Vehuve-lleżî yunezzilu-lġayśe min ba'di mâ kanetû ve yenşuru rahmeteh(u)(c) vehuve-lveliyyu-lhamîd(u)
O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, dost olandır, övülmeye layık olandır.
İnsanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan O'dur. Övülmeye layık olan gerçek dost O'dur.
Şûrâ Suresi 28. ayet, Allah'ın kudretini ve rahmetini, özellikle umutsuzluk anlarında yağmur indirmesi ve rahmetini yayması üzerinden vurgulamaktadır. Ayet, 'gayth', 'kanatû', 'yenşuru', 'rahmetehû', 'veliyy' ve 'hamîd' gibi anahtar kavramlarla Allah'ın yaratıcı ve koruyucu sıfatlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'gayth' kelimesini, özellikle ihtiyaç anında gelen ve faydalı olan yağmur olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, kuraklık ve umutsuzluk sonrası gelen, hayat veren yağmuru ifade eder ki bu da Allah'ın lütfunun bir göstergesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'gayth' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'yardım' ve 'imdat' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, umutsuzluktan sonra gelen yağmurun, Allah'ın kullarına bir yardımı ve imdadı olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kanat' kelimesini 'ye's' (ümitsizlik) ile eş anlamlı olarak açıklar. Ayetteki 'min ba'di mâ kanatû' ifadesi, insanların yağmurdan tamamen ümitlerini kestikleri bir anda Allah'ın rahmetini indirdiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kunût' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın rahmetinden ümit kesme anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, insanların doğal bir felaket karşısında düştükleri psikolojik durumu ve Allah'ın bu duruma müdahalesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'neşr' kelimesinin bir şeyi açmak, yaymak ve dağıtmak anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'yenşuru rahmetehû' ifadesi, Allah'ın rahmetinin sadece yağmurla sınırlı kalmayıp, geniş bir alana yayıldığını ve her şeyi kuşattığını belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'neşr' kelimesinin diriltme ve canlandırma anlamlarını da içerdiğini belirtir. Bu bağlamda, Allah'ın rahmetini yayması, sadece maddi bir yayılım değil, aynı zamanda umutsuzluktan sonra canlanma ve yeniden diriliş anlamını da taşır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rahmet' kelimesinin Allah için kullanıldığında 'ihsan' ve 'nimet' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yenşuru rahmetehû' ifadesi, Allah'ın yağmur indirme eyleminin, O'nun geniş ve kapsayıcı lütfunun bir tezahürü olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rahmet' kavramının Kur'an'da Allah'ın en temel sıfatlarından biri olduğunu ve O'nun yaratma, koruma ve bağışlama eylemlerinin temelinde yattığını vurgular. Bu ayette, yağmurun indirilmesi ve yayılması, Allah'ın canlılara yönelik merhametinin somut bir örneğidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'veliyy' kelimesinin 'yakınlık', 'yardım' ve 'işleri üstlenme' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 've hüve'l-veliyy' ifadesi, Allah'ın kullarının işlerini üstlenen, onlara yardım eden ve onları koruyan yegane dost olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'veliyy' kelimesinin Allah için kullanıldığında, O'nun kullarına olan yakınlığını, onlara olan desteğini ve işlerini idare ediciliğini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, umutsuzluk anında yağmur indirerek kullarına yardım eden Allah'ın bu sıfatı öne çıkarılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hamd' kelimesinin bir nimete karşılık yapılan övgü olduğunu belirtir. 'Hamîd' ise, her türlü övgüye layık olan ve sürekli övülen demektir. Ayetteki 'el-Hamîd' sıfatı, Allah'ın yağmur indirme ve rahmetini yayma gibi lütufları sebebiyle övgüye en layık varlık olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hamîd' isminin Allah'ın kemal sıfatlarını ve fiillerini kapsayan bir övgü olduğunu belirtir. Bu ayette, Allah'ın umutsuzluktan sonra hayat veren eylemleri, O'nun 'Hamîd' isminin bir tecellisi olarak sunulur ve kullarını O'na hamdetmeye yönlendirir.
Şûrâ Sûresi
Hattâ muhakkak rusül o ilmi ne zaman görseler, ancak hâtem-i velayet mişkatından görürler. Zîrâ risâlet ve nübüvvet, ya'nî nü-büvvet-i teşrî' ve risâlet-i teşrî' munkatı'dırlar. Velayet ise ebeden munkati' olmaz. Mürseller evliya olduklarından dolayı zikrettiğimiz ilmi ancak hâtem-i evliya mıskalından görürler. Böyle olunca onların mâdûnu olan evliya nasıl olur da ondan almazlar? Her ne kadar hâtem-i evliya, hükümde hâtem-i rusülün teşrî'den getirdiği şeye tâbi' ise de bu, onun makamına kadh vermez; ve bizim zâhib olduğumuz şeye de münâkız olmaz (18).
Velayet kelimesi “vav” ların üstündeki üstün ile velayet, vavın altıne esre gelirse vilayet olur. Ötüre gelirse “vülayet” olur, o zaman manalar değişmiş oluyor. “Vav” ın fethiyle yani “Vav”ın üstüne bir hareke üstün konmasıyla “velayat” “vav” ın fethiyle hakim ve mutasarrıf olmaktır.
Bunun da çeşitleri vardır, nevileri vardır, 1- Velayet-i mutlak-ı İlahiyedir. ( ilahi mutlak velayet) Allah’ın Zat’ından veli kıldıkları mutlak velayet, mutlak İlahi velayet. Bu veleyat cem-i embiya ve evliyadaki velayatı cami kaffe-i eşyanın özelliklerini hassalarını ve bil cümle mevcudatın ayan-ı sabitelerini ve hakikatlerini cem olan velayettir. Bu itibarla veli Esma-ı ilahiyedendir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur, وَهُوَ الْوَلِىُّ الْحَمِيدُ 42/28 birinci velayet o dur, 2. velayet, Velayet-i hassa-ı Muhammediyedir. Yani Hz. Resulullaha has velayettir. Bu velayet dahi cem-i esma sıfatı ilahiye cami olan ve tüm vacip olan hakikatlere ve imkaniyenin feyzi bulunan mertebe-i ilahiyedir. Yani çıkış yeri olan mertebe-i ilahiyedir.
