İstikbâran fî-l-ardi vemekra-sseyyi-/(i)(c) velâ yahîku-lmekru-sseyyi-u illâ bi-ehlih(i)(c) fehel yenzurûne illâ sunnete-l-evvelîn(e)(c) felen tecide lisunneti(A)llâhi tebdîlâ(en)(s) velen tecide lisunneti(A)llâhi tahvîlâ(n)
Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah'ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah'ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.
(Bu da) yeryüzünde bir kibirlenme ve bir suikast düzenidir. Halbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Sen Allah'ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah'ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.
Bu ayet, inkarcıların yeryüzündeki kibirlerini ve kötü tuzaklarını ele alırken, Allah'ın değişmez yasalarına vurgu yapmaktadır. Anahtar kavramlar, bu kibir, tuzak ve ilahi yasaların semantik derinliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'k-b-r' kökünden türeyen 'istikbâr' kelimesini, kişinin kendini büyük görmesi, başkalarını küçümsemesi ve hakikati kabul etmemesi olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, inkarcıların peygamberin getirdiği mesaja karşı takındıkları üstünlük taslama ve reddetme tavrını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istikbâr'ı, kişinin haddini aşarak kendini başkalarından veya hakikatten büyük görmesi olarak tanımlar. Fâtır 43'teki bağlamda, bu, ilahi uyarıya karşı gösterilen direnişin ve gururun bir tezahürüdür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kibr' ve 'istikbâr' kavramlarını Kur'an'ın temel ahlaki kavramlarından biri olarak inceler. Ona göre 'istikbâr', Allah'ın otoritesine ve peygamberin mesajına karşı gelme, kendini ilahi iradenin üzerinde görme anlamını taşır. Ayetteki 'istikbâr', inkarcıların ilahi mesaja karşı gösterdikleri psikolojik ve ahlaki direnişi vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mekr' kelimesini, birine zarar vermek amacıyla gizlice plan yapmak ve hile kurmak olarak açıklar. Ayetteki 'mekr', inkarcıların peygambere ve müminlere karşı kurdukları kötü niyetli planları ve tuzakları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mekr'i, bir şeyi gizlice ve kurnazca yapma eylemi olarak yorumlar. Fâtır 43'te 'mekr'in 'seyyi'' (kötü) sıfatıyla birlikte kullanılması, bu hilenin yıkıcı ve zararlı doğasını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'mekr'i, birini fark ettirmeden bir şeye yönlendirmek olarak tanımlar. Kötü 'mekr' ise, birini kötü bir sonuca sürüklemek için yapılan hilelerdir. Ayette, bu kötü tuzakların sonuçta kurucusuna döneceği vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'h-y-q' kökünü, bir şeyin birini çepeçevre kuşatması ve ona ulaşması anlamında kullanır. Ayetteki 'lâ yahîku' ifadesi, kötü tuzağın ancak sahibini kuşatacağını, yani zararının kurucusuna döneceğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hâka' fiilinin, bir şeyin bir kimseyi kuşatması ve ona isabet etmesi anlamında kullanıldığını ifade eder. Fâtır 43'te, kötü tuzağın kurucusuna geri dönerek onu kuşatması ve zarar vermesi anlamındadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'h-y-q' kökünün, bir şeyin bir kimseyi çepeçevre sarması ve ondan kurtulmanın zorlaşması anlamını taşıdığını belirtir. Ayette, kötü tuzağın kurucusunu kuşatması ve ondan kaçışın olmaması, ilahi adaletin bir tecellisi olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sünnet' kelimesini, Allah'ın geçmiş ümmetlere uyguladığı yol ve âdet olarak açıklar. Fâtır 43'teki 'sünnetü'l-evvelîn' (öncekilerin sünneti), inkarcıların akıbetinin, geçmişte benzer davranışları sergileyenlerin akıbeti gibi olacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sünnet'i, izlenen yol, âdet ve davranış biçimi olarak tanımlar. Allah'ın 