı taşıdığı güven ve sorumluluk ilişkisini ifade eder. Bu ayetteki emanet, insanın özgür iradesiyle üstlendiği ilahi yükümlülükler bütünüdür. (s. 185-187)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'aradnâ' fiilini 'teklif ettik, sunduk' olarak açıklar. Burada emanetin göklere, yere ve dağlara sunulması, onların bu sorumluluğu taşıma kapasitelerinin sınanması ve bu teklifin büyüklüğünü vurgulamak içindir. (s. 363)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'arz' fiilinin 'bir şeyi bir başkasının önüne koymak, göstermek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, emanetin büyüklüğünü ve ağırlığını göstermek için mecazi bir sunumdur; sanki emanet somut bir nesne gibi sunulmuştur. (c. 2, s. 102)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ebâ' fiilini 'nefret ederek veya zorluk görerek bir şeyi kabul etmemek' olarak tanımlar. Ayetteki 'fe-ebeyne', göklerin, yerin ve dağların emanetin ağırlığından dolayı onu yüklenmekten kaçınmalarını, bu sorumluluğu taşıyamayacaklarını ifade eder. (s. 12)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ibâ' kelimesinin 'bir şeyi istememek, ondan yüz çevirmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, bu varlıkların emanetin büyüklüğü karşısında acziyetlerini ve bu yükü taşımaya güç yetiremeyeceklerini mecazi olarak anlatır. (c. 1, s. 104)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'eşfaka' fiilini 'korkmak, endişelenmek' olarak açıklar. Ayetteki 'eşfakne', göklerin, yerin ve dağların emanetin ağırlığından ve onu yerine getirememe endişesinden dolayı duydukları korkuyu ifade eder. (s. 280)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'işfâk'ın 'bir şeyden korkmakla birlikte ona şefkat duymak' anlamını taşıdığını belirtir. Ancak ayetteki bağlamda daha çok 'korku ve endişe' anlamı öne çıkar; emanetin gerektirdiği sorumluluğun büyüklüğü karşısında duyulan ürpertiyi ifade eder. (s. 109)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'zulüm'ü 'bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak' olarak tanımlar. Ayetteki 'zalûmen' ifadesi, insanın emaneti yüklenmesine rağmen onu hakkıyla yerine getirmeyerek kendisine ve emanete haksızlık etmesini, haddi aşmasını ifade eder. (s. 521)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulüm' kavramını Kur'an'da 'Allah'ın koyduğu sınırları aşmak, adaletsizlik etmek' olarak ele alır. İnsanın 'zalûm' olarak nitelendirilmesi, emaneti üstlenmesine rağmen onu ihlal etme, Allah'ın haklarını çiğneme potansiyeline işaret eder. (s. 200-202)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cehûl' kelimesini 'çok cahil, bilmezlikten gelen' olarak açıklar. Ayetteki 'cehûlen' ifadesi, insanın emanetin büyüklüğünü ve sonuçlarını tam olarak idrak edememesini, bu sorumluluğun gerektirdiği bilgi ve basiretten yoksunluğunu vurgular. (s. 363)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cehl' kökünün 'bilgisizlik' ve 'bilgisizce davranma' anlamlarını taşıdığını belirtir. İnsanın 'cehûl' olarak nitelendirilmesi, emanetin gerektirdiği hikmet ve basiretten uzaklaşarak, sonuçlarını düşünmeden hareket etme eğilimine işaret eder. (s. 150)
Ahzâb Sûresi
(Ahzâb, 33/72). “İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli feebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehel insân” ya‟nî (Ahzâb, 33/72). “Muhakkak ki Biz, o emâneti göklere, arza ve dağlara teklif ettik, onu yüklenmekten çekindiler ve korktular. Ve onu insan yüklendi”
Kalbi güneş ve diğer gezegenler uzuvları olmak üzere, Allah Teâlâ Hazretleri güneş sistemimizi büyük insan olarak hálk etti. Ve arzdan da kendisini kendisiyle bilmesinden ibâret olan ilk taayyün(celâ) ve isim ve sıfatlarının açığa çıkışıyla olan bilmesinden ibâret olan taayyünün (isticlâ) kemâli için onların benzeri bir tam ayna olan insânı halk etti. Bunu, Allah Teâlâ‟nın her şeye kadir olduğunu bilmemiz için böyle yaptı. Çünkü insânda açığa çıkan ilim sıfâtının derecesi, diğer mahlûklarda mevcût değildir.[96]
İşte insan-ı kamilde bütün esma-ı ilahiye toplu halde bulunduğundan insanda cami olan bütün Allah’ın isimleri cami Allah ismi de tüm isimlere cami, Allah ism-i Zat, cemii sıfat, esma-ı mütekabile ve sıfat-ı mütezatte, cemiinin ahadiyetine “Allah” denir diye cami yani bütün isimleri içinde bünyesinde toplamıştır.