Buna mişkat-ı hatem-i velayet derler. Evvelki velayet ile bu velayet arasındaki fark teayyundan ibarettir. Yani zuhurdaki değişiklikten ibarettir. Bu velayet hatem-i enbiyanın batınıdır. Bu makam Makam-ı Muhammeddir. Nitekim hakteala عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا 17/79 buyurur, “Umulur ki Rabbin sende Makam-ı Mahmud'u bâ'seder” Cem-i evliya ve enbiya ilimlerini buradan alırlar. Yani cemi evliya ve enbiya ilimlerini Makam-ı Mahmud’dan alırlar.
Bütün nebilerin getirdiği şeriat hakikat-ı şeriatı Muhammedidi. Bunun için (sav) efendimiz “evvellerin ve ahirlerin ilmini ben bildim” buyuruyor. İşte Makam-ı Mahmud’da bu bilgilerin hepsi bulunduğu anlaşılıyor. Allah’ın evliyası peygamberlerin varisleri olduklarından onlardan her kim o hususiyetin varisi ise ona Muhammedi derler. Ve her kim velayeti İseviyenin varisi ise ona İsevi derler, İbrahimi, İshaki ve Yakubi ve Musevi diğer enbiya buna kıyas olsun. Hakikat ehlinin ıstılahında falan veli falan peygamberin kalbi üzerindedir denildiğinde bu mana anlaşılmalıdır.
Her kim ki o hususiyetin varisi ise evliya varis-i enbiya olduklarından yani bütün evliyalar peygamberlerin varisleri olduklarından kim ki Hz. Resulullah’ın ümmetinden olup O’nun varisleri ise evliya-ı Muhammedi oluyor. Yani Hz. Peygamberin varisleri oluyor. İşte bunlar evliyanın en üstünüdür. Onlardan herkim ki o hususiyetin varisi ise yani Hakikat-ı Muhammedi hakikatının varisi ise ona Muhammedi derler. Hakikatını kim hissetmişse Muhammedi o oluyor. İnsan neslinin en üstünü Hz. Muhammed, O’nun velileri de veliler arasında en üstün veliler oluyor. Ümmetide ümmetler arasında en üstün ümmet oluyor.
Kur’an-ı Kerim’de siz diğer ümmetlere şahit olacaksınız buyuruyor. Peygamberimiz peygamberlere şahit olacak ümmeti de diğer ümmetlere şahit olacaktır. Nasıl şahit olacak öteki ümmetleri görmedik ki? Musevi ümmetine şahit olacağız, İsevi ümmetine şahit olacağız. Onları görmene gerek yok çünkü görmüş gibi sen o mertebeyi yaşıyorsun Muhammedi oluncaya kadar. Bu ümmet mertebelerini yaşıyorsun, yaşadığın için gerçek İseviyet nedir biliyorsun. Hatta İsevilerden daha güzel ve tam kemaliyle, gerçek Musevilik nedir biliyorsun tenzih mertebesi biliyorsun. İbrahimiyeti biliyorsun, dolayısıyle işte ahrette müslüman kelimesinin zuhur yeri gerçek müslüman şahid olacak.
Ahrette bu ümmetler toplandığı zaman İslam ümmeti o ümmetlere şahitlik yapacak bakacak ki ha bu, bu kıstasa uyuyorsa ha bu diyecek İsevi ümmetindendir diye şahitlik yapacak Allah’ın huzurunda. Gerçek Musevileri ayıracak. Peygamberimiz de peygamberlere şahidlik yapacak “bunlar görevlerini yaptılar” diye. Ümmeti de ümmeti içindekilere bakarak şu görevini yaptı, şu yapmadı diye ayırabilecek onları. Her kim ki o hususiyetin varisi ise ona Muhammedi derler ve her kim velayet-i İseviyenin varisi ise ona İsevi derler. Yani gerçek İsevi olması için onun velayetini idrak etmesi lazımdır. Yani peygamberin hakikatini ümmeti idrak ettiği zaman onun velileri oluyor. Kimler idrak ediyorsa onlar İsevi peygamberinin velileri oluyorlar. İsevilerin hepsi Cehenneme girecek, Musevilerin hepsi cehenneme girecek değillerdir. Kur’an-ı kerim’de de birkaç yerde var zaten. اِنَّ الَّذِينَ اَمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالنَّصَارَ وَالصَّابِئِينَ مَنْ اَمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الاَخِرِ وَعَمِل صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُم يَحْزَنُونَ 2/62 Bugünkü hıristiyandan bahsetmiyoruz, islamın belirttiği Hıristiyan Kur’an’da da az da olsa bozulmamış olan bir hıristiyandan bahseder. İşte onlara korku yoktur.
İşte onlar gerek Musevi hakikatleri ve gerek İsevi hakikatleri idrak edebiliyorsa ve de Sabinden diyor ( Sabin yıldıza bakanlar cemiyetidir. Yahut yıldıza tapanlar, ) onların da içinde temizleri ve safları Hakk’ı bulmuşlardır. Ama buldukları Hakk tabi ki kendi mertebeleri itibarıyladır. Muhammedi meşrep olarak değildir. İbrahim’e mensup olanlar İshak’a, Yakup’a ve Musa ve sair embiya bunlara kıyas olunsun. Ehl-i hakikatın ıstılahında falan veli falan peygamberin kademi üzerindedir denilince bu mana anlaşılmalıdır. Tasavvuf kitaplarında yazar bu veli İbrahim peygambere bağlıdır diye. Bu veli Musevi meşreptir derler, İsevi meşreptir derler, Muhammedi meşrep diyemiyor.
İnsanların Veli diye bahsettiği bazı insanlar oluyor, işte bunların bir kısmı İbrahim (as) dan nurlarını aydınlıklarını alıyorlar, yani İbrahim’i meşreptirler. Yani tevhid-i ef’alde kalmış oluyorlar. Müşahede ettiği zaman madde âlemine baktığı zaman fiiller âlemine baktığı zaman fiiller âleminde sadece Hakkın birliğini idrak ediyorlar. İşte İbrahim (as) ın hakikatine ermiş olduğundan bu bilgi de yine Allah’a doğru bir seyir olduğundan ve o seyirin de İbrahimiyet mertebesine ulaştıklarından onlar da Veli olmuş oluyorlar. Ama Museviyet mertebesi, İseviyet mertebesi, Muhammediyet mertebesi olarak değildir.