'sünneti' ise, O'nun evrende ve insanlık tarihinde işleyen değişmez kanunlarıdır. Ayette, bu kanunların değişmezliği ve başkalaşmazlığı vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sünnetullah' kavramını Kur'an'ın temel dünya görüşünü oluşturan bir ilke olarak ele alır. Ona göre 'sünnetullah', Allah'ın evreni ve insanlık tarihini yöneten değişmez, objektif ve evrensel yasalarıdır. Ayetteki 'sünnet'in 'tebdîl' (değişiklik) ve 'tahvîl' (başkalaşma) kabul etmemesi, bu yasaların mutlaklığını ve kaçınılmazlığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'tebdîl'i, bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, bir şeyin yerine başka bir şey koymak olarak açıklar. Fâtır 43'te 'lâ tecidü li-sünnetillâhi tebdîlen' ifadesi, Allah'ın yasalarının değiştirilemez, yani başka bir yasa ile ikame edilemez olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tebdîl'i, bir şeyin özünü veya niteliğini değiştirmeden, sadece dış görünüşünü veya yerini değiştirmek olarak tanımlar. Ancak ayetteki bağlamda, Allah'ın sünnetinin hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği, yani başka bir yasa ile değiştirilemeyeceği anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'tahvîl'i, bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek, dönüştürmek olarak açıklar. Fâtır 43'te 'lâ tecidü li-sünnetillâhi tahvîlen' ifadesi, Allah'ın yasalarının özünde veya işleyişinde bir başkalaşma, bir sapma olmayacağını, yani daima aynı şekilde işleyeceğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tahvîl'i, bir şeyin yerini veya durumunu değiştirmek olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın yasalarının sabitliğini ve değişmezliğini pekiştirir; bu yasaların ne değiştirilebileceğini ne de başka bir yöne saptırılabileceğini ifade eder.
Fâtır Sûresi
Bu âyeti kerimeyi anlamak için Fusûs’ül Hikemden Âdem-i hikmeti okumak faydalı olacaktır.
KELİME-İ ÂDEMİYYEDE MÜNDEMİC
”HİKMET-İ İLÂHİYYE” NİN BEYANINDA OLAN FASTIR
Şeyh-i Ekber (r.a.) Efendimiz min-indillâh müeyyed ve şeriat-i mutahhara-i muhammediyye ile mukayyed bulunduğu halde, isr-i pâk-i peygamberiye iktifaen lisan-ı edeple min-indillah müeyyet olan ve başkalarını da te’yid eden ve şer-i Muhammedî-i mutahhar ile mukayyed başkalarını da takyid eyleyen kulların zümresinden olmaklığı Allahü zül-Celâl hazretlerinden reca eder. Ve bu neş’eti dünyeviyyede (s.a.v.) Efendimiz’in ümmetinden olup bil cümle ahvâlde ona tâbi’ olduğu gibi, berâzih-ı uhreviye ve merâtib-i ilâhiyyede o Hazret’in havâssı zümresinde mahşur olmasını ümid ettiğini beyan buyurur.
Yani Âdem kelimesinin içerisinde bulunan Hikmet-i İlâhiye yani Âdem isminin hakikati, Hikmet-i İlahiye imiş. Her peygambere bir hikmet ayırmış yahut o peygamberin hikmetini ortaya getirmiş, Hz Rasulullahın bildirmesiyle Âdem (as) ın hakikati de hikmet-i İlahiyedir.
Yani İlâhi hikmettir. Âdem (a.s.) ın varlığının özeti Şeyh Ekber (r.a.) efendimiz Allah’ın indinden şeriat-ı mutahhara-i Muhammediye ile mukayyed bulunduğu halde isr-i/yol, pak-ı peygamberiye iktifaen lisan-ı edeple min indillah müeyyed olan başkalarını da teyid eden şer-i Muhammedi mutahhar ile mukayyed olup başkalarını da takyid eyleyen kulların zümresinden olmaklığı Allahu Zül Celal Hz lerinden rica eder. Ve bu neşet-i dünyeviyede (s.a.v.) efendimizin ümmetinden olup bil cümle ahvalde ona tabi olduğu gibi berazihi uhreviye ilâhi berzah ve meratib-i ilahiyede o hazretin havası zümresinde mahşur/haşr edilmiş, olmasını ümit ettiğini beyan buyuruyor. Yani Hz Rasulullah’ın zümresinde mahşere çıkmasını ümit ettiğini beyan ediyor. Yani böyle bir kitap getirdim Hz Rasulullah’ın dışında her hangi bir önderim yoktur ona tabiyim diye kendi halini ortaya getiriyor ondan ricada bulunuyor.
