Veterâ-lmelâ-ikete hâffîne min havli-l'arşi yusebbihûne bihamdi rabbihim(s) ve kudiye beynehum bilhakki vekîle-lhamdu li(A)llâhi rabbi-l'âlemîn(e)
Melekleri de, Rablerini hamd ile tesbih edip yücelterek Arş'ın etrafını kuşatmış halde görürsün. Artık kulların arasında adaletle hüküm verilmiş ve "Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur" denilmiştir.
Meleklerin de arşın etrafını kuşatarak, Rablerine hamd ile tesbih ettiklerini görürsün. Artık halk arasında hak ile hüküm icra edilip "âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun" denilmektedir.
Zümer Suresi 75. ayet, kıyamet günündeki ilahi mahkeme sahnesini tasvir ederken, meleklerin Allah'ı tesbih edişini ve nihai adaletin tecellisini vurgular. Ayet, 'arş', 'melekler', 'tesbih', 'hamd' ve 'hak' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi yüceliği ve adaleti dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Melek (ملك) kelimesi, 'el-elûke' (رسالة) yani risalet ve elçilikten türemiştir. Melekler, Allah ile peygamberleri veya Allah ile diğer insanlar arasında elçilik görevi yapan, ilahi emirleri ileten varlıklardır. Ayetteki 'melekler', arşın etrafında toplanmış, Allah'ı tesbih eden ve O'nun yüceliğine şahitlik eden varlıklar olarak tasvir edilmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Melekler (الملائكة), Allah'ın elçileridir ve O'nun iradesini yerine getirirler. Bu ayetteki kullanımları, kıyamet gününde ilahi mahkemenin şahitleri ve Allah'ın yüceliğinin tasdikçileri olarak görülürler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Arş (عرش), aslen 'yüksek tavanlı yapı' veya 'taht' anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın kudretinin, egemenliğinin ve hükümranlığının sembolü olarak kullanılır. Bu ayette 'arşın etrafı' ifadesi, Allah'ın mutlak otoritesinin ve hükümranlığının merkezini çevreleyen bir durumu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Arş, Allah'ın zatına mahsus, mahiyeti bilinemeyen, tüm âlemleri kuşatan bir varlıktır. O, Allah'ın azamet ve celalinin tecelligahıdır. Ayetteki 'arşın etrafını çevirmiş' ifadesi, meleklerin Allah'ın yüceliği ve kudreti karşısındaki huşu ve teslimiyetini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tesbih (تسبيح), Allah'ı her türlü noksanlıktan uzak tutmak, O'nu yüceltmek ve O'na hamd etmektir. Ayette meleklerin 'Rablerini hamd ile överken' tesbih etmeleri, Allah'ın kemal sıfatlarını ikrar ve noksan sıfatlardan tenzih etmeleridir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tesbih kavramı, Kur'an'da Allah'ın mutlak aşkınlığını ve yüceliğini ifade etmenin temel yollarından biridir. Varlığın Allah'a karşı duyduğu hayranlık ve O'nun kusursuzluğunu itiraf etmesidir. Meleklerin tesbihi, ilahi düzenin ve adaletin mükemmelliğine bir şahitliktir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamd (حمد), birine iyiliği ve güzelliği sebebiyle övgüde bulunmaktır. Tesbih ile birlikte kullanıldığında, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmekle birlikte, O'nun kemal sıfatlarını ve nimetlerini de övmek anlamına gelir. Ayetteki 'hamd ile överken' ifadesi, meleklerin Allah'a duydukları derin saygı ve şükranı gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hamd, Allah'ın zatına mahsus bir övgü ve şükür ifadesidir. Yalnızca O'nun kemal sıfatlarına ve ihsanlarına layıktır. Ayetteki 'hamd ile' ifadesi, meleklerin tesbihlerinin sadece tenzih değil, aynı zamanda Allah'ın lütuf ve keremine yönelik bir övgü olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kada (قضى), bir işi bitirmek, hüküm vermek ve karara bağlamak anlamına gelir. 'Ve hüküm verildi' (وقضي) ifadesi, kıyamet gününde hesapların görülüp, herkesin amellerine göre nihai kararın verildiğini belirtir. Bu, ilahi adaletin mutlak tecellisidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kada fiili, Kur'an'da farklı bağlamlarda 'yaratmak', 'emretmek', 'hükmetmek' gibi anlamlara gelir. Bu ayetteki 'وقضي بينهم' (aralarında hüküm verildi) ifadesi, Allah'ın kulları arasında adaletle hükmettiğini ve her şeyin nihai bir sonuca ulaştığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق), bir şeyin sabit ve doğru olması, gerçeğe uygunluktur. 'Bil-hakkı' (بالحق) ifadesi, verilen hükmün mutlak adaletle, şaşmaz bir doğrulukla ve hiçbir haksızlık içermeden verildiğini vurgular. Bu, Allah'ın adaletinin mükemmelliğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hak, Allah'ın isimlerinden biridir ve O'nun adaletinin ve varlığının mutlak gerçekliğini ifade eder. 'Bil-hakkı' ifadesi, kıyamet gününde verilen hükümlerin, Allah'ın adalet sıfatına uygun olarak, hiçbir zulüm ve haksızlık olmaksızın gerçekleştiğini belirtir.