İşte bu kimseler tarikat mürşitleri gibi oluyorlar. Onun da tam hakikisi ise tabi. Lafazanlıkla, taklitle olacak şekilde değil. İşte biz bu velilerin derecelerini karıştırıyoruz. Veli dendiği zaman zannediyoruz ki gerçek Muhammedi meşrep veli ki bunların sayısı çok azdır. İşte bunlar Hatem-i mühür yani yüksüğün mühürü gibidir.
Onun mühürü olmadan tasdik olmuyor. Kitap ta o mühür olmadan sona ermiyor. Yahut yazı sayfa o mühür imza atılmadan da bitmiyor. İşte onlar da Muhammedi meşrep olan evliyaullahtır. Bazıları var Musevi meşrep; sabah akşam tenzihte duadalar, niyazdalar, gönüllerinden Hakk muhabbetini çıkarmıyorlar, böyle insanlar da velayetini oradan alıyorlar, ama o bilgi içerisinde kalıyorlar. İsevi meşrep Fenafillah hakta kendini fani etmiş, geriye dönememiş, kendi âleminde kalmış o bilgiyi biliyor sadece yokluğu biliyor, hiçliği biliyor onu anlatıyor sadece dolayısıyla o da İsevi meşrep oluyor. Bunların içinde en kemal ehli olan işte Hakikat-ı Muhammediye meşrep olan veliler ki bunlar Resul (sav) in kendinden sonra gelen en yakın çevresidir, en yakın dostlarıdır. İşte bir bakıma ahir zamanda yaşamak zor olduğu gibi bir bakıma da çok feyzi vardır, çünkü Resul (sav) in makamından feyz almaktayız, O’nun hakikatından hakikat almaktayız.
Halk bu velilerin hepsini Muhammedi olarak biliyor, Müslümanın içinde İbrahimi meşrep, Musevi meşrep, İsevi meşrep var fakat bunlar farkında değillerdir. Veli dendiği zaman zannediyor ki Muhammedi meşrepli velidir. Halbuki hepsinin yerleri ayrıdır. İşte onun için bazı velilerin bazı hususiyetleri birbirine uymuyor. Bazı velilerinde bazı sözleri birbirine uymuyor. Oda veli diğeride veli ama söylemlerinde farklılıklar olabiliyor, bu farklılık mertebesi itibarıyla mseleye baktığından değişiklik arz ediyor. Bir arif bunların hepsini tanıdığından mertebelrini de tesbit ettiğinden onun yerindeki hakkını veriyor. Gereğinden fazla yükseltmiyor.
Aşağıya da düşürmüyor, neyse hakkı onu veriyor. Hakka giden mertebelerde de birlik olmuyor diğer teferruatta hiç birlik olmuyor. Neden birlik olmuyor? Çünkü Esma-ı ilahiye bir değildir ki, tek bir Esma yok ki, Esma-ı ilahiyenin hepsinin zuhuru var ve hepsi de kendi haklarını talep ediyor ve kendilerine saha talep ediyor. Kendilerine faaliyet sahası talep ediyor, işte onun için dünyayı idare etmek ahreti idare etmekten çok daha zordur. ( bin kat, 100 bin kat daha zordur) ahrette iki tecelli var, iki Esmanın tecellisi var biri cemal biri Celal, mertebelerinde değişiklikler var ama kendi içindeki değişikliklerdir.
Köklü değişiklikler değildir. Yani tamamen değişik yapılar değildir. Bir bina düşülsün kendi içinde üçüncü beşinci sekizinci katı var Cennette. Cehennemde de aynı bina içinde yedi katı vardır. Tecelliler bu kadardır. Ama genelde Cemal ve celal tecellileridir. Ama dünya böyle değildir, dünyada o kadar esmanın zuhuru var ki işte bu çokluk. İşte velayeti Muhammedi olanlar ancak onlar bu dünyanın sırrını çözmüş oluyorlar. Daha ahrete gitmeden dışarıda gördüğü çokluğu birlik olarak çözmüş oluyor. Ama bu vahdetten diğer peygamberlerin ve bulundukları mertebelerin bilgisi olmadığından onlar hep kesret âleminde yaşamış oluyorlar.
İşte İseviyette zaten yokluk var fenafillah var, fazla bilgi yok orada tenzih de yoktur, tevhid de yok, bir teşbih vardır. Museviyette sadece tenzih var, ötelere atmak var, teşbih yok, “Sen beni göremezsin” buyuruyor, bu kadar açık. Kur’an Zat’tır Zat’a götürüyor seni. İncil; bir ifade ile gözyaşı, incilde İsa (as) hep merhametten bahseder, İsa (as) ın Çarmıha gerilmesi, Babasız oluşu gibi. Birisi de “Müjde” manasınadır. Tevratın manası: Tevriyetten geliyormuş, Tevriyet; uzağa ulaşan haber manasınadır. Eski k itaplara göre biraz uzağa ulaşan, sonuna kadar ulaşan değildir. Zebur; Zübür de kitap demektir zaten, ama bu isimlerin içerisinde Kur’an; ZAT manasınadır. Kıraat etmek okumak manasınadır. Yani Kur’an’ın değişik isimleri var ya ve biz buna “Kur’an-ı Kerim” diyoruz, bu ne demek? Kur’an Zat demek olduğuna göre “Kerim” de ikram demektir, ohalde Kur’an-ı Kerim; Zat’ın ikramı demektir.
Yani Zat’i ikram demektir. Diğer kitapların isimleri ile karşılaştıedığımız zaman diğer kitapların isimleri beşeri bir kelamdan öte geçemiyor. İncil Müjde, neyin müjdesi? İsa (as) Resul (sav) in geleceğini müjdeliyor. Hıristiyanlar bu müjdenin İsa (as) ın geleceğini müjdeliyor zannediyorlar.
İşte biz gerçek kendi kitabımızı tanımadığımızdan hep fiiller mertebesinden bakıp %20 düzeyinde kullandığımızdan Kur’an-ı Kerimi gerçek Zat’i hakikatlerini bir türlü anlayamıyoruz.
