Velev besata(A)llâhu-rrizka li'ibâdihi lebeġav fî-l-ardi velâkin yunezzilu bikaderin mâ yeşâ/(u)(s) innehu bi'ibâdihi ḣabîrun basîr(un)
Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir.
Eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi, mutlaka yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları hakkıyla görür.
Şûrâ Suresi'nin 27. ayeti, Allah'ın rızkı dağıtımındaki hikmetini ve bu dağıtımın insan davranışları üzerindeki etkisini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'rızık', 'bağy', 'kader', 'habîr' ve 'basîr' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi takdiri ve insan doğasını açıklamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rızık, devamlı olarak verilen şeydir. Hem dünyevi hem de uhrevi nimetleri kapsar. Bu ayetteki 'rızık', Allah'ın kullarına bol bol vermesi durumunda ortaya çıkacak azgınlığa işaret ederek, rızkın sadece maddi bir geçim kaynağı olmadığını, aynı zamanda bir imtihan vesilesi olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Rızık, Allah'ın kullarına bahşettiği her şeydir. Ayetteki 'rızkı bol bol verseydi' ifadesi, mecazi olarak, insanların bu bolluk karşısında şımarıp haddi aşacaklarına delalet eder. Bu, rızkın sadece bir geçim aracı değil, aynı zamanda bir terbiye aracı olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'rızık' kavramı, Kur'an'da sadece maddi geçim kaynağı olarak değil, aynı zamanda Allah'ın lütfu ve inayeti olarak da ele alınır. Bu ayette rızkın sınırlı verilmesi, insanın ahlaki dengesini koruması için ilahi bir tedbir olarak sunulur, zira sınırsız rızık 'bağy'e yol açabilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Bağy, haddi aşmak ve zulmetmektir. Ayetteki 'yeryüzünde azgınlık ederlerdi' ifadesi, rızkın bolluğunun insanları şımartarak fesat çıkarmaya ve başkalarına haksızlık etmeye sevk edeceğini belirtir. Bu, insanın doğasındaki zaafiyete ve imtihan karşısındaki eğilimine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bağy, bir şeyi haddinden fazla istemek veya haddi aşmaktır. Ayetteki kullanımı, rızkın bol verilmesi durumunda insanların şükür yerine nankörlük edip yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaklarını ifade eder. Bu, Allah'ın rızkı ölçülü vermesinin hikmetini açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'bağy' kelimesinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir anlam taşıdığını ve haddi aşma, zulmetme, isyan etme gibi manalara geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'bağy', rızık bolluğunun insanları şımartarak ahlaki yozlaşmaya ve toplumsal düzensizliğe sürükleyebileceği tehlikesini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kader, bir şeyi ölçüyle ve belirli bir miktarla yapmaktır. Ayetteki 'bir ölçüye göre indirir' ifadesi, Allah'ın rızkı hikmetine uygun olarak, her kulun ihtiyacına ve imtihanına göre takdir ettiğini gösterir. Bu, ilahi adaletin ve düzenin bir yansımasıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kader, bir şeyin miktarını ve niteliğini belirlemektir. Ayetteki 'bir ölçüye göre indirir' ifadesi, Allah'ın rızkı rastgele değil, belirli bir plan ve hikmet dahilinde dağıttığını vurgular. Bu, insanların azgınlık etmemesi için ilahi bir tedbirdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'kader' kavramının Kur'an'da ilahi takdir ve ölçü anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette rızkın 'bir ölçüye göre' indirilmesi, Allah'ın her şeyi bir denge ve hikmetle yarattığını, bu dengenin bozulmasının ise insan için olumsuz sonuçlar doğuracağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Habîr, bir şeyin iç yüzünü ve gizli yönlerini bilen demektir. Ayetteki 'kullarından haberdardır' ifadesi, Allah'ın kullarının durumlarını, niyetlerini ve rızık karşısındaki tutumlarını en ince ayrıntısına kadar bildiğini vurgular. Bu bilgi, rızkın ölçülü verilmesinin hikmetini destekler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Habîr, her şeyden haberdar olan, hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı demektir. Ayetteki 'habîr' sıfatı, Allah'ın kullarının karakterlerini, rızık bolluğunda nasıl davranacaklarını önceden bildiğini ve bu bilgiye dayanarak rızkı taksim ettiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Basîr, her şeyi gören, hiçbir şeyin görüş alanının dışında kalmadığı demektir. Ayetteki 'onları görendir' ifadesi, Allah'ın kullarının amellerini, davranışlarını ve rızıkla olan ilişkilerini sürekli olarak müşahede ettiğini belirtir. Bu, ilahi denetimin ve adaletin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Basîr, hem gözle görme hem de kalple idrak etme anlamlarını içerir. Ayetteki 'basîr' sıfatı, Allah'ın kullarının zahiri ve batıni hallerini, rızık karşısındaki şükürlerini veya nankörlüklerini tam olarak gördüğünü ve buna göre muamele edeceğini ifade eder.