Zümer Sûresi
Bir önceki âyetin devâmı olan bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. Cennet ehlinin cennete girerken söylediği hamd sözleri aktarılmaktadır.
"Ve kâlûl hamdulillâhi" (Ve Allâh'a hamdolsun dediler): "Hamd"ı söyleyen, eğer bunu beşeriyetinden söylemişse bu, cennet nîmetleri için teşekkür mâhiyetindedir. Ancak hamd eden, benlik iddiâsından sıyrılmış ve Hakk'a vâsıl olmuş bir kul ise, orada onun diliyle hamd eden Hakk'ın ta kendisidir. Zîrâ "El hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn" (Fâtihâ 1/2) ifâdesinin hakîkati, gerçek hamdın ancak Allâh tarafından yapılabileceğidir.
Hamdın dokuz mertebesi vardır. Bunlardan ilk sekizi Terzi Baba'nın Salât kitabında, dokuzuncusu ise On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye kitabında îzâh edilmiştir.
"Sadakanâ va'dehu" (bize verdiği sözü yerine getiren): "Sadaka" fiili "sıdk" kökündendir. Allâh va'dinde sâdıktır. "Ve men asdaku minallâhi kîlâ" (Allâh'tan daha doğru sözlü kim olabilir?) (Nisâ 4/122).
Allâh'ın emr-i teklîfîde âhirete dâir iki türlü sözü vardır: va'd (mükâfât sözü) ve va'id (cezâ tehdidi). Kul dünyâda iken Allâh'a verdiği sözde (kulluk ahdinde) sâdık kalırsa, Allâh da âhirette kuluna verdiği sözde sâdık kalır ve onu cennete ulaştırır. Bu va'd, yirminci âyette verilmişti: "Rablerinden sakınanlar için üst üste inşâ edilmiş köşkler vardır" (Zümer 39/20). Orada verilen söz, burada "sadakanâ va'dehû" ile tasdîk ediliyor.
Bâtınen, va'din yerine getirilmesi, ezelde takdîr edilmiş hakîkatlerin fiilen zuhûr etmesidir. A'yân-ı sâbitede mukadder olan cennet isti'dâdı, dünyâ seyrinde amelle tezâhür etmiş, âhirette ise tam tahakkukuna kavuşmuştur. Bu yönüyle, "sadakanâ va'dehû" demek, "bize kendi hakîkatimizi gösterdi" demektir.
"Ve evresenel arda" (bizi bu arza vâris kılan): Burada zâhiren, cennet ehlinin kendilerine tahsîs edilen mekânlara vâris kılındığı belirtilmektedir. Nitekim A'râf 7/43'te cennet ehli "Ve nûdû en tilkumu'l-cennetü ûristumûhâ bimâ kuntum ta'melûn" (İşte bu, yapmakta olduğunuz ameller sebebiyle size mîras verilen cennettir) hitâbıyla müjdelenir.
Âyette "cennet" değil "ard" kelimesi kullanılmıştır. Vâris olunan arz enfüsî yönden kişinin varlığıdır; ona vâris olmak nefsini Hakk'ın emri ve rızâsı doğrultusunda yönetebilecek mertebeye ulaşıp orada Hakk'ın halîfesi olmaktır. Nitekim Bakara Sûresi 2/30'da "İnnî câilun fi'l-ardı halîfeten" (Ben arzda bir halîfe kılacağım) buyrulmuştur.