Resul (sav) “Bana miraçta üç torba ilim verildi, birini herkese açmam emredildi, biri dilediğime açma emri verildi, bir diğeri de hiç açmama emri verildi.” Yani o ilim sana ait denildi buyuruyor. Ama Cenab-ı Hak o sana ait dediği şeyleri dahi açıyor, neden açıyor, hakikat-ı Muhammediye’ ye has hiç verilmeyecek olsa söylemez. Yani söylenmez. “Sana” dediği Hakikat-i Muhammediye ye eren kimselere aittir bu ilim buyuruyor. Onlara açmaya gerek yok Onlara da hibe ediliyor çünkü. Fusus-ül hikem’i “Bana Hz Rasulullah yazdırdı ben onu O mertebeden aldım” diyor M. Arabi hazretleri. Ruhaniyetinden aldım diyor. Lüb-ül lüb’ün başında da Bursevi “Elde yazan Kâlem mazurdur” diyor. Kâlem karşı tarafa Hakaret dolu bir cümle yazsın al sen kâlemi kır niye yazdın bu cümleleri diye kâlemi mahkemeye versen, kâlem ben ne yapayım benden yazan var diyor, ben ne yapayım diyor. Sen beni görüyorsun diyor, yazanı görmüyorsun diyor.
Kâlem taltif de yazar yerme de yazar millet kâlemi görüyor, kâlemi sorumlu tutuyor. Kâlemin üzerindeki eli gören yok. Ele sorsan o da ben ile ilgisi yok diyecek daha yukarı bak diyecek bir de bakıyorsun gerçekten de sorumluluk onda değil kolda. Kolda diyecek ki ben yazmıyorum dikkatli bak daha da dikkatli baktığında sorumlu olan gövdeyi göreceksin. Gövde de itiraz edecek ben yazmıyorum dikkatli bak yukarıya yukarıda kafa var diyecek. Aslında kafa da yazmıyor, görünürdeki kafa değil yazan onun içindeki bilgi yazmaktadır. İşte hakikat-ı Muhammediye müntesipleri olan gerçek insanlar Hakikat-ı Muhammediye nin risaleti olan zahirde gözüken Hz Rasulullah’ın zahirde gözüken çevresi de onun batınının velileri olmuş oluyor çevresindekiler yani bu ilmin çevresinde olanlar. Hz resul (sav) in çevresinde olanların hepsi değil, kim ki ondaki Hakikat-ı Muhammediyi idrak etmişse özüne nufuz etmişse onlar işte O’nun velileri olmuş oluyor.
İşte bu Kevser şarabı oluyor. اِنَّاۤ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 108/1 Biz sana kevseri verdik. Dediği hakikat budur. Kevser Cennette bir nehir diye tabir edilir, o da doğru orada da zahir batın var, ama biz o kevseri burada içmedikten oradakini içsekte olur içmesek de olur. Önemli olan burada hakikatını idrak etmektir. Resul (sav) in gönlünden veli sahabelerin gönlüne veli sahabelerin gönlünden tabiinlerin gönüllerine tabiinden tabeitabiine işte o el tutmalar varya işte bunlar Kevser şarabının birbirine naklidir. O el tutarken okuduğumuz bir ayet-i Kerime var, “O kimseler ki mubaya ederler- alış veriş ederler- onlar hemen Allah’la alış veriş ederler”.
Yani sen onları karşılıklı alışveriş eder görürsün yani iki kişinin alış veriş yaptığını görürsün ama onların alışverişi iki kişi arasında suretler arasında değildir, o alış veriş Allah ile olan bir alış veriştir. اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ اَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُوءْتِيهِ اَجْرًا عَظِيمًا 48/10 “O kimseler ki mübaya ederler, alış veriş ederler onlar hemen Allah ile alış veriş ederler, sen onları karşılıklı alış veriş eder görürsün, yani iki kişinin alış veriş yaptığını görürsün ama onların alış verişi o iki kişi arasında suretler arasında değil Allah ile arasında alış veriştir. Daha nasıl desin. Allah’ın eli onların üstündedir, kim ki nekeslik yaparsa kendi nefsi üzerine nekeslik yapar. Yani cimrilik yaparsa bu hakikatleri anlamak için zaman ayırmazsa zaman cimriliği yaparsa yani zamanını oraya harcamazsa veya bu hakikatleri idrak etmek için parasını pulunu neyi varsa bu yolda harcamazsa veya eşini çoluğunu çocuğunu bundan daha üstün tutarsa nekeslik- cimrilik- yapmış oluyor.
“Kim ki Allah’ın ahdini yerine getirirse yakında ona büyük ecir vardır. “ İşte ancak bu şekilde Resul (sav) ın nübüvvetinin velayeti arkadan gelenlere intikal ettiriliyor. Ne kadar sağlam bir yol değimli. Hiç bozulmamış tertemiz gerçek İslam ailesi bu. Altın halka dedikleri, altın zincir dedikleri budur, bir ucu rasul (sav) de bir ucu kıyamete kadar böyle devam edip gidiyor. O halkayı kim koparır. İşte diğer diğerlerinin halkaları koptuğundan bittiğinden ebter oldular. Resul (sav) in halkaları devam ettiğinden “biz sana kevseri verdik” demesi bu ilim, muhabbet, aşk akışı nehirini kevserle bildirmiş oluyorlar.
Kevserin tabi ki kendi içinde ifadesi var ayrıca “Kef” ne demek, “Se” ne demek, “Rı” ne demek “Vav” ne demek Kevser derken. İşte ne kadar Cenab-ı hakka şükretsek az ki bu Hakikat-ı ilahiye sırlarını açıyor. Bu vahdet sırlarının anlatıldığı topluluktakileri Cenab-ı Hak seçmiş oluyor hepimizi, Gavs-ı Azam sizleri, hepimizi seçmiş oluyor, Resul (sav) seçmiş oluyor, Hz. Ali (kav) seçmiş oluyor, yoksa onlar seçmemiş olsa bu bilgiler o kişilere ulaşamazdı. İsa (as) ın havarileri bir sofra istiyor, Allahüteala da ﴿١١٢﴾ اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ اِنْ كُنْتُمْ مُوءْمِنِينَ ﴿١١٣﴾ قَالُوا نُرِيدُ اَنْ نَاْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِدِينَ ﴿١١٤﴾ قَالَ عِيسَىابْنُ مَرْيَمَ اللَّهُمَّ رَبَّنَاۤ اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ تَكُونُ لَنَا عِيدًا لاَوَّلِنَا وَاَخِرِنَا وَاَيَةً مِنْكَ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ ﴿١١٥﴾ قَالَ اللَّهُ اِنِّى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنِّىۤ اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاۤ اُعَذِّبُهُۤ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ 5/111-115 “Ben size o sofrayı indiririm ama ondan sonra inkar ederseniz âlemlerde etmediğim azabı ederim” buyuruyor. İşte kim ki bu Rahman sofrasından yemeye başlar, tabi ki baştan bunun gıdası biraz ağır gelir çünkü alışmışlar onlar mısırdaki gıdaları yemeye İsrail oğulları 40 yıl sahrada dolaştılar cezalıydılar Kudüs’e giremediler, yaptıkları taşkınlıklardan dolayı.
