Efelâ yetedebberûne-lkur-âne em ‘alâ kulûbin akfâluhâ
Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?
Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?
Bu ayet, Kur'an'ın derinlemesine düşünülmesi gerektiğini vurgularken, bu düşünceye engel olan kalplerin kilitli olma durumuna dikkat çekmektedir. Ayet, tefekkür ve idrak arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir sorgulama ile ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tedebbür' kelimesini bir şeyin sonunu, akıbetini düşünmek ve onun iç yüzünü kavramak olarak açıklar. Ayetteki 'yete-debberûne' ifadesi, Kur'an'ın zahirinin ötesine geçerek, onun hikmetlerini ve maksatlarını idrak etme çabasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tedebbür'ü 'tefekkür' ile eş anlamlı olarak kullanır ve Kur'an'ın manaları üzerinde düşünmek, onu anlamaya çalışmak olarak yorumlar. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın mesajını yüzeysel değil, derinlemesine kavramanın gerekliliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tedebbür' kavramını Kur'an'ın temel kavramlarından biri olarak ele alır ve 'düşünmek, tefekkür etmek' anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, Kur'an'ın ilahi mesajının akıl yoluyla kavranması ve üzerinde derinlemesine düşünülmesi gerektiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Kur'an' kelimesinin 'karae' fiilinden türediğini ve 'okumak, toplamak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-Kur'an', Allah'ın kelamının bütününe işaret eder ve üzerinde düşünülmesi gereken ilahi metni ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Kur'an'ın hem 'okunan' hem de 'toplanan' anlamlarını taşıdığını, zira sure ve ayetlerin bir araya getirildiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, müminlerin üzerinde derinlemesine düşünmeleri gereken, ilahi vahyin somutlaşmış halidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Kur'an' kelimesinin etimolojik kökenini ve 'okuma, toplama' anlamlarını detaylandırır. Ayetteki 'el-Kur'an', sadece lafızların okunması değil, aynı zamanda manalarının idrak edilmesi gereken kutsal metni temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb' kelimesini bir şeyin özü, merkezi ve aynı zamanda değişen, dönüşen şey olarak açıklar. Ayetteki 'kulûb', insanların idrak ve anlama yeteneğinin merkezi olup, Kur'an'ı düşünme eyleminin gerçekleştiği veya engellendiği yerdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kalb'i hem maddi hem de manevi anlamda ele alır. Manevi anlamda, idrak, akıl ve irade merkezi olarak tanımlar. Ayetteki 'kulûb', Kur'an'ın mesajını alıp işlemeye muktedir olan veya bu yeteneği engellenmiş olan manevi organı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kalb'in sadece duyguların değil, aynı zamanda aklın ve idrakin merkezi olduğunu vurgular. Ayetteki 'kulûb', Kur'an'ı 'tedebbür' etme yeteneğinin bulunduğu veya bu yeteneğin 'kilitli' olduğu manevi merkezi işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'akfâl' kelimesini 'kilitler' olarak açıklar ve mecazi olarak kalplerin mühürlenmesi, hakikati kabul etmeye kapalı olması anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'akfâluhâ', kalplerin Kur'an'ın mesajına karşı duyarsızlığını ve idrak yeteneğinin engellenmesini sembolize eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'akfâl' kelimesini mecazi anlamda 'kalplerin mühürlenmesi' olarak yorumlar. Bu, kalplerin Kur'an'ın hakikatlerini anlamaya ve kabul etmeye kapalı olduğunu, dolayısıyla 'tedebbür' edemediğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kafl' kökünden türeyen 'akfâl' kelimesini, bir şeyi kapatan, engelleyen şey olarak açıklar. Ayetteki 'akfâluhâ', kalplerin manevi olarak kilitlenmiş olmasını, yani Kur'an'ın mesajına karşı sağır ve kör kalmasını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'akfâl' kelimesinin Kur'an'da mecazi anlamda kullanıldığını ve kalplerin hakikati idrak etmesini engelleyen manevi perdeler veya mühürler olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ı düşünmeyenlerin kalplerinin bu kilitler nedeniyle hakikate kapalı olduğunu vurgular.