İşte Allah ismi caminin mazharı oldukları cihetle “Allah” isminin zuhur yeri oldukları yönden Zat-ı mutlakın ahadiyet mertebesinin meratib-i tenezzülatını ahadiyet mertebesinden mertebe, mertebe madde âlemine ininceye kadar olan mertebelerini kendi nefslerinde zevkan müşahede ederler. İşte Kur’an-ı Kerim’de bahsettiği Kur’an-ı Kerim hakikatleri böyle olunca daha çok anlaşılıyor, hani insanlara hamaleyi Kur’an da diyorlar ya hafızlara, ilim adamlarına, esas hamaleyi Kur’an Allah ismine cami olarak esma-ı ilahiyeyi kendi bünyesinde bulunduran idrak eden hamaleyi Kur’an’dır. Kur’an Zat’tır ya Zat’ı taşıyanlar, Kûr’ân-ı kerim’de “Biz onu dağlara teklif ettik O’nu ancak insan kabul etti” işte Allah isminin mazharı olduğu için kabul edebiliyor, insanlar iki türlüdür süfli ve ulvi diye, yeryüzündeki insanlar ama insan isminde. Kendi nefislerinde onu zevkan müşahede ederler. Senin ne büyük değer olduğunu ne büyük bir şerefle yeryüzüne geldiğini bildiriyor.
Söyledikleri ve yazdıkları hep kendi müşahedesiyledir. Müşahede ile söylenmeyen ilim naklidir, işte mühim olan burasıdır, kendi tarlandan çıkardığın bir avuç buğdayın başkasının tarlasından sattığın bir kamyon buğdaydan daha hayırlıdır, çünkü senin kendi malındır. İşte buna ilham ismi veriliyor. İlham, keşif. Söyledikleri ve yazdıkları hep kendi müşahedat-ı zevkiyeleridir. Onlar müşahedesiyle bilirler ki, bütün tabiat Uluhiyetin zahiridir. Bu görülen varlıklar ilahi varlığın zuhurudur. İşte Kur’an-ı Kerim’in Suretleri ve Ayetleri diye belirtilen şeylerin de hakikatleri budur. Âlemde üç kitap vardır, birisi elimizdeki okuduğumuz Kur’an-ı Kerim, birisi de Âlem kitabı. Bu âlem de Kûr’ân’dır. Birisi de İnsandır. Bu insana Kûr’ân-ı Natık ismi de verilir (konuşan insan/Kur’an)[97]
“ İz- -T-B- ”
“Ay dediler: Bizi eğlence yerine mi koyuyorsun?”[98]
Yani bizlerle alaymı ediyorsun? Çünkü taleb ettikleri şey hakkında kendilerine iletilen şeyle bir bağlantı kuramadılar, ayrıca bir hikmete dayanır diye de düşünemediler. Çünkü gerçek mânâ da peygamberlik ve “Kelîmullah” mertebesinden haberleri yok idi. Kendilerine söylenenin Hakk’ın sözü değil beşer Mûsân’ın sözü olduğunu ve onlarla eğlendiğini zannederek işin ciddiyyetinin farkında olamadılar. Ayrıca Mısır adetlerinden kendilerinde kalma bakara-ineğin nefislerinde ki kutsallığı idi. Ve bu yüzden Peygamberlerini kavmiyle eğlenen bir kişi zannettiler. Bu hal ise tam îmân etmeyen sûreta îmân etmiş gibi görünen kişinin hâlidir. İşte dervişlikte de bu haller geçerlidir gerçek derviş ile sadece merak ve sûret, dervişi olanların arsında ki fark ta budur.
“ Dedi: öyle câhillerden olmamdan Allaha sığınırım.”[99]
Bilindiği gibi (cehl-cehâlet) iki türlüdür biri, Âriflerin yanında-indinde olan kendinde ve bütün âlemde hâzır olan Hakk’ı (ilmî ve irfân-î) olarak müşahede ederek. Kişinin kendi nefsinden câhil olmasıdır.
Diğeri ise, gafillerin yanında-indinde olan (âvam-î ve beşeri) olanıdır.
İrfân-î olanı medih edilir, beşer-î olanı zemmedilir-kötülenir.
Aralarında ki fark ise. İrfân-î olanı ve Hakk’ın indin de medih edileni. Kendinde ve bütün âlemde hâzır olan Hakk’ı (ilmî ve irfân-î) olarak müşahede etmesi kişinin kendi nefsinden câhil olmasıdır. Yani kendi varlığını kaybedip Hakk’ta bâki olmasıyla nefsinin câhil’i olmasıdır. Zât-ı mutlak emânetini işte bu (cehûlâ) (33/72) câhil’lere yani nefsinin câhili, Hakk’ın Ârifi olan Rahmân sûret-i üzere zuhur eden evliyasına yüklemiştir.
Diğeri ise gafillerin yanında-indinde olan (âvam-î ve beşeri) olanıdır. Bu ise kendinde ve bütün âlemde hâzır olan Hakk’tan (cehl-cehâlet) tir. İşte bu kimseler gerçek câhiller’dir.
İşte Mûsâ (a.s.) tenzîh mertebesi üzere olan nefsinin câhili ve Hakk’ın Ârifi idi. Kavmi onu kendileri gibi Hakk’ın câhili zannettiler ve “bizimle eğleniyormusun?” dediler. Bunun üzerine, “öyle câhillerden olmamdan Allaha sığınırım.” Dedi yâni ben câhilim amma nefsimin câhiliyim sizin düşündüğünüz gibi Hakk’ın câhili değilim, diye açık olarak kavmini ikaz etmiştir. Ve bu yüzden “Allaha sığınırım.” ismi Câmî olan “Allah” ismine sığınmıştır. Çünkü sadece Allah ismi kapsamına girenler nefislerinden tam câhil olabilirler, diğer esmâların kapsamı altında olanlar ise o esmânın ihatası-kapsamı kadar nefislerinden câhildirler.[100] “ İz- -T-B- ”