O arada çölün en kumlu yerlerinden geçerlerken Cenab-ı Hak onlara bıldırcın eti ve helva veriyordu, sabahları kar gibi yerden topluyorlardı helvaları yiyorlardı, bıldırcın etini de yiyorlardı. Yani onlara gökten gıda geliyordu. Manevi gıda geliyordu. Bir müddet yedikten sonra Musa (as) a şikayete gittiler. Bazılarıda çok toplayıp saklıyor, sakladıklarıda kısa sürede bozuluyormuş. Bir müddet bunu yedikten sonra Musa (as) şikayet ediyorlar, Ya Musa biz böyle tek gıdadan bıktık artık bize sarımsağından mercimeğinden salatalığında getir. Bunlardan istiyoruz biz diyorlar. Musa (as) bunun üzerine kızıyor اِهْبِطُوا مِصْرًا 2/61 O zaman Mısır’a gidin diyor, siz değerli gıdaları değeri daha az olanlarla değişmek mi istiyorsunuz diyor. Hadi siz mısıra gidin bunlar orada var diyor. İşte bu İsa (as) ın sofra hadisesinin bir başka türlüsüdür. İşte bu vahdet neşesinden gök yemeğinden yiyip de tekrar nefis yemeğine dönme arzusu, beşeriyetine dönme arzusudur. Gök gıdasını herkes yiyemiyor demek ki. Onlar alışmışlar kök gıdasına, gök gıdası ağır geliyor. İşte görüyoruz başlayanların bir kısmı bir süre sonra devamsız oluyor, O zaman ne oluyor? Ya Âdem ümmeti, ya Nuh’un ümmeti ya Davut’un ümmeti oluyor dolayısıyla Muhammedin ümmetine ulaşamıyor. İşte falan veli falan peygamber kalbi üzerindedir denilince bu mana anlaşılmalıdır. Yani o peygamberde olan ilim ve tecelliyat bu veliye o peygamberin vasıtasıyla mişkat-ı hatem-i velayetten hasıl ve vasıl olur.
O peygambere gelen ilimler tecelliyat bu veliye o peygamberin vasıtasıyla mişkat-ı Hatem-i velayetten hasıl ve vasıl olur demektir. Böylece o veli Muhammedi İbrahimi Yani İbrahimidir ama Muhammede bağlı ve Muhammedi Musevi Musevidir ama Muhammede bağlıdır veya Muhammedi İsevi, İsevi’dir ama Muhammed’e bağlı olur. O veli Muhammedi İbrahimi, Muhammedi Musevi, Muhammedi İsevi olur. Yani Makam-ı Mahmud’dan kendisine gelen özellikler Resul (sav) e O’ndan da diğer peygambere yani İsevi, Musevi, İbrahimi veya Yakubi neyse o Peygambere o peygamberden de o mertebedeki velilerine intikal eder.
İşte bunların en üstünü doğrudan doğruya Resul (sav) in kendisinden gelen velayettir. Çünkü diğerleri peygamberden peygambere geçerek ve o mertebeye inerek nüzul ederek gelen bilgilerdir. Ama Hakikat-ı Muhammedi Zat mertebesin den gelen bilgilerdir. Daha evvelce Kur’an-ı Kerim; Zat’ın ikramı olduğu söylenmişti. İşte bunun bir değişik özelliği de Resul (sav) in Kur’an-ı Kerimi ümmetine tebliğ etmesi İseviyet bahsinde Meryem bahsinde Fusus-ül hikem de şöyle deniliyor; Hz. Muhammed’in Kur’an’ı ümmetine ikram etmesi yani tebliğ etmesi tenfis (nefes) etmesi Cibril (as) ın Meryem’e İsa’yı nefes etmesi gibidir.
Cebrail (as) nasıl ruhu Meryem ismindeki o varlığa nefh etti ve orada İsa meydana geldi ise İseviyet hakikatı meydana geldi ise, bu hadise ondan daha üstün bir hadisedir, çünkü orada nefh eden ruh mertebesi itibariyle ama Hakikat-ı Muhammediye de nefh eden Zat mertebesi itibarıyladır. Dolayısıyla Kur’an’ın nefh edilmesi Resul (sav) tarafından Kur’an’ın nefh edilmesi nefh-i İsa’nın nefh edilmesinden çok daha üstün bir nefh hadisesidir. Çünkü bizatihi Hakikat-ı Muhammedi nefh ediyor. Yani Resul (sav) Zat mertebesinden nefh ediliyor. İseviyet mertebesi itibarıyla ruh mertebesinden nefh ediliyor. Arada ne kadar büyük fark var. İseviyet mertebesinden yani ruh mertebesinden nefh alan Meryem, o mahal yani zuhur yeri İsa’yı meydana getiriyor. Yani teşbihi meydana getiriyor. O mertebeyi meydana getiriyor.
Ama Resul (sav) in nefh eymesi işte Zat’ı ikram ediyor, ümmetinin gönüllerine. Yani Zat’ı ikram ediyor. Allah’ın Zat’ını ikram ediyor. Anlasa da anlamasa da kişi hadise budur, anlayan kazanmış oluyor. Anlayana büyük ikramiye çıkmış oluyor bu âlemde. Allah’ın Zat’ının hakikatini idrak ettiğinden almış olduğu nefayı İlahiye Zat’i nefhadır.
وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Biz ona şah damarınızdan yakınız” ayetinin tahakkukunu meydana getiriyor bu oluşla, varlığını hissediyor, anlıyorsun varlığının kendine ait bir varlık olmadığını bu işi sadece Hakikati Muhammedi kanalıyla Muhammediler anlıyor. Veliler bunu idrak edemiyorlar. Muhammediyul Museviyyul Veliyyul idrak edemiyor.