"Netebevveu minel cenneti haysu neşâ'" (Cennetten dilediğimiz yere yerleşiriz): "Netebevveu" fiili "bevâe" kökünden olup "makâm tutmak, mekân edinmek" demektir. "Haysu neşâ" (dilediğimiz yere) ifâdesiyle birlikte, cennet ehlinin orada geçici misâfir değil, sâhib-i mekân olduğunu ve irâdelerinin hiçbir kayıtla sınırlanmadığını bildirir. Dünyâ hayâtında insân, mülkiyet kuralları gereği her dilediği yere yerleşemez. Ancak cennette bu kısıtlama kalkar.
Cennet ehli orada ne isterlerse kendilerine ikrâm edilir; çünkü cennette onların dilemesi Hakk'ın dilemesiyle mutâbık hâle gelmiştir. Dünyâda nefs, Hakk'ın irâdesine muhâlefet edebiliyorken, cennette muhâlefet ortadan kalkar, cennet ehlinin meşîeti, Hakk'ın meşîetinde fenâ bulur. Onlar ne dilerlerse dilesinler, Hakk'ın dilediğini dilemiş olurlar. "Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh" (Allâh dilemedikçe siz dileyemezsiniz) (İnsân 76/30; ayrıca bkz. Tekvîr 81/29) âyeti bu hakîkate işâret eder.
"Fe ni'me ecrul âmilîn" (Amel edenlerin ecri ne güzeldir!): Amelin zâhirdeki sâhibi kul, hakîkî sâhibi ise Hakk'tır; zîrâ ameli halk eden ve kulda zuhûra getiren O'dur. Ancak, elli yedinci âyetin yorumunda işlendiği üzere, şerîat nazarında amel kula nispet edilir ve mükâfat da mücâzat da ona verilir. Bu iki bakış birbiriyle çelişmez, Ulûhiyyet ile abdiyyet mertebelerini muhâfaza etmektir.
Âyеt 75
وَتَرَى الْمَلٰٓئِكَةَ حَٓافّٖينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ
بِالْحَقِّ وَقٖيلَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
(39-75) Ve terâl melâikete hâffîne min havlil arşi yusebbihûne bi hamdi rabbihim, ve kudıye beynehum bil hakkı ve kîlel hamdulillâhi rabbil âlemîn.
(39-75) Melekleri de Arş'ın etrâfını kuşatmış hâlde, Rablerini hamd ile tesbîh ederken görürsün. Artık aralarında adâletle hükmedilmiş ve "Âlemlerin Rabbi olan Allâh'a hamdolsun" denilmiştir.
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. Evvelki âyetlerde başlayan cennet-cehennem sahneleri burada son bulmaktadır.
"Ve terâl melâikete" (Melekleri de görürsün): "Görürsün" hitâbı zâhiren Hz. Peygamber'e (s.a.v.), bâtınen müşâhede makâmına ulaşmış irfân ehli kimseleredir. Fiilin hem hâl hem de istikbâl ifâde eder şekilde gelmesi, görmenin sâdece âhirette yaşanacak bir hâdise olmadığını, her ân yaşandığına işâret eder. Tekil muhatapla (sen görürsün şeklinde) gelmesi ise, cem' makâmına ve ferdiyyet hakîkatine işârettir.
Dünyâdaki görüş âriflere mahsûstur. Onlar daha henüz dünyâda iken "basîret" ile Hakk'ın kendi isim ve sıfâtlarıyla bu âlemde tecellî ve tasarruflarına şâhit olur ve görünen çokluğun ardındaki tek fâili idrâk ederler. Âhirette ise görme fiili umûmîdir, ancak herkesin idrâk düzeyi farklı olduğundan aynı manzaradan nasipleri farklı farklı olur.
"Melek" kuvvet demektir. "Melekleri görmek" ise daha evvel ilmî yönden idrâk edilmiş olan "meleklik" hakîkatinin müşâhedeye dönüşmesidir. Daha açık bir ifâdeyle, esmâ-i ilâhiyyenin (ve kudret-i ilâhiyyenin) fiillerdeki tecellîlerini görmektir. Rızık anında "Rezzâk", âdil hükümde "Hakem", merhamette "Rahmân" esmâsının hükmünü müşâhede etmektir. O fiiller hakîkatte başkasının değil bizâtîhî Hakk'ın fiilleridir. Meleklerin "Arş'ın etrafında dönmeleri" Hakk'ın hizmetinde olmalarıdır.