Muhammed Sûresi
Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.
Demek ki Kûr’ân-ı kerimi kalpleri kilitli olanlar düşünemiyorlar…
Âyet sayısı 24 ve sûre sayısı ise 47 idi. Toplarsak 47+24= 71 ve kendi içinde ise 7+1= 8 dir.
8 ise Tevhid-i efâl ve zikri “Fettah esmâsıdır.
Bu kilitin açıklaması için Fettah esmâsı ve aşağıda verilecek olan idraki ve hâli âyetler ile Kûr’ân-ı yani Hakk’ın zatının ef’âl mertebesindeki zuhurunu düşünmek lazımdır.
(Murat Derûni) Faydası olur düşüncesi ile Tevhid-i Ef’âl bölümünü buraya alıyoruz.
“ TEVHİD-İ EF’ÂL” Tevhid-i Ef’âl: Fiillerin birliği, anlamındadır.
Makamı: “Tevhid-i Ef’al.” Zikri: “Ya FETTAH” dır.
Âlemi: “Âlemi şehadet,” madde müşahede âlemidir.
Peygamberi: “İbrâhim (a.s.)” dır.
Lâkabı: “Halilûllah” dır.
Kelimesi: “Lâ faile illellah” Faili mutlak ancak ALLAH dır.
Seyr-i: “Seyr-i ilâllah” ALLAH’a seyr dir.
İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.
Kûr’ân-ı Keriym; Fussilet Sûresi (41/53) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.
سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْأَفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى
يتبين لهم أنه الحق
“Senürihim Âyatina fil âfaki vefi enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm ennehül Hakk’u” Meâlen; 53. Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefslerinde olan âyetle- rimizi göstereceğiz, tâki, onlar için O'nun hakk olduğu ortaya çıksın.
Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir.
Kûr’ân-ı Keriym; Kasas Sûresi; (28/88) Âyetinde bu hâle işaret vardır.
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ ۚ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“Küllü şey’in helikün illâ vechehu lehülhükmü ve ileyhi türcaun.” Mealen: “Onun vechinden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm onundur. Ona döndürüleceksiniz” Yaşantısı: Nefis mertebelerini bitirip, Tevhid-i Ef’âl-e varan kişinin sıfatı, evvelâ kendi varlığında tevhid-i oluşturmasıdır.
Nefs-i Sâfiyede beşeri varlığından tamamen soyunmuş olarak, hiçlik, yokluk, renksizlik halinde iken, burada hakikati yönünden tekrar kendi özel ve Hakkani kimliğine ulaşmasıdır. Eski birimsel varlığının başka bir idrâk ve varlıkla değişmesidir.
Bu seyr tamam olunca kişi çalışmasını dış âleme çevirir ve orada Tevhid idrakini oluşturmaya başlar. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “FETTAH” ismidir. İşaretini ehli bilir. Mürşidinin himmeti irşadıdır. “Hakikat mertebesi”nin başlangıcıdır.
Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.
Bu mertebede kişi, daha evvelce görmüş olduğu, “ENFÜSİ” yani kendi nefsinde yaşadığı hakikatleri bu defa “AFAKİ” yani dış âlemde yaşamağa başlar.
KÛR’ÂN-I KERİYM’de, bu hakikati ilk def’a idrak edip yaşayan kimsenin İbrâhim (a.s.) olduğu bildirilmiştir. “Yakında onlara ufuklarlarda ve kendi nefislerinde olan Âyet-lerimizi göstereceğiz tâki, onlar için Onun Hakk olduğu ortaya çıksın. (41/53) Kelâmı İlâhisi bunu çok güzel anlatmaktadır.
