İçeriğe atla
Fussilet 1Cüz 24 · Sayfa 477

Fussilet Sûresi 1. Âyet

فصلت

Sohbete sor

Hâ-Mîm

Ha Mim.

Fussilet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Hakikat-i itibari ile Hakk, zuhuru itibari ile halk olan Muhammed. Hâ, Mim. Hakikat-i Muhammed-i. “Hakk olan Muhammed.”


(30/07/2010) Risâlet tecellileri:

Yedi “Hâ-Mim” de “Hâ” ile seni Hakk’ın hakikatiyle tenzîh eder, mim’i Muhamme-î ile teşbîh ederim. Her ikisi ile de tevhîd, ederim.

“Ahad” ile tenzîh eder, “Ahmed” ile teşbîh ederim. Her ikisi ile de tevhîd, ederim.

“Mâkâne Muhammedin” ile tenzîh eder, “velâkin rasûlüllah ve hatemenniy” ile teşbîh ederim. Her ikisi ile de tevhîd, ederim.

“Vemâ erselnâke” ile tenzîh eder, “illâ rahmeten lil âlemîn” ile teşbîh ederim. Her ikisi ile de tevhîd, ederim.

“Vemâ erselnâke” ile tenzîh eder, illâ şâhiden, mübeşşiran, ve nezira,” ile teşbîh ederim. Her ikisi ile de tevhîd, ederim.

“İllâ yuha” ile tenzîh eder, “ene misliküm beşer” ile teşbîh ederim. Her ikisi ile de tevhîd, ederim.

(Ahzab/33/56)

“innallahe ve melâiketehü yusallune alenne-biyyi ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve selli-mu tesliymen”

‘‘Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber üzerine Salat ederler, Ey iman edenler! Sizde ona salat edin ve gönül­den teslim olun” Bu Âyet-i Kerîme’nin bâtın ve iş’ari mânâlarının tefek-kürünün yeri burası olmadığı için, sadece zâhirini aktarmakla yetinelim, arzu edenler kendileri araştıra-bilirler. Ancak, aşağıdaki bölümde kısmen bu hususta bilgi bulabilirsiniz. Ancak şukadarki, “Yusallu, sahibinin zâtıyla zuhur ettiği mahaldir” diyelim!


Ûmrede ki, tecellileri şöyle sıralayabiliriz. (2010)

(Tecellii İlâh-î, Tecellii haşyed, tecellii berk’î, tecellii sûr’ î.) Başka bir risâlet tecellisi: Hamd’ın hakikati, Mu’hammed’ tir.


Bu hakikatin daha iyi anlaşılabilmesi için. (13 ve Hakikat-i İlâhiye) isimli kitabımızdan ilgisi dolayısı ile aşağıdaki bölümden bir kısım alarak yolumuza devam edelim.


Sekizinci bölüm

MUHAMMED (a.s.) ve (13) ün bağlantıları:

Bismillâhirrahmânirrahîm:

Aslında özetler halinde buraya kadar ifade edilmeye çalışılan hususların hepsi Hz. Muhammed ismi ile bildirilen.

Mefhari mevcudat: Mevcudat’ın iftihar ettiği:

Ekmelüttahiyyat: En kemalli tahiyyatta oturan (Mi’rac:) Hatem’ül Enbiya: Peygamberlerin sonuncusu:

Nûr’ûl Asfiya: Asfıya-kâmillerin Nûr’u:

Bahrı safa: Safa, denizi-deryası:

Habibi Hüda: Hüda’nın dostu-sevgilisi:

Muhammeden’il Mustafa: Çok övülmüş ve seçilmiş:

Sallâllahu aleyhi vesellem: Efendimiz olan zuhuru ilâhi mertebe’lerinin bağlantıları hakkında ve onun yüceliğin-de’dir

Bu bölümde ise O’na ait, ve O’nun yüce şahsında ortaya çıkan, İlâhi hakikatleri özet olarak incelemeye çalışacağız. Daha evvelki sohbet ve yazılarımızda ve salât kitabımızda (Hamd) ın kevniyyet yani varoluş itibariyle bakıldığında (sekiz) mertebesi olduğunu beyan etmiştik. Burada ise İlâhi mâ’nâ’da olan yönünü anlatma ya çalışacağız.

Bilindiği gibi Hz. Rasûlüllah’ın isimlerinin kaynak kökü (حمد) (HAMD) dır. “Ahmed-Mahmud-Muhammed” gibi, daha birçok isimleri var ise’de en çok kullanılan isimleri bunlardır, ve en güzel bir şekilde bunlarla ifade edilmektedir.

(ح) “ha” ( م) “mim” ( ) “dal” sembol harflerinden meydana gelen bu muhteşem mânâ’da “ha” Hakikat-i (Ahad-ı “mim” Hakikat-i Muhammediyye’yi “dal” ise bütün bunlara (delil) delil-i İlâhi olduğunu ifade etmek-tedir.