Veli Museviyete bağlı Museviyet Muhammediyete bağlı öyle olduğu halde bu veliler bile anlıyamıyorlar. Museviyet mertebesinden zuhura geldiğinden Muhammedyet mertebesi olmuyor. Zat’tan geleni idrak ettiğinde evliya oluyor kişi ve evliyanın kemali oluyor. Diğer evliyalara göre onun kemali oluyor. İşte o veli şahit oluyor, yoksa sıradan ümmet-i Muhammet şahit olacak değildir. İşte bu hakikatleri kim ya da kimler idrak ediyorsa onların hepsi velidir. Varis-i Muhammedi bunlardır. Ne kadar idrak etmişse o mertebedeki peygamberin velisi oluyor. Ama genelde bakıldığı zaman Resul (sav) den sonraya gelindiği için Ümmet-i Muhammed oluyor. Çünkü zaten Muhammed ümmeti içinde olması lazımdır.
Ümmet-i Muhammedi çerçevesi içinde asker gurupları gibi guruplar oluyor. Kendi mertebesinin bulunduğu yere göre Muhammediyet’ ten hakkını alıyor, nasibini alıyor. İbadetlerinde herhangi bir değişiklik yok, askari müşterekte herkes iştirak halinde ama özele doğru gidildiğinde namaz elli vakte çıkıyor. Ayrılık orada başlıyor. Birinci bölük İbrahimi bölük ama kurmay değiller. Bağlı olduğu yer T.C. devletine bağlı gibi düşün. Hepsi Genelkurmayın askeri gibi. Musavi bölüğü, İsevi bölüğü ama Muhammed (sav) olduğu zaman o genel ordu kumandanı durumundadır. Hepsi birden Muhammed’in askerleri oluyor.
Ama bölüğü İsa bölüğü, Musa bölüğü, İbrahimi bölüğü ordu aynı ordu olmuş oluyor. O seviyeye gelen bölükleri ayırt edecek ve onlara şahitlik edecekler. Şu bölükten bu bölükten diye. Bu güne geldiğimiz zaman kim ki bu bölüğün tamamının yukarıya bağlı olduğunu idrak edip oraya kadar ulaşıyorsa Muhammed’in özel bölüğüne giriyor. Merkez komutanı nasıl merkezde duruyorsa sağ kanat, sol kanat arkada yedekler, merkezde patişahın kapı kulları, padişahın özel koruyucuları bugünkü muhafız alayı gibi işte onlar ne kadar o asker küçük olursa olsun diğer askerlerin hepsinden mümtaz bir asker oluyor. Neden çünkü onların hep yakınında, Zatının yakınında olmuş olduğundan. Padişah’ın yakınında olduğundan.
Diğer Hıristiyanız, Yahudiyiz diyenler İslam çerçevesinde olmasalar da bizim anladığımız manada kendi hakikatlerini yaşıyorlarsa onlar da yine bu çerçeve içine girmiş oluyorlar. Kur’an-ı Kerimde bunlardan bahsediyor. “Ehl-i kitabın içerisinde az bir kimse vardır, onlar Haktırlar gerçektirler “ buyuruyor. Onlar idrakine varmışlardır.
اِنَّ الَّذِينَ اَمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالنَّصَارَ وَالصَّابِئِينَ مَنْ اَمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الاَخِرِ وَعَمِل صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُم يَحْزَنُونَ
2/62- Şüphesiz (senden evvel peygamberlere) iman edenler; Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabiilerden kim ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır, iyi bir iş yaparsa elbette, Rableri katında mükâfat vardır. Onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir.
Bunların kendi içlerinde şahitleri yoktur şahitler Muhammed ümmetlerinden çıkacaktır, Muhammed ümmetindeki şahitler bu özel kesime de şahitlik yapacaklardır. İnsan içerisinde bu ilim de büyüyor dal budak sarıyor ama o kişi bu ilminin gelişmesini çok da fark edemiyor ama dışındakiler onu fark ediyor hemen. Nasıl ki insanın evladı sürekli yanında onun gelişmesini farka edemiyor ama dışarııdı da olan kişi onu bir süre sonra gördüğünde ne kadar büyümüş diye fark edebiliyorsa hemen onun gibidir.
İşte Rahman suresinde يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّوءْلُوءُ وَالْمَرْجَانُ 55/22 “Onlar inci mercan çıkarırlar” dediği hadise bu hadisedir. O zat deryasına dalarlar oradan inciler çıkarırlar. İnci mercan buyuruyor neden başka bir şey ile vasıflandırmıyor? İnci gözyaşı manasınadır, inci gibi gözyaşları döküyor denir. İşte derviş ilk zamanlarında çalışmaları sırasında muhabbetinin arttığı zamanlarda gözyaşı döker ağlar döker pişmanlık duyar.
Gözyaşı dışarıdıdan görünmese de içeriden döker. Oyıkanması için temizlenmesi için nefsaniyetinden kurtulması için ilk zamanlar. Sonra o incileri deliyorlar boynuna asıyorlar. İnsanı şereflendiriyor o inciler. İşte boynuna astığın o inciler sana takılan gerdanlık muhabbet gerdanlığıdır, ilim gerdanlığıdır. Mercan ise dal budak salan genelde kırmızı olan bir canlıdır. Değişik süs eşyası yapılıyor o da değerlidir. Mercanlar deniz canlıları ile kara canlıları arasında berzahtır. O ilim deryasından çıkan mercanlar o değerli şeyler dal budak salıyor senin varlığına intibak ediyor. Bedenine nufuz ediyor. Dal budak sararak yaşamının bir parçası oluyor. Onların bir kısmının kökleri yer altından gidiyor 20 m uzaktan çıkıyor, burada var iken ileriden çıkıyor, bitki yerinde sabit duruyorken mercen yer değiştiriyor, yani bitkilere göre hareket etme özelliği çıkıyor ve hayvanlara doğru bir geçiş oluşuyor. O ilim deryasından çıkan o mercanlar, değerli şeyler dal budak salıyor senin varlığına intibak ediyor. Sen de mercan gibi değerli bir varlığa dönüşüyorsun.
Velayeti Muhammediye de iki nevidir, yani Resul (sav) in velileri onun velayeti iki nevidir, evvelkisi budur ki tasarruf-u manevi ve suri arasına camidir. Yani velayet-i Muhammediye iki türlüdür, bir tanesi hem manevi tasarruf eder, hem maddi tasarruf eder. Keramet gösterir gibi. Manevi tasarruf eder mesela hiç arada madde yokken gönlüne nufuz eder senin halini değiştirir. Manevi tasarruf yapar.