"Hâffîne min havlil arş" (Arş'ın etrâfını kuşatmış hâlde): "Arş" kelimesi "çatı" ma'nâsına gelir. Tüm varlık âlemini (mülk ve melekût âlemlerini) kuşatan, Rahmân isminin tecellîgâhı, ilâhî rahmetin merkezi olan mahalldir. Nitekim buyrulur: "Er rahmânu alel arşistevâ" (Rahmân, Arş'a istivâ etti (hükümrân oldu)) (Tâ-Hâ 20/5).
"Meleklerin arşın etrâfında tavaf (hâff) etmesi" bütün ef'âl-i ilâhiyye'nin tek bir merkezden mutlak bir âhenk içerisinde sevk ve idâre edilmesi demektir. Çokluk tecellîsinin tek bir merkezde toplanmasıdır. Tevhîd hakîkatidir.
Enfüsî yönden; "Arş" kişinin başıdır, ilmin ve idrâkin mahalli olan en yüksek merkezdir. Meleklerin Arş etrâfında devrân etmesi, kişideki ilâhî kuvvetlerin bu merkezden sevk ve idâre edilmesidir. "Kürsî" gönüldür, esmâ-i ilâhiyyenin ve duyguların zuhûr mahallidir. "Arz" ise bedendir, bütün bu ilim ve ma'nâların fiiliyâta geçtiği sahadır.
"Hâffîn" kelimesi "haffa" kökünden olup "kuşatmak, her yönden sarmak, ihâta etmek" demektir. Bu, yalnızca etrafında dönmek değil, hiçbir boşluk bırakmaksızın her cihetle kuşatmaktır. Meleklerin Arş'ı tam bir ihâta ile kuşatması, Hakk'ın fiillerinin âlemde hiçbir boşluk bırakmaksızın her şeyde ve her yerde hâzır ve nâzır olması demektir.
Âyette geçen "hâffîn" kelimesi bâzı müfessirler tarafından "dâire-i zâkirîn" (zikir halkası) olarak tefsîr edilmiştir. Buna göre meleklerin Arş-ı A'lâ'nın etrafını tesbîh ile tavâf etmeleri, dervişlerin zikir halkası oluşturup dönmelerine ilhâm teşkil etmiştir. Nitekim Kâbe'nin etrafındaki tavâf da meleklerin Arş etrafındaki devr ü deverânına benzetilir; zîrâ yeryüzündeki Kâbe, göklerde meleklerin etrafında pervâne olduğu Beyt-i Ma'mûr'un, o da nihâyetinde Arş-ı A'lâ'nın bir izdüşümüdür.
"Yusebbihûne" (tesbîh ederken): Varlıkların kendi özlerindeki program neyi gerektiriyorsa, o hâl üzere zuhûr etmeleri onların tesbîhidir. Melekler "Subbûh" ve "Kuddûs" esmâlarının zuhûrları olduklarından bu isimlere uygun hâlleri ortaya çıkarmaktadırlar.
"Tesbîh" ile "zikir" arasındaki farkı Terzi Baba Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir isimli kitâbında şöyle özetler (s. 4, 17): “ İz- -T-B- ”
Tesbîh, bütün âlemdeki varlıkların kendi hakîkatleri yönünden Hakîkat-i İlâhiyye'ye yönelmeleridir.
Zikir ise, şuûrlu varlıkların (İnsân) kendi hakîkatleri yönünden Hakîkat-i İlâhiyye'yi özlerinden hatırlamalarıdır.
Tesbîhât, melekî'dir, mülkî değildir; tenzîh'tir, teşbîh değildir. Tefekkür idrâkinde oluşan, derinliği olan ve Hakk'ta fânî olan bir yaşam hâlidir. Fiilî-kesif değil, lâtif'tir. Mertebesi, Beytül-Makdis ve Kûds-ü Şerîf, diye ifâde edilmiştir.
Zikr ise, mülkî, insânî, irfânî ve kesîf'dir, melekî değildir. Bütün mertebeleri kapsamı altına almaktadır. Tenzîh ile teşbîhi birleştirip, bakâ billâh'ta tevhîd etmektir. Mertebesi, Beytullâh, Mescid-el Haram, Kâ'be-i Muazzama, olarak ifâde edilmiştir.