İmdi mertebe-i Ahadiyetten hakikat-ı Muhammediye vasıtasıyla Hakk-ı malikin abd-ı mahzı olan cenab-ı Şeyh-i Ekber efendimizin kalbi pakine bu Fusus-ul hikemden en evvel ilka ve vahy olunan şey kelime-i Âdem’iyede mündemiç hikmet-i İlahiyenin beyanında olan fastır. Hikmet-i İlahiyenin kelime-i Âdemiyeye tahsis buyurulmasındaki sebep budur ki ilahiyet bil cümle Âdem isminin hakikati hikmet-i İlahiyedir. Her peygambere bir hikmet verilmiş, Âdem (as) hakikati de hikmet-i ilahiyedir. Âdem (as) ın varlığının özeti ilahi hikmettir. Ahadiyet mertebesinden hakikat-i Muhammediye vasıtası ile Hakkı malikin abd-ı mahzı olan Şeyh Ekber efendimizin kalbine bu Fusus-ül Hikem’den en evvel ilka ve vahy olunan şey kelime-i Âdemin içinde olan hikmet-i ilâhiyenin beyanında olan fastır.
İlahi hikmetlerin kelime-i Âdemiyeye tahsis buyurulmasındaki sebeb budur ki İlâhiyet bilcümle Hakkın esma ve sıfatının cami olan bir mertebesinin ismidir. Ve Âdem kemâlât âleminin anahtarıdır. Eğer Âdem olmasa idi Ulûhiyet mertebesinin cami olduğu Esma ve Sıfat kemaliyle zahir olmazdı. Diğer varlıklarda Esma ve Sıfat kemaliyle zâhir olmadığından Âdem halk edildi. Âdemin halk edilme sebebi bütün Esma ve Sıfatların kendisinde zuhur etmesi ve edecek bir varlığın ortaya gelmesidir. Bu yüzden de Hikmet-i İlâhiye Âdem e verildi. İlâhiyet zuhura gelecek bir şey olmayınca zahir olmaz. Âdemin dışındaki varlıklarda bu kadar esma ve sıfatın zuhuru mevcut değildir.
Âlemde “Allah” adı verilen bir “Rab” vardır, âlemlerin rabbıdır, birde sadece “rab” ismi verilen rablar vardır. Bu rablar Cenâb-ı Hakkın esmâsının zuhurlarıdır. Yani her bir esma bir “rab” tır. Yani terbiye edicidir.
Her bir esmânın özelliği neyse o özelliği âlemi şuhutta zuhura getirmektir. Nasıl ki, Cumhurbaşkanı vardır, buna rabbül erbab diyelim, onun bir başbakanı vardır, bunun da bakanları vardır, bakanların genel müdürleri danışmanları vardır, işte o danışman, genel müdürler bulunduğu yerlerde birer “rab” dırlar, yani çevresini kontrol edici yürütücü, görev yaptırıcıdırlar. Bunun gibi. İşte bakın burası çok mühim, o mezâhirde ilâhiyetten zâhir olan şey, yani her hangi bir zuhurlar, varlıklar meydana gelen o varlıklarda ilâhiyetten zâhir olan şey, yani ilâhi varlıktan zâhir olan şey, ancak onların rabb-ı hassı olan ismin rububiyet ve Ulûhiyetinden ne kadar hissesi varsa o kadar dağıtır. Yani şu tahta dediğimiz zuhur hangi rabbın tesiri tahtında/altındaysa o kadar özelliği vardır.
Her varlıkta, kendisine ne kadar görev tahsis edilmişse, onda hakkın zuhuru o kadardır. Onu meydana getiren de o varlığın rabb-ı hassıdır. Ona hastır. İşte bütün varlıkların rabb-ı hasları ayrıdır. Onun için bizler elimizi açtığımız zaman “ya rabbi” diyoruz bu rabb-ı hasımıza yönelik bir duadır. Çünkü her birerlerimizin bir rabb-ı hassı vardır. Yani her birerlerimizin tesiri altında olduğumuz bir esma-ı ilâhiye vardır. O esma da, bizim rabbımızdır. O esmanın da tabi kaynağı, rabb-ul erbab olan Ulûhiyet mertebesine bağlıdır. Dolayısıyla rablardan yine neticede Allah’a varılıyor ama işte burada mühim olan mesele rabbı idrak edip rabb-ül erbabı idrak etmektir.
