Fehel yenzurûne illâ-ssâ'ate en te/tiyehum baġte(ten)(s) fekad câe eşrâtuhâ(c) fe-ennâ lehum iżâ câet-hum żikrâhum
Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Muhakkak onun alametleri gelmiştir (ama öğüt almıyorlar). Kıyamet kendilerine gelip çatınca öğüt almaları kendilerine ne fayda verecek?
Artık onlar, kıyamet saatinin kendilerine ansızın gelivermesine mi bakıyorlar? Şüphesiz onun alametleri gelmiştir. Artık kıyamet kendilerine gelip çatınca anlamaları neye yarar?
Muhammed Suresi 18. ayet, kıyametin ansızın geleceğine ve alametlerinin belirdiğine dikkat çekerek, o an geldiğinde öğüt almanın faydasızlığını vurgular. Ayet, 'saat', 'ansızın gelme', 'alametler' ve 'öğüt/hatırlatma' gibi temel kavramlar üzerinden eskatolojik bir uyarıda bulunmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'saat' kelimesinin aslen bir zaman dilimini ifade ettiğini, ancak Kur'an'da özel olarak kıyamet vaktini, yani dünyanın son bulacağı ve hesaplaşmanın başlayacağı anı belirtmek için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'es-Sâ'ah' ifadesi, bu büyük olayın ansızın vuku bulacak oluşunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'es-Sâ'ah' kelimesinin Kur'an'da mecazi bir kullanımla kıyamet gününü ifade ettiğini belirtir. Bu kullanım, o günün aniden ve beklenmedik bir şekilde geleceğine işaret eder, tıpkı bir saatin hızla geçmesi gibi.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'es-Sâ'ah' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler. Ona göre bu kavram, sadece bir zaman dilimi değil, aynı zamanda ilahi yargının, hesap gününün ve yeni bir varoluşun başlangıcının sembolüdür. Ayetteki kullanımı, bu kaçınılmaz ve ani değişimin insanlık üzerindeki etkisini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bağteten' kelimesinin 'fec'eten' (ansızın) anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, kıyametin insanların gaflet anında, hiçbir ön belirti olmaksızın aniden gelerek onları şaşırtacağını ve hazırlıksız yakalayacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bağt' kelimesinin bir şeyin beklenmedik bir anda, aniden ve habersizce meydana gelmesi olduğunu açıklar. Ayetteki 'bağteten' ifadesi, kıyametin gelişinin insanların tahminlerinin ve beklentilerinin dışında, şok edici bir sürprizle gerçekleşeceğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'bağteten' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, genellikle ilahi bir cezanın veya büyük bir olayın ani ve beklenmedik gelişini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, kıyametin ansızın gelmesi, insanların dünya hayatına dalıp ahireti unutmalarının bir sonucu olarak, onlara bir uyarı niteliğindedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'eşrât' kelimesinin 'işaretler' ve 'alametler' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'eşrâtuhâ' ifadesi, kıyametin kopmasından önce ortaya çıkacak olan ve onun yakınlığını gösteren belirtileri ifade eder. Bu belirtilerin zaten ortaya çıkmış olması, kıyametin gelişinin kaçınılmaz olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şart' kökünün bir şeyin başlangıcı, alameti ve belirtisi anlamlarına geldiğini açıklar. 'Eşrât' ise bu alametlerin çoğuludur. Ayetteki kullanımı, kıyametin gelişini haber veren ve onun yakınlığını gösteren işaretlerin zaten belirginleştiğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'eşrât' kelimesinin 'alametler' ve 'işaretler' anlamında kullanıldığını ve bu kelimenin kıyametle ilgili olarak, onun vukuundan önce görülecek belirtileri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, bu alametlerin belirmesi, kıyametin artık çok yakın olduğunun bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem hatırlama hem de öğüt ve ibret alma anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'zikrâhum' ifadesi, kıyamet geldiğinde, yani iş işten geçtikten sonraki hatırlamanın veya öğüt almanın artık bir fayda sağlamayacağını vurgular. Bu, dünya hayatında ibret almanın önemine işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zikr'in hem kalple hatırlama hem de dille anma olduğunu ifade eder. Ayetteki 'zikrâhum' ifadesi, kıyamet anında insanların pişmanlıkla hatırlayacakları veya öğüt alacakları şeylerin, o anda artık bir değer taşımayacağını belirtir. Bu, eylemlerin zamanında yapılması gerektiği mesajını verir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da sadece bir hatırlama eylemi olmadığını, aynı zamanda ilahi mesajı anlama, idrak etme ve ona göre hareket etme yükümlülüğünü de içerdiğini belirtir. Ayetteki 'zikrâhum' ifadesi, kıyamet geldiğinde bu idrak ve eylem fırsatının sona ereceğini, dolayısıyla dünya hayatında bu fırsatın değerlendirilmesi gerektiğini vurgular.