Zikr, şerîat mertebesinin zikrinden, Ulûhiyyet mertebesinin zikrine kadar her sahada faaliyet göstermektedir. Tesbîh ise, kûdsiyyet üzere tanıtım, eğitim ve öğretim faaliyetidir, diyebiliriz.
"Bi hamdi rabbihim" (Rablerinin hamdı ile): Burada bahsedilen, meleklerin Rubûbiyyet mertebesi itibâriyle, kendi idrâk düzeylerinden fıtrî olarak yaptıkları tenzîhî bir hamd'dır. Her mahlûkun hamdi kendi mertebesine göredir; mutlak ve kayıtsız hamdi ise ancak Allâh yapar.
"Ve kudıye beynehum bil Hakkı" (Artık aralarında Hakk ile hükmedilmiş): Sûrenin üçüncü âyetinde "Allâh, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir"; burada ise "aralarında Hakk ile hükmedilmiştir" buyrulur. Bu zâhiren, iki taraf arasında adâlet ve hakkâniyetle bir karar vermek, birini haklı, diğerini haksız bulmak demektir. "Adl" ve "Hakem" isimlerinin zuhûrudur.
Bâtınen ise, hükmün "Hakk ile" verilmesi, her şeye ezelî hakîkatine uygun bir karşılığın verilmesidir. Her varlığın hakîkatinin, ya'nî Hakk'ın hangi isminin bir tecellîsi olduğunun ortaya çıkmasıdır. Böylece, Celâlî olanlar cehenneme, Cemâlî olanlar ise cennete sevkedilmiştir.
"Ve kîlel hamdulillâhi rabbil âlemîn" (Ve denildi ki: Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur): Burada "kîle" fiilinin fâil'i zikredilmemiştir. Bu, artık ortada benlik iddiâ edecek bir fâil kalmadığını, hamdın kâinâtın ortak dili hâline geldiğini ve zâhirde kim söylerse söylesin, hakîkatte hamd edenin de hamd edilenin de Hakk olduğunu gösterir.
Zümer Sûresi, "kitâbın Allâh tarafından indirilmesi" (tenzîl/iniş) ile başlamış ve "Hakk'a dönüş" (urûc/yükseliş) ile sona ermiştir. Bu kurgu, "her şey O'ndan gelir ve yine O'na döner" hakîkatinin Kur'ânî bir mührü gibidir.
"Âlemîn" kelimesi, bütün mertebeleri ve bütün varlık âlemlerini kapsar. Sûre boyunca her varlığın kendi Rabb-i Hâss'ıyla ilişkisi işlenmişti; son âyette "Rabbil âlemîn" ile bütün bu husûsî Rabb'lar tek bir küllî Rabb'da, Rabbu'l-erbâb'da cem' olmuştur. Kesretten vahdete, Rabb-i Hâss'tan Rabbu'l-erbâb'a sûrenin seyr ü sülûku burada tamam olmaktadır.
Buna göre "el-hamdulillâhi rabbi'l-âlemîn" demek, bütün kemâl sıfâtlarının ve fiillerin kaynağının da sonucunun da Allâh olduğunu, O'ndan başka fâil ve mevcûd olmadığını idrâk etmektir. İşte bu idrâk, Zümer Sûresi'nin ilk âyetinden son âyetine uzanan yolculuğun varış noktasıdır.
Zümer Sûresi'nin zâhir ve bâtın ma'nâlarını incelediğimiz bu yolculuğun sonuna gelmiş bulunuyoruz. Cenâb-ı Hakk'tan, bu kitâbı okuma imkânı bulan tüm gönül dostlarını Kur'ân-ı Kerîm'in zâhir ve bâtın nûrundan faydalandırmasını niyâz ederim. Bizlere bahşettiği sonsuz rahmet, inâyet, lutuf, kerem ve ihsânlar sebebiyle Allâh'a hamd ederiz.
Cem CEMÂLÎ
23/02/2026, İSTANBUL
Terzi Baba Kitapları
Baskısı olan kitaplar.
1) Necdet Divanı
2) Hacc Divanı
3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri
4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)
5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler
6) Mübarek Geceler ve Bayramlar
7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân
8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)
9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet
10) Kelime-i Tevhîd
11) Vâhy ve Cebrâil
12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi
13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye
14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi
15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)
16) Divan (3)
19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri
21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)
22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi
24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)
35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi
39) Terzi Baba (2)
41) İnci Tezgâhı
49) (36) Yâ-Sin Sûresi