Maddi tasarruf yapar gerektiğinde taşı oynatır, ağacı kaldırır gerektiğinde şunu yapar bunu yapar. Resul (sav) in velayetinin tasarrufu iki türlüdür, Birinci velayetinin tasarrufu manevi diğeri maddi tasarruf dur. İkisine camidir. Âlemde mana hesabıyla tasarrufu mana itibarıyla tasarruf hakkındaki tasarruf gibidir. Tasarrufu kutup hakkındaki tasarruf gibidir. Suret hesabıyla tasarrufu selatin hakkındaki tasarrufu gibidir. Bu da iki nevidir, birincisi hilafete yakın olur ikincisi hilafete yakın olmaz. Velayet-i Muhammediyenin ikinci nevi tasarrufu suri ve manevi beynine cami olmaz.
Yani bunlar ayrı, ayrı olur birinci nevinde tasarrufu maddi ve manevi tasarruf eder ikincisinde maddi tasarrufu ayrı manevi tasarrufu ayrı manevi tasarrufu ayrıdır. Sair enbiyanın velayetinden ibaret olan velayeti Muhammediye yani diğer peygamberlerin velayetinden ibaret olan velayet-i Muhammediye yani velayet-i Muhammediyenin bir bölümü diğer peygamberlerde zuhura gelen velayeti Muhammediye Futuhati Mekkiye’de beyan buyurulduğu üzere dört nevi üzerinedir. Bu dört neviden her bir nevin bir hatemi vardır. Yani bir sonu vardır. Velayet sahiplerinin sonu vardır. Suri ve manevi tasarruf arasına cami olup makrumu hilafet olan velayet-i Muhammediye den birinci nevi sonuncusu Âli ibni ebi Talip (kav) ve (ra) efendimiz Hz dir.
Yani en büyük veli diyelim Peygamberden sonra genlen büyük velidir. Hem suri tasarrufu var, hem nuri ruhi tasarrufu var. Yani hem gönüllerde hem de madde halinde tasarrufu vardır. Velayet-i Muhammediyenin birinci nevi hatem yani sonuncusu Ali ibni ebi Talip (kav) efendimiz Hz. Alidir. Zira Hulafa-i raşidin sonuncusudur. Resul (sav) efendimiz buyurdular ki “Hilafet benden sonra 30 senedir” “Hilafet benden sonra 30 sene sürer Ali ile biter” buyurur. Zaten de Resul (sav) den sonra hilafet 30 sene sürmüştür. Ondan sonra halife yoktur. Ondan sonra gelenler halife değil hükümdardır. Keramet de bu dönemle bitmiş oluyor. Bu son velayete hatem-i kebir denir.
İkincisi de “Mehdi” dir. Bu da Tasarrufu suri ve manevi beynine cami olup hilafete makrur olan yani Hz. Ali efendimize verilen hilafete yakın bir hilafet olan çünkü o da velayetini hz Ali’den alıyor. Ondan aldığı için tam onun gibi olamıyor. Nasıl Hz Ali Resul (sav) den aldı ama Resul (sav) gibi olamadı işte ondan sonra alacak olan mehdi (as) da Hz ali kadar olamıyor O’na yakın. Ama en üstünü o Yani Hz Ali den sonra gelenlerin en üstünüdür. Mehdi (as) ahir zamanda zahir olur. İsmi Muhammed’dir, surette Resul (sav) e benzer ama halk edilmişlikte O’nun altındadır. Mana olarak, vasıf olarak resul (sav) den aşağıdadır.
Çünkü O’ndan kaynaklanarak geldi tabi ki O’ndan üstün gelmesi mümkün değildir. Ve de O’nun şeriatıyla geliyor dolayısıyla O’na bağlıdır. Ondan sonra hiçbir veli sultan olmaz. Yani Mehdi (as) dan sonra artık o da o tür velayetin hatemidir. Yani zahir ve batın mutlak tasarruf olan Hz Ali de bu hüküm bitmiştir, O’na yakin olan yine tasarruf eder ama Hz Ali gibi değil daha kısa süreli daha hafif şeyleri tasarruf eder ki işte o kıyamet kopmazdan evvel yapacağı tasarruflar var onun yapacağı işler var.
Oralarda tasarruf eder ve bu tasarrufu da Hz Ali’den almış olur. Tabi ki O da Hz resul (sav) den dolayısı ile Hakikat-ı Muhammediden. Hz Resulullaha hikat ve surette benzer ama var edilişte O’nun altındadır. Ondan sonra hiçbir veli sultan olmaz bu velayet onunla hatem olur. O’na hatem-i sagir derler. Küçük son anlamındadır. Hz. Ali Efendimiz büyük son idi. Nitekim Şeyh ekber (ra) Futuhat-ı Mekkiyeden de beyan buyurur, Velayet-i Muhammediyeden üçüncü nevi hatem bu kitabın sahibi Şeyh-ül Ekber Muhyyiddini Arabi (ra) efendimizdir. O’na hatem-i asgar derler. Küçüğün küçüğü derler.
Sagir küçük asgar en küçüktür. Cüneydün askercik demektir, cund asker, cüneydün askercik demektir. İsm-i sagir derler zira o tasarruf-u suri ve manevi beynine cami fakat yalnız tasarruf-u maneviye malik yani kendisinde tasarruf-u suri manevi ikisi var ama tasarruf-u suri kullanmıyor. Sadece manevi tasarrufu kullanıyor. Bu kitabı yazması da manevi tasarrufu neticesidir.
Hilafete yakın olmayan bir nevinin o velayetin sonudur. Velayet-i Muhammediyeden dördüncü nevi hatem İsa ibn-i Meryem (as) dır ki ondan sonra hiçbir veli mevcut olmaz. Hıristiyanların dünyanın en büyük insanı dedikleri Allah’ın biricik oğlu diye tahsis ettikleri velayetin dördüncü mertebesinde kalıyor. Neden öteki veliler Resul (sav) den alıyorlar nurlarını. Ne kadar dehşet bir hadisedir. Ne kadar büyük bir ilimdir. Resul (sav) in gerçekten Mü’min kullara ikram ettiği zat’i ikrama bakın. Şöyle diyelim İbrahimiyet, Museviyet, İseviyet Muhammediyet. Şimdi bu ne kadar üstün olursa olsun bir peygamber olarak kendisi ne kadar üstün olursa olsun bir önce dediğimiz gibi en yükseği ruh mertebesi itibarıyla Ruh-ul Kuds, babası o kaynağı o çünkü.