Bu mertebeye ulaşan kimse ALLAH’ın Âyetlerinin, yani işaretlerinin Hakk olduğunu müşahede eder. Böylece oluşan bütün fiillerin hakk’ın fiilleri olduğunu YAKIYN bir bilgi ile idrak ederek yaşamaya başlar.
Oldukça zor olan bu yaşam halinde kişinin çok dikkatli olması gerekir. Karşısına çıkan her fiilin, her şeyin, müspet veya menfi ne olursa olsun hepsinin Hakk ve Hakk’tan olduğunu bilmesidir. Ancak..... Bu idrak ediş buraya ulaşanlara has bir hükümdür.
Buna çok dikkat edilmelidir.
“Onun vechinden başka her şey, helâk olacaktır, hüküm onundur, Ona döndürüleceksiniz.” (28/88) Kelâmı İlâhisi de, bu mertebede çok açık ifadesini bulmaktadır.
Her ne kadar bu Âyet-i Kerime’nin gelecekte kıyamet hadisesi ile ilgisi var ise de, yaşadığımız günde de geçerliliğini koruyup bu mertebeye ulaşan kişi yaşantısında ve idrakinde fiillerin ve eşyanın her yönüyle Hakk’ın değişik mertebelerden, ayrı ayrı zuhurları olduğunu bilmesi anlamındadır.
Böylece bu günden, kendiliğinden âlemin kıyameti kopmuş, yani zaten, zan etti-ğimiz, fakat aslında sadece isimlerden meydana gelmiş olan eşyanın hakikati ortaya çıkmış olur. Eşyanın hakikatini arayanlar neticede bu mertebenin idrakine ulaşırlar.
Bu hüküm de Hakk’ın hükmüdür ve gerçekte görüldüğü gibi her şey Ona döndürülmektedir, burada döndürülme kelimesi çok iyi anlaşılmalıdır.
Bu mertebe, kişinin kendi İlâhi varlığı ile ef’âl âleminin birleştiği, bütünleştiği ilk tevhid mertebesidir.
İşte bu yüzden burası dostluk, yani hullet mertebesidir. İbrâhim (a.s.) mın halil olması bu yüzdendir.
Kendinin ve bütün varlıktaki fiillerin Hakk’ın fiilleri olduğunu, dolayısıyle kendi vasıtasıyla Hakk’ın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir. Bu mertebenin kemâli (fenâ-i ef’ âl) dir. Bu mertebe de kesin olarak bilinmelidir ki; âfakta ve enfüste hiç bir şeyin faa- liyyeti yoktur, bütün faaliyyet Hakk’a mahsustur.
(LÂFAİLE İLLÂLLAH) dır.
Mevzuumuz la ilgili bir kaç Âyet-i Kerime ile yolumuza devam edelim.
Kûr’ân-ı Keriym; Nisâ Sûresi; (4/125) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir.
وَمَنْ أَحْسَنُ دِينَا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ
مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَهِيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَهِيمَ
خَلِيلًا
“Ve men ahsenü dinen mimmen esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün vettebea millete İbrâhime hanifen vettehazellahu İbrâhime haliylâ.” Meâlen: 125. Ve din itibariyle daha güzel kimdir, o kimseden ki, muhsin olduğu halde yüzünü “vechini” Allah Teâlâ'ya teslim etmiş, ve hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi olmuştur. Allah Teâlâ da İbrahim'i bir dost edinmiştir Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi bu mertebenin gerçek hâli, İbrâhim milletine tabi olup, “vechini” mutlak mânâ da Ulûhiyyet mertebesine teslim etmiş olmaktır.
Bu teslimiyyet neticesinde kendisine “haliyl” (Esmâul hüsnâ) dostluk elbisesi giydirilen sâlik bu mertebe de yol almağa başlar, ve varlığını Esmâi İlâhiyyeler kaplamış olur. Böylece kendinde zuhura gelen yaşantı, “fiiller” o isimlerin mânâları ve zuhurları olmuş olur.
