Ve huve-lleżî fî-ssemâ-i ilâhun ve fî-l-ardi ilâh(un)(c) ve huve-lhakîmu-l'alîm(u)
O, gökte de ilah olandır, yerde de ilah olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.
Gökteki ilâh da yerdeki ilâh da O'dur. O hüküm ve hikmet sahibidir herşeyi bilir.
Zuhruf Suresi'nin 84. ayeti, Allah'ın hem gökte hem yerde ilah olduğunu vurgulayarak O'nun mutlak hakimiyetini ve ilmini ortaya koymaktadır. Ayet, 'ilah', 'hakim' ve 'alim' kavramları üzerinden Allah'ın birliğini, hikmetini ve her şeyi kuşatan bilgisini dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlah (إله), 'elehe' (أله) fiilinden türemiştir ve 'hayran olmak, şaşırmak, sığınmak, tapmak' gibi anlamlara gelir. Ayetteki kullanımıyla, varlıkların kendisine yöneldiği, hayran kaldığı ve ibadet ettiği tek zatı ifade eder ki bu da Allah'tır. O'nun hem semada hem arzda ibadete layık tek varlık olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde'ye göre 'ilah', 'ma'lûh' (معلوه) yani 'ibadet edilen' demektir. Bu ayetteki 'fi's-semâi ilâhun ve fi'l-ardı ilâhun' ifadesi, Allah'ın hem gök ehli hem de yer ehli tarafından ibadet edilen tek varlık olduğunu mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler. Ona göre 'ilah', 'tanrı' kelimesinin ötesinde, mutlak güç, yaratıcı ve hükmedici anlamlarını içerir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın evrensel ve mutlak ilahlığını, yani hiçbir varlığın O'na ortak koşulamayacağını ve her yerde O'nun hükmünün geçerli olduğunu pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hakîm (الحكيم), 'hikmet' (حكمة) kökünden gelir ve 'işleri sağlam yapan, doğru hüküm veren, her şeyi yerli yerine koyan' anlamlarına gelir. Ayetteki 'Ve huve'l-Hakîm' ifadesi, Allah'ın tüm yaratma ve yönetme fiillerinin kusursuz bir hikmetle gerçekleştiğini, O'nun hükmünün mutlak ve şaşmaz olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, Hakîm isminin, Allah'ın fiillerindeki mükemmelliği ve her şeyin bir gayeye yönelik yaratıldığını ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki bağlamda, Allah'ın hem gökte hem yerde ilah olmasının, O'nun mutlak hikmetinin bir tezahürü olduğunu, O'nun koyduğu düzenin ve hükümlerin hikmetli olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, Hakîm ismini 'hüküm veren, hikmet sahibi' olarak açıklar. Allah'ın Hakîm olması, O'nun her şeyi en uygun şekilde yarattığı ve yönettiği anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın hem gökte hem yerde ilah olmasının, O'nun sonsuz hikmetinin bir sonucu olduğunu ve bu ilahlığın rastgele değil, tam bir düzen ve hikmetle tesis edildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Alîm (العليم), 'ilim' (علم) kökünden türemiş olup, 'her şeyi bilen, ilmi her şeyi kuşatan' demektir. Râgıb'a göre Allah'ın Alîm olması, O'nun geçmişi, şimdiyi ve geleceği, görüneni ve görünmeyeni, açığı ve gizliyi eksiksiz bilmesidir. Ayetteki 'Ve huve'l-Alîm' ifadesi, Allah'ın hem gökte hem yerde ilah olmasının, O'nun her şeyi kuşatan ilmi sayesinde olduğunu, hiçbir şeyin O'nun bilgisinin dışında kalmadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, Alîm ismini 'her şeyi bilen' olarak açıklar. Bu ayetteki bağlamda, Allah'ın gökte ve yerde ilah olmasının, O'nun her şeyi bilmesiyle bağlantılı olduğunu, O'nun ilminin mutlak ve sınırsız olduğunu, bu sayede her şeyi hakkıyla yönettiğini ve hükmettiğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Alîm isminin Kur'an'daki kullanımının, Allah'ın sadece genel bir bilgiye sahip olmadığını, aynı zamanda en ince detaylara vakıf olduğunu gösterdiğini belirtir. Bu ayetteki 'Alîm' sıfatı, Allah'ın hem gökte hem yerde ilah olmasının, O'nun her varlığın durumunu, ihtiyacını ve geleceğini tam olarak bilmesinden kaynaklandığını, bu bilginin O'nun ilahlığının ve hikmetinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade eder.