Yusuf (as) ﴿٣٩﴾ يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْر اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ 12/39 “Ey zindan arkadaşlarım size bir sır vereyim ayrı ayrı zannettiğiniz yöneldiğiniz rablar mı daha hayırlıdır, yoksa rabb-ul erbab olan Allah mı daha hayırlıdır.” buyuruyor.
Rab ile Allah arasındaki fark: Rab kaynağını Allah’tan alıyor, Allah rabdan almıyor. Allah ismi bütün esmaya muhit bu isimler de birbirine zıt işte evvel ahır, mudil, hadi, işte bu zıt isimlerin hepsinin görev yeri rab mertebesidir. Rab terbiye edici ma’nâsı’nadır.
Bu yönden baba, anne de rabdır. İşte bunun için bu meseleyi idrak ettirmek için İbrahim (a.s.) ın hayatından kıssa vermişler bir gün İbrâhîm (a.s.) 7-9 yaşlarında mağaradan çıktığı zaman, o senelerdeki sıkı kontrol biraz gevşemiş oluyor, annesine soruyor, çünkü içinden araştırıyor, içindeki Rabbı araştırmasını diliyor, Anne benim Rabbım kim? diyor, o da benim oğlum diyor, peki senin Rabbın kim? diyor, Baban diyor, peki Babamın Rabbı kim? diyor, nemrut diyor, peki Nemrud’un Rabbı kimdir? diyor, yani çocuk bu cevaplarla yetinmiyor, içindeki duygu bunların yeterli olmadığını gösteriyor, ve Annesi ona ben bilmiyorum sus diyor, benim aklım ermez diyor. işte ondan sonra ilk defa dışarıya çıktığında gece vakti yıldızı gördüğü zaman, bu benim Rabbım diyor, ﴿٧٦﴾ فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاَ كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّى فَلَمّاَۤ اَفَلَ قَالَ لاۤ اُحِبُّ الاَفِلِينَ 6/76 Gece basınca bir yıldız gördü, “işte bu benim Rabb’ım” dedi, yıldız batınca, batanları sevmem, dedi.
Biz peygamberlerin kıssalarını, sadece onlara ait, başlarından geçmiş hadiseler zannediyoruz, o güne bırakıyoruz, halbuki, Kur’ân-ı Kerîm ilâh-i kelâmdır, ve her bir kelâm bütün zamanlara hitab eder, onun bitmesi hükmünün geçmiş olması mümkün değildir.
Sonra Ay’ı görüyor bu daha büyük olsa, olsa, benim Rabbım budur, diyor. ﴿٧٧﴾ فَلَمَّا رَاَالْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَذَا رَبِّى فَلَمّاَۤ اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِى رَبِّى لاَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضّاَۤلِّينَ 6/77
Ay-ı doğarken görünce, “işte bu benim rabb’im” dedi, batınca, “Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi, and olsun ki, sapıklardan olurdum” dedi.
Çünkü onlar, yani o toplum, yıldıza tapıyorlar ya, oradan şartlanmışlıkları vardır, çocukluğundan aldığı bir bilgi vardır, sonra güneşi görüyor, sabah olunca bu daha büyük olduğundan olsa, olsa benim Rabbım budur diyor, ﴿٧٨﴾ فَلَمَّا رَاَالشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَذَا رَبِّى هَذَۤا اَكْبَرُ فَلَمّاَۤ اَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ اِنِّى بَرِۤىءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ 6/78 güneşi doğarken görünce “işte bu benim Rammbim bu daha büyük” dedi, batınca, “ey milletim ! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım” dedi.
Neticede güneş de gözden kaybolunca, böyle batıp çıkanlardan Rab olmaz diyor. Olsa, olsa benim Rabbım bunları var edendir diyor. Kendi tefekkürü ile rabb-ı erbaba ulaşıyor. Bu âlemde ne kadar varlık varsa onu ilâhi bir isim mutlaka tesiri altında tutmaktadır, onun Rabbı olarak. Hiçbir şey kendi başına değildir, bu dünya da öyle olsa bu dünya karma karışık olurdu.