Şûrâ Sûresi
Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim,
Ve mes'ûlün-fîh ile ta'cîl ve ibtâ’, Allah indinde onun için muayyen olan kaderden nâşîdir. İmdi suâl, vakte muvafık oldukda, icabet ile isrâ' olunur; ve vakit, yâ dünyâda veya âhirette teahhür ettikde icabet, ya'nî mes'ûlün-fîh, teahhür eder; yoksa Allah'dan lebbeyk ile olan icabet te'hîr olunmaz. İmdi bunu anla! (5).
Haktan taleb olunan şeyin çabuk zuhuru veya geç kalması dua eden kimse için Allah indinde muayyen olan kadere sebebiyledir. Bu yüzden abd Haktan bir şey istediği vakit eğer bu duası muayyen vakte denk gelirse derhal fiilen “lebbeyk” ile icabet olunur. Yani Cenab-ı Hak bir kişiye bir şey yazmıştır, bu kendisine verilecek şeyin bir zamanı vardır, mesela; 1990 senesinde şu verilecek, bu verilecek diye kaderi yazılmıştır, ama o sene gelmeden onu sen taleb edersen o vakit gelinceye kadar o duan devam eder. Yani sen dua ettiğin zaman Cenab-ı Hak sana “Lebbeyk” –buyur kulum- diyor. Yani icabet edeyim diyor. Ama vakti gelince icabet ediyor. Eğer vakti gelmişse hemen icabet ediyor. Gelmemişse vaktini bekliyor, senin önceden yaptığın duha geçerli.
Bazı şeyler var ki ahrette icabeti gerekiyor ahrette icabet ediyor. Nitekim Hadis-i Şerifte buyrulur, “ Kul Rabbına dua ettiği zaman Rabbı da ona Lebbeyk kulum der” yani tahkiken abd rabbına dua ettiği zaman Allahüteala “ey benim kulum lebbeyk, buyur “ der. Böylece abdın istidad-ı talebine muvafık olmadığı için icabet fiilen tehir olunmakla beraber Hak taleb olunan şeyin ya dünyada ya ahrette vakti gelince ita olunmak üzere “lebbeyk” ile icabet eder. Yani sonradan vermek üzere baştan kabul eder. Böyle olunca haddizatında her bir dua müstecaptır. Fakat tecir ve tehiri kadere bağlıdır, bu sırra vakıf olmayan kimseler zannederler ki Hak bazı kullarına istediği şeyi verir, bazı kullarına vermez zannederler. Halbu ki iş böyle değildir, İlahi ihsanlar ayan-ı sabitenin hakka verdiği malumat üzerine lahik olan kaza ve kader-i ilahiye tabidir.
Kaza ve kader ise hikmetine dayanır. Mesela herkes Haktan zenginlik ister halbuki bu sual bütün kulların istidadına muvafık değildir. Hak istidada muvafık olmayan atayayı bilfarz (farz olarak) kullarına bol bol verse âlemin nizmı bozulur. Nitekim Hakteala buyurur; بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِى الاَرْضِ 42/27 “eğer Allahüteala Hz. Rızkı kullarına geniş geniş verseydi yeryüzünde fesad ederlerdi”. Neden? Nasıl olsa bol diye nefsani yerlere gider, nefsani yaşar, böylece de bozgunculuk olmuş olurdu.