Zuhruf Sûresi
Bu ayeti kerime “Teşbih” âyetlerindendir.
Gönül göğünde ve beden arzında ilah olan ancak odur. Hayali ve vehimi ilahlar yoktur. Ve gönüle vahyi ve ilhami bilgileri vehbi olarak verendir. Beden arzındaki kişininin ilmi çalışmaları ile ilmi ledün bilgilerini kesbi olarak verendir. (Murat Derûni) Külde Zat-ı hakikatin seyaranını anlatır. Yani bütün varlıkta ehadiyetin, Zat’ının seyeran olduğunu–faaliyette olduğunu duyurur.[98] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Fusûs’ül Hikem şerhi ile devam edelim.
40. Paragraf:
Ondan sonra Allah Teâlâ, Arş üzerine istiva eylediğini zikr eyledi. Bu da evvelki gibi tahdiddir. Ondan sonra her gece Hakk’ın semâ-i dünyâya indiğini zîkr etti. Bu dahi tahdîddir. Ondan sonra tahkîkan Hak semâda ve arzda olduğunu zikr eyledi. Ve biz nerede olur isek, muhakkak bizimle beraber olduğunu zikr etti; tâ bizim “ayn”ımiz olduğunu bize haber verinceye kadar. Halbuki biz mahdûdlarız. (biz sınırlı varlıklarız) İmdi Hak, kendi nefsini ancak hadd ile vasf eyledi (sınırlılık ile vasf eyledi)(40).
Ya’nî Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Tâ-hâ, 20/5) ya’nî “Rahman Arş üzerine müstevi oldu” buyurdu.
اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
Ve Resûl’ünün lisâniyle de ya’nî “Allah Teâlâ her gece semâ-i dünyâya nüzul edip buyurur ki: Tövbe eden var mıdır ki, tövbesini kabul edeyim; ve istiğfar eden var mıdır ki, onu mağfiret edeyim” dedi. Ve keza Kur’ân-ı Kerîm’de, (Zuhruf. 43/84) ya’nî “O öyle Allah’dır ki semâda da Allah’dır; arzda da Allah’dır.”
وَهُوَ الَّذِى فِى السَّمَاۤءِ اِلَهٌ وَفِى الاَرْضِ اِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
Ve (Hadîd, 57/4) ya’nî “Nerede olur iseniz O sizinle beraberdir” buyurdu.
……… وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ ……
İmdi Arş, yer, gök ve bizim bulunduğumuz yerler, hep hududlanmış makinelerden ibaret ve vücûd-i mutlakın bi’t-tenezzül zahir olmasından mütehassıl bulunduğundan, yani mutlak vücudun tenezzül etmesinden meydana geldiğinden bunların cümlesi tahdit ile bilinmektedir. Bu surette Hak, nefsini ancak hadd ile vasf etmiş olur. Yani sınır ile anlatmış olur. Ma’lûm olsun ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) evvelen “amâ” hakkındaki hadîs-i şerifi; ve sonra Arş; ve sonra semâ-i dünyâyı; ve sonra semâ ve arzı; sonra bizim ile maiyyet-i Hakk’ı zikr etmekle, yaratılış tavırları tertîb-i vech ile tahdidata işaret buyururlar. Hilkattaki tavırları tertip yönüyle tahdidata yani sınırlandırmaya işaret buyururlar. Şöyle-ki Arş’ın bir ma’nâsı da lügaten “bina” demektir, çatı demektir. “Amâ”’ güneş sistemi binasının temeli mesabesinde olduğundan evvelen onu zikr ettiler.