Ahad-Ahmed-Mahmud-Muhammed. Bu kelimelerin ifade ettiği mânâlar sadece yazıda ve zihinde birer şekil ve kelime değil, hakikatleri itibariyle birbirleriyle kaynaş-ma halinde ve her mertebe’de birbirlerine ayna olan, bütün âlemi kaplamış bulunan mânâlar deryasıdır.

Zat-ı Mutlak a’mâ’iyyet’te, kendi âleminde, gizli hazine’de, gaybların gaybında, iken bilinmekliğini istedi ve bu halden ilk tecellisi, zâtından zâtına oldu. Buna da “Ahad” Ahadiyyet, Yani birlik/teklik tecellisi dendi.

Ancak bu “birlik/teklik tecellisi” beşeri mânâ’da anlaşılan sayısal mânâ’da bir birlik/teklik değil, bölünmez bir bütünlüğün birliği/tekliği idi. Sadece ilmî bir şuurlan-ma idi. Ve burada kendi tekliğinde iki özelliği (İnniyyet-i ve Hüvviyyet-i) ile belirdi.

İşte bu ilk kendinden kendine olan belirginliği “Ahad” (1+8+4=13) sayısal mânâsını oluşturdu. Tabii ki aslında, bâtınında olan bu hakikat diğer mertebelerin zuhurundan sonra idrâki mümkün oldu. Nasıl ki, “Ahad” kendi varlığında kendisi ile idi, işte o mertebe’de ma’nâ değer ifadesi (Ahad) sayısal değer ifadesi ise (13) idi.

Daha evvelcede belirttiğimiz gibi nasıl ki, elif (13) olarakta bütün harflerin varlığına işlemiş olarak onlara nüfuz ettiği gibi (Ahad) da bütün varlığın özüne işlemiş onlara nüfuz ederek varlık sebebleri olduğu gibi, (13) sayısal değeride bütün mânevi değerlerin kaynak varlık değeri olmuştur.

Buda Hakikat-i Muhammed-i yoluyla tesirini bütün

âlemlere (14) Nûr-u Muhammed-i yönüyle ulaştırmıştır.

Ahad olan O İlâhi zât gönlüne bir (م) (mim) yer-leştirdi, zuhur ismine (احمد) (Ahmed) dedi ve (Ahad)ı Ahmed ile gizledi. Ahmed-i “Mahmud” ile Mahmud-u “Hamd” ile Hamd-ı da “Muhammed” ile gizledi ve aynı şekilde bunlarıda yine, “Muhammed” ile açığa çıkardı ve bütün bunları (Mustafa) ile seçti.

Ona baktığında ister Ahad de, ister Ahmed de, ister Mahmud de, ister Hamd de, ister Muhammed de, ister Mustafa de, hangi ismi söylersen söyle eğer biraz irfaniyetin var ise aynı zamanda bunların hepsini de söylemiş ve bu mânâları idrâk ederek yaşamış olursun.

İlâhi olan Zât-ı Ahadiyyet gönlüne O (mim) i yerleştirince yani Ahmed olunca daha evvelce Ahad’da bulunan (ل) (لا) (ha) ve (dal) ın arasına giren (م) (mim) ile bu def’a (elif) i ilâve etmeden okunduğunda (حمد) “hamd” oldu, işte (hamd) ın gerçek İlâhi kay-nak mertebesi burasıdır.

Ahad “mim” siz okunduğu zaman (Ahad) tır. (mim) li okunduğu zaman, Ahmed’tir, “elif” siz okunduğu zaman da “hamd” tır. İşte görüldüğü gibi, “Ahad-Ahmed” tir.

İşte bu anlayış, öncelik ve idrâkiyle meseleye baktığı-mızda (Hamd) ın, sadece bir kelime ve dilde söylenen tekerleme değil, bütün âlemleri kuşatan ve “Ahad”ı öven müthiş bir yaşam sistemi olduğunu bilmektir. Bundan hiçbir varlığın kendini istisna- ayıramıyacağını ve özünde var olan ve kendinin varoluş sebebi olan (Hamd) ı kendi mertebesinden olabildiğince, daha ev-velce bildirilen (Hamd) ın (8) mertebesinden biriyle

mutlak yapması gerekmektedir. Taaki; onda (Hakk) hamde de. İşte bu (Hamd) o’nun varlık sebebidir. Varlık sebebini anmamak ise vefasızlıktır.

Ahad gönlüne koyduğu ve kucakladığı (م) (mim) i ne (Habib) dediki, sayılarını tek tek toplarsak (8+2+1+2= 13) tür. Ahad olan (13) yine (13) ve mim o dahi (13) olan Habib’ i nde bütün İlâhi muhabbetini toplamış ve ondan zuhur ettirmiştir. İşte bu yüzden de âlemlere rahmet Peygamberi olarak gönderilmiştir.

“Levlâke levlâk lemâ halâktül eflâk” yani “eğer sen olmasaydın, olmasaydın, bu âlemleri halk etmezdim.” Diyen zât-ı Ahadiyye işte bu hitabını (13) ten (13) e yani gönlünde-kucağında, zuhura getirdiği (mim) i Muhammediyye ye yapmıştır. Ve bütün âlemlere bu (mim)i Muhammed-înin ve (Hamd) hakikati’nin oluşu-mu (Hakikat-i Muhammed-î) tabiri ile ifade edilmiştir.