Muhammed Sûresi
Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.
Ondokuzuncu Kısım: KIYÂMET
Kıyâmetin türleri vardır.
Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vukû bulandır. Çünkü âlemler her ânda gaybdan şehâdete ve şehâdet âleminden gayb âlemine dâhil olur. Ve bu âlemlerin bozulup yok olanlar ve var edilenler ve ma’nâlar ve cisimler gibi bütün türlerinin şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete dâhil oluşunu ve çıkışını, ihâta yolu üzere, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Çünkü bu ilim ilâhi zevk (deneyim) ilminin zevkinden ibârettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.
İkincisi; “mecbûri ölüm” ile gerçekleşendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz:
“Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyururlar.
Üçüncüsü; “İsteğe bağlı ve irâdeye ait ölüm” ile olur. Sâlik bu ölüm ve kıyâmetten sonra âlemde âhiret oluşumu üzerine yaşar. İşte buna dayanaraktır ki, ölüye açılmış olan hâller seyri sülûku sırasında sâlike de açılmış olur. Ve bu hâle “küçük kıyâmet” ismini verirler.
Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillah ve baka-billâhtan sonra tam vahdet ve çokluğun yok olması hâlinin meydana gelmesidir. Ârifin nefsinde gerçekleşen bu tecellîye de “büyük kıyâmet” derler.
Beşincisi; bütün kâinât için takdir olunmuş ve beklenen kıyâmettir ki, Hakk Teâlânın celîl âyetlerindeki: “Ennes sâate âtiyetün lâ raybe fîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur”(Hac, 22/7) ve “innes sâate âtiyetün ekâdu uhfîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onu gizliyorum” (Tâhâ, 20/15) ve benzeri Kur‟ân-ı Kerîm âyetleridir.[62]
Mesnevî-i Şeriften “Kıyâmet” Hakkında;
1333. Zâlimlerin zulmü, karanlık kuyu oldu; âlimlerin hepsi böyle söylediler.
Bu beyt-i şerîf "Zulüm, kıyâmet gününün karanlıklarıdır" hadîs-i şerîfine işârettir.
1334. Her kim çok zâlimdir; onun kuyusu pek korkunçtur. Adâlet sâhibi, betere beter, buyurmuştur.
Pek zâlim olanların cezâsı da pek şiddetlidir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri'nin "Adl" ism-i şerîfinin gerekleri, çok fenâya, çok fenâ karşılık vermektir. Nitekim âyet-i kerîmede “Ve cezâu seyyietin, seyyietün mislühâ” (Şûrâ, 42/40) Ya’nî "Ve fenâlığın karşılığı, onun benzeri fenâlıktır" buyrulur.
1335. Ey kimse ki, sen mevkîiden dolayı zulmedersin, kendin için bir kuyu kazarsın.
Ya’nî sen mevkiinin sana verdiği bir kuvvet sebebiyle halka zulmettiğin zaman, kendin için bir kuyu kazmış olursun.
1336. Kendi etrâfını ipek böceği gibi örme; kendin için kuyu kazarsan, ölçülü kaz!
İpek böceği yaptığı kozayı kendi etrâfına örer ve bu sûretle koza içinde kendisini hapseder. Senin amelin de ipek böceğinin örgüsüne benzer. Nitekim âyet-i kerîmede “Küllü nefsin bimâ kesebet rehînetün” (Müddessir, 74/38) ya’nî "Her bir nefis, kazandığı şey sebebiyle rehînedir" buyrulur. Bundan dolayı eğer kuyu kazar isen, bilâhare içine kendin düşeceğini düşünerek ölçü ile kaz![63]
Farkında olunmasada her an, var ve yok hükmü ile gözlerin anlayamadığı kıyamet kopup bu âlemler var olmaktadır. Hz. Âdem’in yeryüzünde görünmesi neslimizin kıyâmet i olduğu gibi kişininde yeryüzünde görünmesi zâhiri kıyametinin alametidir. İrfan ehli bulup nefsinin kıyametini koparabilirse ölmeden önce ölüp, Âdemiyet mertebesi hayal cennetinden kendi beden arzına inecektir. Ve kıyamet alameti görülecektir.
Ama zaruri ölüm-kıyameti gelip kişiye çatınca artık bunun öğütü kendisine fayda vermez. Sermayesi olan zamanını tüketmiş müflisin ta kendisidir.