Ama Resul (sav) in kaynağı Zat-ı Mutlak, Allah’ın Zat’ı, Hakikat-ı Muhammediye Allah’ın Zat’ı. Hz İsa’dan Resul (sav) e kadar bir mertebe var işte Resul (sav) ın Zat’ından nurlarını ruhlarını bilgilerini ilimlerini alanlar bu aradadır. Bunların en altı yani resul (sav) in velilerinin en altı İsa (as) dır. Dördüncü nevi velisidir. İsaviyetin en üst hududu Muhammediyenin en alt tabanıdır. İşte onlar buraya kadar geliyorlar bundan üstten haberleri yoktur. Bütün Hıristiyan âlemi bunlardan haberdar değillerdir. Neden çünkü bunu tanıyor sadece. Ama bugünün Hıristiyan âleminin ulaştığı genişlik bunun dünyaya getirdiği ilimle oluşuyor.
Nereden alıyorlar? Peygamberden sonra onlar gelişmeye başladılar 700 sene geçti 571 sene geçti İsa (as) dan sonra hep orta çağın karanlıklarında yaşadılar. Hatta İslamiyet geldikten epey uzun seneler de karanlıklarda yaşadılar ne zaman ki selçuklularla Osmanlılarla İslamiyet harekete geçti gerçek bünyesine oturmaya başladı yerine o zaman onlar anladılar ki islamiyetin getirdiği şeyler bizden daha geniş ve onun peşine düştüler. Zahirde olan muvafikiyetleri islamiyetin getirdiği bilgiler ile oldu. Kendi bilgileri ile değildir. Biz kendi kabuğumuza çekilerek dedikoduya başladık ve küçülmeye başladık onlar ise araştımaya yönelerek islamın ilmini kullanarak bilim ve teknolojide ilerlediler.
Büyümelerin sebebi Hakikat-ı Muhammediden aldıkları bilgi ile oldu. Eğer Hz Muhammed gelmemiş olsaydı onlar hala orta çağ karanlığında yaşayacaklardı. Muhıyyiddin-i Arabi Hz leri üçüncü hatemül veli yani İsa (as) ın üstünde bir mertebeye sahiptir. Yalnız şunu karıştırmamak lazımdır peygamber olarak peygamberliğin üstünde bir mertebe yoktur. Nişan yönüyle diyelim, göğsüne bir nişan takmış mühür takmış ama o mühür maddi bir mühür zahir bir ifade hakikatte ise onun marifeti içindeki bilgisi. İseviyet bilgisinde ne var fenafillah var sadece Hakta fani olmak var o kadar. Başka bir şey yoktur. Ama Hakikat-ı Muhammedi de ne var? Bakabillah var İnsan-ı Kamillik var.
İşte beni İsrail Peygamberlerinden bahsederken “Ümmetimin velileri beni İsrail peygamberleri gibidir” buyuruyor efendimiz. Bu hakikate binaen. Halbuki üstündür diyecek ama peygamber liğin şanına halel gelmesin diye gibidir buyuruyor. Velayet-i Muhammediye den dördüncü nevi hatem ise İsa ibni Meryem (as) dır. Ondan sonra hiçbir veli mevcut olmaz. İşte Kıyamet Allah diyen kimse kalmayacak onun üzerine kopacak deniyor ya işte o bu sırlardan birisidir. Yani Allah’ın veli kulları kalmayacak “Allah” diyen insan çok olacak lafsi Allah diyen çok olacak ama “Allah” lafsının manası üstünde olan kimse kalmayacak.
“Allah” diyen bulunacak ama kelam olarak diyecek, kelamda kalacak dediği. Allah’ın hakikatleri ile birlikte yaşayan kimse kalmayacak. Veli ile birlikte yaşayan kalmayacak o veli de İsa (as) olacak. Mehdi (as) ikinci nevi son velidir, Birinci nevi son veli Hz Ali en yüksek veli. İkinci veli hatem (son veli) Mehdi (as) dır, Üçüncü veli hatem bu kitabın yazarı M. Arabi Hz leridir. Dördüncü veli hatem veli de İsa ibn-i Meryem’dir.
Bundan sonra velayet yoktur. İsa (as) geldiği zaman O’nun da veli olmasının sebebi Resul (sav) in ümmeti olması dolayısıyladır. Bu da bir başka özelliktir. Çünkü yeniden dünyaya geleceği için Resul (sav) ondan evvel gelmiş hükmüne düşeceğinden O’nun ümmeti olarak gelecektir. İsa (as) ın iki şerefi vardır diğer insanlara has olarak Bu iki şeref başka insanlarda da yoktur. Ama Ümmet-i Muhammed’in şerefi daha da bir başkadır. İsa (as) yeryüzüne indiği zaman kalan ömrünü tamamlamak için Resul (sav) den sonra dünyaya gelmiş olduğundan Resul (sav) in ümmeti olacaktır. Resul (sav) e ümmet olacaktır. İşte O’nun iki özelliğinden birisi kendinin asli olarak peygamber olması bu birincisi.
Daha evvel dünyaya geldiğinden o dünyada kendinin en üstün durumda olduğundan peygamber olduğundan, ölmeyip gökyüzüne kaldırıldığından gökyüzünde geçen o süre içerisinde başka peygamber geldiğinden ve o peygamberden sonra dünyaya indiğinden o peygambere ümmet olmak mecburiyetindedir. Zaten başka yapacak şey de yoktur. İşte Resul (sav) e ümmet olmak diğer insanlar içerisinde şereflerin en büyüğüdür. İşte O’nda iki şeref olmuş oluyor, birincisi peygamber olması bir de Resul (sav) e ümmet olma şerefi vardır. Başka hiçbir insanda olmayan bir özelliktir bu.
Mehdi (as) ile buluşacaklar ve iki veli birlikte çalışacaklardır. Teccala karşı gelecekler, o arada Deccalı öldürecekler, 30-40 yıl dünya onların hayatta olduğu süre içinde dünya düzene girecek kurtla kuzu bir arada dolaşacak dedikleri gibi her şey sulh içinde olacak. Bu zaman Mehdi ve İsa (as) zamanında olacaktır. İnsanlar zekat verecek kimse bulamayacaklar. Fakir kalmayacak ondan sonra da çok daha kötü bir devir başlayacak ondan sonra da kıyamet kopacak. Velayet-i Muhammedi yeden dördüncü nevi hatem-i İsa ibn-i Meryem (as) dır ki ondan sonra hiçbir veli mevcut olmaz. Umumi velayet O’nunla son bulur.