Kûr’ân-ı Keriym; Nahl Sûresi; (16/120) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir.
إِنَّ ابْرَهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا
وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
Meâlen: “İnne İbrâhime kâne ümmeten kâniten lillâhi hanifen ve lem yekü minel müşrikin.”
120. Muhakkak ki İbrâhim, -başlıca- bir ümmet idi. Allah'a itaat ediyordu, batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.
İbrâhim (a.s.) kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en üst idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir Peygamber idi. İlk def’a kendinde bütün Esmâi ilâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibariyle bir ümm’mettir, ve üreticidir, Ef’âli İlâhiyye bu isimlerin mânâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar.
Hâl böyle olunca bir kimse varlğında ne kadar çok esmâi ilâhiyyeyi faaliyyete geçi- rebiliyorsa o kadar ümmet-i vardır, demektir.
Yaşadığı devre kadar en geniş şekilde İsimlerin mânâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhim (a.s.) bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmet-i idi.
Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi tek bir ümmet-ti vasfını almış ve Tevhid-i Ef-âl mertebesinin babası olmuştur.
Âdem (a.s.) ma İsimler öğretildi:
İbrâhim (a.s.) ma ise İsimler giydirildi: Bu yüzden ALLAH-ın dostu oldu.
وَقَالُوا كُونُوا هُودًا أَوْ نَصَارَى تَهْتَدُوا
قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
“Ve kâlû künü hüden ev nasâra tehtedü, kûl bel millete İbrâhime hanifen ve mâ kâne minel müşrikin.”
135. Ve dediler ki: Yahudi veya Hırıstiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız. De ki: Biz hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.
Kendisinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhuru olduğundan genel mânâ da eşyanın hakikatine vakıftı, her varlıkta Hakk-ı müşahede ettiğinden, Hakk-tan gayrı bir şey göremedi. Bütün varlığı birlediğinden, gayr-a yer kalmadı ki; şirk ihtimali olsun.
Bu anlayış ve idrâke gelen kişilerde ancak şirk-i zahiri ortadan kalkmış olabilir.
Bu mertebe fiiller şirkinin ortadan kalkıp Tevhid-i Ef’âlin başlayıp, yaşandığı yerdir.
قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي
“Kâle inni câilüke linnâsi imamen, kâle ve min zürriyyeti.” Meâlen: Cenâb-ı Hak- dedi ki: Ben seni insanlara İmam kılacağım. O da dedi ki: Zürriyetimden de;
Bu Âyet-i Kerime de İbrâhim (a.s.) mın Tevhid-i Ef’âl mertebesinin İmam-ı olduğunu açık olarak görmekteyiz. Kendisinin; Zürriyyetimden de; duası bu günlere Hatta; kıyamete kadar gelecek sâliklerin de üzerinedir. Kim ki bu mertebeye ulaştı.
Seyrinde fiili şirkten kurtulmuş, mânen İbrâhim (a.s.) mın zürriyyetinden olmuş olur.
ALLAH (c.c.) lühü cümlemizin idrakini açsın. Âmin
Bu mevzuda daha geniş bilgi altı Peygamber isimli kitabımızın İbrâhim (a.s.) bölümün de gelecektir.
Bu mertebede yapılacak zikir değişikliğini kısaca belirtmeğe çalışalım.
Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrakine doğru yol almağa başlamaktır.
Derse başlarken çekilen (700) adet “Kelime-i Tevhid” (100) adet eksiltilerek (600) e düşürülecek, geçen derslerin idrâki ve hâli ni belirten Âyetler bırakılacak, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda FETTAH
zikrine devam edilecek. Sonra.
(100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ fâile illâllah) ilâve edilecek Daha sonra bu mertebenin idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetleri en az (33) çer defa çektikten sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazarâtının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.
Ancak, dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız diğerleri de böyle devam eder.[67] “ İz- -T-B- ”