Ey güzel kardeşim: Mekke’li ve Medine’li Muhammedi sadece bir beşer şeklinde ve öyle algılarsan çok iyi bilesin ki; O’nu hiçmi hiç tanımamışsın demektir. Sana da rahmet olan o İlâhi mânâyı-Muhammed-i (s.a.v.) bu dünyadan gitmeden, çok iyi anlamağa çalış, çalışta! Oyüceliğin hakikatine hayran ve beşeri hamdından aciz kalıpta O’na teslim ol ki; gerçek Hamd-ı O’nun yaptığını ve O’nun zâtında yapıldığını müşahede ile idrak edebilesin.

İşte bütün bunlar, ayrıca Hamd-ın hakikatleridir. Hamd-ı ancak Allah (c.c.) lühü yapar. (Elhamdü lillâhi) “Hamd Allah’a mahsustur.” (لِلَّهِ) (Lillâhi) sayısal değeri (30+30+30+4=94) tür toplarsak, (9+4=13) eder ki; (13) hakikatinin (13) hakikatine olan (Hamd-ı) yani övgüsü’dür. Ayrıca (94) İnşirah sûresi’dir ki, gönlün açılmasıdır.

İşte bütün bu âlemlerde ortaya çıkan sevgi muhabbet ve İlâhi oluşumlar, övgüye ve övülmeye lâyık olduğundan, bu âlemlerin en doyurucu iki aslî güzelliği (sevgi ve övgü) olduğundan, ayrıca da ma’nâ ve yaşam kaynağı olduklarından bütün mükevvenâtı, yani âlemleri kaplamışlardır.

İşte bu iki kelimeye, beşeri anlamda dar çerçeveleri içerisinde değil de, İlâhî ma’nâ da geniş ve gerçek ifadeleriyle baktığımızda bizler de, o geniş ufuklarda sey-rimizi sürdürmeğe başlamış oluruz demektir. İnşeallah:

Görüldüğü gibi Hamd ve Muhabbet, bu iki ilâhi kelime Muhammed ismi olarak birleştirilmiş, ve âlem-i ecsama, yani cisimler âlemine gönderilmiştir. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi. (Enbiya 21/107) Meâlen: “Biz seni göndermedik; ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Diye ifade edilmiştir.

Sûre ve Âyet sayı değerleri (21+107=128) dir toplarsak (1+2+8=11) zâhir zuhur mahalli olan Hz. Muhammed’ tir. Her sevgi, özlem ve şiddetli isteğin başında (Ahhh) vardır. O’nun arkasında, bâtının da gizli duran devamı ise (medd) dir. Med-in lügat mânâsı ise “uzatma, çıkma, yayma ve döşeme dir.” Medd ile Ahhh…. birleşince, Ahhh…med olur ki; Ahad-ın muhabbetinin bütün âlemlere medd ile yayılması ve döşenmesidir ki, Hakikat-i Muhammed-i dir. Medd hecesine, Hakikat-i Muhammed-i nin (لا) (ha) sını ekle-diğimizde (Medh) olur ki, (Hamd) övgü ve övme’dir.

İşte bütün bu hakikatleri itibariyle gerçek mânâda ki (Hamd) “övgü”yü ancak Allah (c.c.) lühü yapar. Kullar ise kendi merteblerinden bu (hamd)ı takliden yaparlar ki; o mertebeleri itibariyle bu oluşum da yerli yerincedir “Elhamdü lillâhi Rabbil âlemîn” Her iki âlemin’de, aslı ve özü budur ve (Ahad) ın

(Ah……med…teki dayanılmaz İlâhi zuhuru muhabbet-i ve câzibesidir. İşte bütün bunlar seçilmiş yani (Mustafa) olmuş oldu.


İlgisi olması dolayısıyla (bir zuhuratın düşündür-dükleri) kitabımızdan da küçük bir bölüm ilâve edelim.


Füsûs-ül Hikem’de, “İnsân-ı Kâmil, sûret-i İlâhiyye üzere mahkûktur, Ve sûret-i rûhiyyesi ve cismâniyyesinin cümlesi (Allah) ismi câmiinin gölgesidir.” Diye ifade edilmiştir. İlk İnsân-ı Kâmil ise Hz. Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.) dir. Ve “Allah” ın (c.c.) en geniş zuhur mahallidir. Ve mensû-biyyet-i nin ismi ve vasfı, İnsân sûreti’dir. Ve bu sûret’in hakikati. Yukarıda da ifade dildiği gibi, yeniden hatırlanabilmesi için aşağıya da alınmıştır.

(Allah-ü Teâlâ Âdem-i, Rahmân sûreti üzere halketti.) Burada ifade edilen “Rahmân halketti” dir.

Diğer bir Hadîs-i Şerîfte ise şöyle buyurdu.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)