Dolayısıyla her esmâ bir varlığı görevi altında tutar kendi istikametinde onu olgunlaştırır. İşte bütün varlıkta olan varlıkların hepsi Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-ı İlâhiyesinin tesiri altındadır, yani terbiyesi altında meydana gelmektedir, dolayısıyla insan olan bizlerde, yahut varlıklar da bir esmanın tesiri altındadır. Yalnız insanda bütün esmâ-ı ilâhiye vardır. “Ne var âlemde o var ademde” demişler, insanın bu âlemde bir başka özelliği vardır, bu varlık âlemi içerisinde bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar, zâhir ve bâtın görünen ve görünmeyen ne varsa insanda toplu halde mevcuttur. İnsanın bir başka özelliği de “Cami” isminin kendisinde var olmasıdır. Cami ismi diğer bütün isimleri insan denilen varlıkta, toplamış olmasıdır.
Diyelim ki, 99 isimden birinden %5 var diğerinden %3 var bir başkasından %1 var, birisinde %20 var, insanda bütün isimler değişik oranlarda vardır, sfat-ı subutiyenin tamamı ( hayat, ilim, irade, kelâm, sem, basar, kudret) diğer isimler birbirine zıt isimlerin hepsi vardır. Bir an geliyor, öyle bir merhamet sahibi oluyoruz, gözümüzden yaş akıyor, bir an geliyor, celâl sahibi oluyoruz, kırıyoruz döküyoruz. Bizde hepsi vardır. Bunlardan hangi isim o insanda daha ağırlıklı olarak ortaya çıkmışsa, o kişinin rabbı hassı o isimdir. Mecliste % olarak hangi gurup daha fazla ise o gurup idareyi ele alıyor. Ama diğerlerinin görevi bitmiş olmuyor. İşte gerçek seyr-i sulûk bunun için gereklidir, gerçek seyir idraklı irfaniyetle yapılan seyirdir. Yoksa her gün git aynı şeyi yap o seyir değildir.
Yani Ariflik seyiri değildir. Tabi hiçbir şey yapılmıyor değildir, yapmayanlara göre fevkalâde bir şey ama gerçek irfaniyet için bir birinin tekrarı olan şeylerdir. Nihayet insan letafet kazanıyor bu da güzel bir şeydir, ne kazanıyor sevap kazanıyor, ama burada sevap letafet kazanmak değildir, kendini kazanmak rabbını kazanmak, Allah’ı kazanmak, burada biz zâten onun için geldik, buraya belirli şeyleri her gün tekrar etmek için değildir. Belirli şeyler, tabi ki tekrar edilecek ama o tekrar edilen şeyler bizi nereye götürdü şimdiye kadar, nereye ulaştırdı onun da muhasebesini yapmak zorundayız.
Çünkü ömrümüz sınırlı sonludur sonsuz bir ömrümüz olsa hadi bu sene yapamadık gelecek sene yapalım yahut daha uzun senelerde yapalım. İşte Hz Rasulullah (s.a.v.) onun için üzülüyordu ya hani eski ümmetlerin ömrü çok fazla 100 sene, 500 sene 1000 sene yaşıyorlar, benim âhır zaman ümmetim 50, 60, 70 senelik bir ömürleri olacak dolayısıyla onların daha uzun sürelerde daha çok ibadet yapıp cennete daha çok gidecekleri düşüncesi ile efendimiz üzülüyormuş. İşte onun üzerine o kadir suresi iniyor. Ey habibim sen üzülme biz senin ümmetine öyle değerler verdik ki bir gecesi bin aydan daha hayırlıdır, yani 70, 80 yıldan hayırlıdır. O da “Kadir” gecesidir.
Bir başka ifadesi Efendimiz şöyle buyuruyor; bir saatlık tefekkür, bir yıllık nafile ibadete bedeldir diyor. sonra bunun kemalinde bir saatlik tefekkür yetmiş yıllık nafile ibadete bedeldir, bir başka hadiste yine O’nun tekamülünde de bir saatlik tefekkür, bin yıllık nafile ibadete bedeldir, diyor. Mevlânâ Hz lerinin de bu hususta dikkat çeken bir hitabeti vardır, Mesnevi-i şerifte, “bir saat irfan ehli ile sohbet 100 yıl nafile ibadetten hayırlıdır”. Hayırlıdır dediği daha menzil aldırır diyor. Bu nâfile ibadeti hor görmek anlamında değildir. yani aradaki farkı belirtiyor. Kişi yüz sene kendi kendine ibadet yapsa bir yere ulaşamaz, ancak sevap kazanır, ama bir açılım olmaz. Cenâb-ı Hakk lütfederse ibadet etmeden de insanın gönlünü açar. O’ yaptığından sorumlu olmaz. Ama O’nun âdet-i İlâhiyesi vardır, âyet-i Kerimede 35/43
فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلا وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلا
35/43-Sünnetullah için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullah'ta bir değişme asla bulamazsın!