Misal; kerim olan bir padişaha bil faz birkaç kişi müracatla başbakanlığı talep etseler, padişah evvela onların bu tevcihe istidatlarının olup olmadığına bakar. Yani bu işi yapabilir mi? Yapamaz mı? İçlerinden hangisinin istidadı talebine muvafık ise bu makamı ona tercih eyler, böylece onun sualine fiilen icabet etmiş olur.
Diğerlerinin suali istidatlarına muvafık olmadığı cihetle bu makama muktezi malumatın tahsili için onları birer münasip memuriyetlere tayin eder bu da pek ala sizin talebinizi de vakti gelince isaf edeyim demek olur ki ata-i padişahın fiilen tehiri ve “Lebbeyk” ile icabetidir.
Salih kimselerin kalpleri İlm-i İlahide muayyen olan duanın kabul olma vaktine duaya icabeti ilhama yani bu vakti ilham ile idrak ederler. Veya o sırada varid olan ayat-ı Kur’an’iyeye yani o sırada Kur’an okuyorlar o sırada buna uygun bir ayet geldi, dua ayeti geldi onu bir icabet vesilesi sayarlar, vakti geldi diye. Veyahut diğer dışarıdan işaretler gelerek yani zahirden bazı fiillerin oluşumuyla bir işaret alırlar hissederler, bu zamanda Hakka hacetini arz ederler. O hacet derhal kaza olunur. Neden? Çünkü onun kabul olunacağını hissetti. Bunu görenler filan kimsenin duasına uyuluyor derler, duası anında kabul oluyor derler, halbuki ordaki sırrı onlar bilmezler. O zevat bu vakt-i muayyenden sonra sual muafık olmadığını hissederlerse Hakka dua etmezler ve bu halde dahi halk onun hakkında dahi derlerki “eğer Hakka dua edeydi kabul olurdu fakat etmedi.” İşte bu sırra muvafık olanlar ile olmayanların farkı budur.
Diğer taraftan Hakkın “Lebbeyk” ile icabet edip fiilen icabeti tehir buyurması sırr-ı mahbubiyete delalet eder, bu mahbubiyet ezeli olup ayan-ı sabitesinin istidatı iktizasındandır. Böylece mahbub-u ilahiye (ilahi muhabbet) bu şehadet âleminde Haktan bir şey taleb ettikleri vakit onların dua da ısrarları Hakka hoş geldiği ve Hak onların kendisinden bir şeyle perdeli olmalarını istemediği için o istediği şeyi vermez. Biri ihtiyar ve çirkin diğeri güzel olarak iki kişi gelip ekmek istediği zaman o dost çabucak ekmek getirip ihtiyara al der. Öbürüne biraz rahatça otur der. Zira evde taze ekmek pişiriyorlar, o güzel insana biraz zahmetten sonra sıcak ekmek gelir o dost ona otur ki tatlı gelir der. İşte Hakk’ın kendi mahbublarıyla olan muamelesi böyledir.
Mesnevi Şerifte Mevlana böyle der. Benzetme yapmış tercüme eden de bu pasajı buraya koymuştur. Mevlana şöyle buyurur, İki ihtiyaç sahibi gelir bunların birisi biraz kötü huyludur, kötü yüzlüdür, yaşlıdır çirkindir, bir tanesi gençtir daha iyi huyludur. Kötü huylunun fazla kendisini meşkul etmemesi için elinde ne varsa hemen verir, hemen gönderir. Ama iyi huylunun duası hoşuna gittiğinden ona olan münasebetleri hoşuna gittiğinden onun istediği şeyi vermeyi geciktirir. Yani sevdiğinin ihtiyacını geciktirir. Demek istiyor. İşte buradan yola çıkarak bir benzetme ile Cenab-ı Hak da böyle mahbub kullarının istediklerini hemen vermez. Neden duaya devam etsin diye. Yoksa istediğini verdikten sonra gidecektir.[62]