Ve tekasüf (kesifleşen) eden “amâ”nın devrinden yani kesafete dönüşen o âma’nın dönüşmesinden husule gelen kendi merkezi kuvvetleri sebebiyle, ilm-i hey’ette gezegenlerin üzerinde (seyyârât-ı ulviye) ta’bîr olunan, arzdan evvelki seyyareler iftikâk eylediklerinden ve bunların her birerleri birer binâ-i ilâhî olduğundan, sonra Arş’ı zikr eyledi. Ve arzdan evvel onun üzerinde, ya’nî semasındaki gezegenler mevcut olduğundan, sonra semâ-i dünyâyı zikr etti. Ve sonra ilk maddeden dünya cismini ve sırasıyla “seyyârât-ı süfliyye” ta’bîr olunan Zühre ve Utarid yarılıp ayrılma eylediklerinden arzı ve semâyı zikr eyledi.
Ve arz üzerindeki mahlûkâtın istihâlâtından sonra insan peyda olduğundan, sonra bizim ile olan maiyyet-i vücudu beyân buyurdu. Yani ayetleri sıralaması evvela hadis-i kudsi ile başladı, âmâ’yı ondan sonra “Errahman alel arş istiva” Arş ayetini, ondan sonra diğer varlıkların oluşumunu ayet-i kerime ile de en son insandaki zuhurunu yani insandaki yakınlığını وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ diye belirtti. Yani böylece sıraladı, diyor.[99] “ İz- -T-B- ”
“Benim ile kıtal etmek için üç kerkes ile celalli olan gök tarafına gitti."
“Celâl”, ululuk ve azamet; “kerkes”, cüssesi azîm akbaba kuşu demektir. Âsumân, fezâ-yı bî-nihâyeden ibâret olduğu ve nihâyetsiz olan bu fezâ ayn-ı vücûd-ı mutlak bulunduğu için, âsumân sıfat-ı celâl ile tavsîf buyurulmuştur. Ya’nî, “O Nemrûd benim ile harb ve kıtâl etmek için, üç kerkes kuşunu tayyâre makamında istihdâm ederek, celâl sâhibi olan gök ve fezâ tarafına gitti.” Tefsîr kitâblarında ve Ravzatü's-Safa ismindeki kitâbda mezkûr olan bu kıssanın hülâsası şudur: Nemrûd, Ibrâhîm (a.s.)ı ateşe attı ve yanmadığını gördü. Gökte zannettiği İbrâhîm (a.s.)ın Rabbi ile kıtâl ve harb etmek için üç büyük akbaba kuşuna, içine iki kişi sığacak kadar bir kafesli sandık yapıp muhkem bağladı; ve sandıklann hem üstüne ve hem altına birer büyük sırık dikti. Kuşların yukan uçmalarını murâd ettiği zaman üst direklerin ucuna bayrak çeker gibi et parçası çekerdi ve aşağıya inmelerini istediği vakit, alt sırıkların ucuna et çekerdi ve kuşlar ete müteveccihen uçarlar idi. Kuşlar pek ziyâde yükselince korkmaya başladı ve aşağıya indi. Garîbdir ki, bu kadar terakkiyât-ı fenniyyeye rağmen yine zamânımızda ulûhiyete mu’tekıd olan ba’zı dindârlar Allâh’ı hâlâ gökte tahayyül ederler. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Zuhruf’ta (Zuhruf, 43/84) ya’nî “O öyle Allah’tır ki, gökte de ilâhtır ve yeryüzünde de ilâhtır” buyurulur. Binâenaleyh O’nu gökte aramaya hâcet yoktur.[100]