Yani adet-i ilâhiye de değişiklik olmaz. İstisnalar olur o ayrıdır, işte şimdi hangi ismin tesiri altında ise bir insan o onun Rabbıdır. İşte Yusuf (a.s.) ın da bahsettiği odur. ﴿٣٩﴾ يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (12/39 Ey zindan arkadaşlarım, farklı farklı Rablar mı daha hayırlıdır, yoksa Rabb-ul erbab olan Allah (c.c.) mı daha hayırlıdır.?
Diye orada Yûsuf (a.s.) ikaz ediyor. İşte insan da bütün bu isimler mevcuttur, zâten insan olması da o yüzdendir. Bir tahtada Rahman ismi yok, kerim ismi yok, bir tahtada insandaki şuur yok, tahtadaki şuur şuur-u maddidir, sadece tahta özelliğini muhafaza edecek şuur var. Âlemde cansız diye bir şey yoktur. Bütün bu âlem ruhtan ibarettir, bizim kafamıza göre hareket etmediğinden sabit durduğundan, biz sabit durana cansız diyoruz. “Ne var âlemde o var ademde”. Zâhir olarak baktığımızda bu derideki kıllar, saçlar sakallar ormanları ifade ediyor.
Kan damarları nehirleri, dereleri ifade ediyor, midemiz denizleri ifade ediyor, böbrek, kalp güneşi yıldızları ifade ediyor, neresinden bakarsanız bakın dışarıdan bakıldığında hepsinin maddi olarak bir karşılığı vardır. İçeriden bakıldığı zaman ef’âl âlemi, esmâ âlemi, sıfat âlemi, zat âlemi hepsi insanda mevcuttur. O âlemlerin hepsinin karşılıkları vardır, işte miraç da, bu demek. Dış âlemdeki mertebeleri, kendi içinde hissederek, idrak ederek yaşamak, oralara ulaşmak meselesidir, Efendimizin bize gösterdiği budur. Yoksa miraç gecesi geldi de, bir mevlüt okuyalım. birkaç zikir yapalım, miracı teyid etmiş olalım, yaşamış olalım demek değildir.
İşte o mezâhirde ilâhiyetten zahir olan şey ancak onların Rabbı hassı olan ismin Rububiyet ve Ulûhiyetin ne kadar hissesi varsa o kadardır.
Bir çiçek tarlası düşünelim ayçiçeği tarlası kimisi uzun kimisi kısa kimisi küçük kafalı kimisi büyük kafalı, işte orada Cenab-ı Hakkın Rezzak sıfatının zuhuru var bütün o tarlanın üstünde. Onların rabları Rezzak esmasıdır. Rabbı hassı olan ismin rububiyet ve uluhiyetin ne kadar hissesi varsa o kadardır. Bazı ayçiçeği kafasında çok ( Büyük) bazısında azdır. Çünkü rızıklar o kellede toplanmıştır.
Bütün bu âlem genel olarak Rahman isminin mazharı olduğu, ve “etteennî minerrahmâni” tasdikince.
Bu âlemlerin nefesi rahmani olarak var olduğunu ifade etmişti, çünkü hadis-i şerifte “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim de bu âlemleri halkettim” diye ifade edildiğinde, işte bu nefesi rahmani olarak Cenab-ı Hak kendi Rahmaniyetinden, nefes-i Rahmâni olarak bütün bu âlemleri “Huuu “ diye Rahmaniyetini yayıyor, nefes ediyor. Nasıl biz “huuu” dediğimiz zaman camın üzerinde bir buhar oluyor, buhar soğuyunca su oluyor, daha soğuyunca buz oluyor, kristalleşiyor şekil alıyor, bu âlem de aynen öyle, ilâhi varlığın nefhası. İnsana da diyor ya وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 Âdem’e de bu nefha geliyor, ama bu nefha Âdem’e özel olarak geliyor, âleme genel olarak geliyor. İşte hadis-i şerifte “ağır ağır işleri güzelce yapmak rahmandandır” acelecilik de şeytandandır.
Bu söz tasdikinde âlemdeki zuhurat kaide-i tekâmüle tabi olup kemalat tedrici bulunduğu cihetle ekmel-i mahlukat ve eşref-i mevcudat olan Âdem en son geldi.
Bütün bu âlemler meydana geldi, çünkü Âdem’in yaşamasına ihtiyacı olan bir mahal gerekiyordu. Önce yaşayabileceği mahal oluştu sonra Âdem getirildi. Ne oldu bu sefer işte “etteenni minerrahman” teenni ile bu âlemler yavaş yavaş meydana geldi, “etteenni” ile “kün” emri birbirini bozmasın hepsinin kendi bulunduğu yerde özelliği vardır. Allah “Kün” (ol) dedi ve oldu. Zamanlar bize göre vardır, zaman Allah’a göre yoktur.
Âdem varlıkların en kemâlâtlısı ve şereflisi olarak en son geldi. Âdem çeşit, çeşit suretlerin zuhura gelişinin sonu hitam buluşu oldu.
Âdem’de Mevcudatın neticesi ve zübdesi ve hülasası mevcut oldu.
Âlemde ne varsa, Âdem de, en son geldiği için âlemde ne varsa Âdem’de mevcut oldu. Daha evvel gelenlerde bütün âlemin mevcudu mümkün değildi, çünkü geriden gelerek, daha evvel uygulanan âlemler vardı, varlıklar vardı, evvel gelen bunlardan habersiz idi. Âdem en son geldiği için oluşumu tamamlandığı için yeni bir şey daha oluşmadığı için bu sebeple âlemde ne varsa Âdemde hepsinden mevcut oldu. Uzaklık ve yakınlık âlemin varlığı Âdem’in varlığıyla mevcut oldu.
Zira esmâ-ı ilâhiyenin camisi batında akıl mertebesinde iken (akl-ı evvelde iken) akılda iken bu varlıklar, Âdem bu heyetin mecmua/ hepsinin sûretine mazhar ve ayine/ayna oldu.
İlâhi bilgi akılda iken Âdem ile birlikte zuhura geldi.
Beyt. Tercüme.
Hakiki muhabbet sahibi kendi suretini ishar etmeyi diledi, Âdemde bütün isimler ( Âdem bir yerde muharebe meydanı mütekabil isimler nedeniyle) Kendi cemâlini seyretmek için topraktan ayine yaptı. Kendi aksini gördü, gayretten hepsini alt üst etti.
Muharebe meydanı demesi zıt isimlerin kendinde bulunmasıdır. Bütün varlıkta varlığın Rabb-ı Hassı kendi bulunduğu yerde iktidar sahibi, yani o varlık ona diyemiyor sen bana niye bunu yapıyorsun diyemiyor. Rabb-ı Hassı mutlak tasarruf sahibi. Ama insanda böyle değil, çünkü diğer Rablar insana sahip olmaya çalışıyor, insanın Rabbı olmaya çalışıyor. Dolayısıyla o Rabların insan üzerinde bir kavgası meydana geliyor. Gönül âleminde ise bir kavga söz konusu değildir.
İşte o rabların o bedene sahip olmaya çalışması neticesinde hır gür meydana çıkıyor, bu hal Âdem de olduğu için onun varlığı muharebe meydanı olmuş oluyor. Gerçekten de insanın nefsi bir muharebe meydanıdır. İşte burada akıl, gönül ve irfaniyet devreye girdiği zaman zararlı Rablar yani nefsaniyete yönelik Rablar Aziz, Cebbar, mütekebbir, benlik, kibir, cimrilik gibi, olanları yavaş, yavaş izale ediyor, onun yerine ne kalıyor, Rahmet, Rahman ismi muhabbet kalıyor. Başka daha insanı iyi yöne yönelten isimler kalıyor, İşte nefis terbiyesi demek aslında budur, nefsini tezkiye etmek, temizlemek bu, isimlerin hükmü altında olmaktan kendini kurtarmak ve yavaş, yavaş Hak yolunda daha sür’âtli bir hâle gelmektir.
İşte hikmet-i ilahiyenin kelime-i Âdemiyeye tahsisindeki sebep budur.
“Fass”; bir şeyin hülâsası ve zübdesi ma’nâsınadır ve hâtemin Fassı yüzüğün taşıdığı şeydir ki onun üzerine sahibinin ismi yazılır. Füsüs; yüzük taşı demektir. Fusûsu’l-Hikem; kitabın ismi, hikmetlerin yüzük taşı, belirgin hali gibi ma’nâsınadır.[121]
“ İz- -T-B- ”