Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû in tensurû(A)llâhe yensurkum ve yuśebbit akdâmekum
Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.
Ey iman edenler! Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.
Bu ayet, müminlere Allah'ın dinine yardım etmeleri durumunda ilahi yardım ve sebat vaat etmektedir. Anahtar kavramlar, iman, yardım etme ve sebat bulma fiilleri üzerinden müminlerin sorumluluklarını ve bu sorumluluklara karşılık gelecek ilahi lütfu vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' (أمن) kökünün asıl anlamının 'nefsin korkudan emin olması' olduğunu belirtir. İman ise, kalbin tasdik etmesi ve şüphelerden arınmasıyla bu emniyet halini kazanmasıdır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, Allah'ın birliğine ve peygamberliğine kesin bir inançla bağlanmış olanları tanımlar ve onlara hitap eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmak'tan öte, 'güvenmek, kendini teslim etmek ve sadık kalmak' gibi anlamlar taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'âmenû' ifadesi, Allah'a tam bir güven ve teslimiyetle bağlanmış olanlara seslenerek, bu imanlarının gereği olarak Allah'ın dinine yardım etmeye çağırır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nasr' (نصر) kelimesinin 'yardım etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tenserû' fiili, müminlerin Allah'ın dinine, yani O'nun emirlerine ve peygamberinin tebliğine fiilen destek olmalarını, onu savunmalarını ve yaymalarını ifade eder. Bu, Allah'a doğrudan yardım etmek değil, O'nun davasına yardım etmektir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nasr'ın düşmana karşı galip gelmek için yardım etmek olduğunu açıklar. Ayetteki 'in tensurullâhe' ifadesi, müminlerin Allah'ın dinini düşmanlara karşı savunarak, onu üstün kılmak için çaba göstermeleri gerektiğini belirtir. Bu yardım, maddi ve manevi her türlü desteği kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nasr' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'ilahi yardım' ve 'zafer' anlamlarında kullanıldığını, ancak bu ayette olduğu gibi 'insanların Allah'ın dinine yardım etmesi' bağlamında da geçtiğini belirtir. Burada müminlerin aktif bir şekilde Allah'ın dinini desteklemesi, bu ilahi yardımın ön koşulu olarak sunulur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nasr'ın 'yardım' anlamına geldiğini ve bu ayette Allah'ın müminlere yardım etmesinin, onları düşmanlarına karşı güçlendirmesi ve onlara zafer vermesi şeklinde tecelli edeceğini ifade eder. Bu, müminlerin kendi çabalarına karşılık Allah'tan gelecek olan ilahi destektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nasr'ın 'düşmana karşı yardım etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'yensurkum' ifadesi, müminlerin Allah'ın dinine yardım etmeleri durumunda, Allah'ın da onlara düşmanlarına karşı yardım edeceğini, onları muzaffer kılacağını ve zorluklar karşısında destekleyeceğini vaat eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebet' (ثبت) kelimesinin 'bir şeyin yerinde durması, hareket etmemesi' anlamına geldiğini belirtir. 'Yusebbit' fiili ise, Allah'ın müminlerin kalplerini ve ayaklarını sağlamlaştırması, onları zor anlarda sarsılmaz kılması demektir. Bu, hem fiziksel olarak savaş meydanında sebat etmeyi hem de manevi olarak inançta kararlı olmayı kapsar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tesbît'in 'bir şeyi sağlam ve sabit kılmak' olduğunu açıklar. Ayetteki 'yusebbit akdâmekum' ifadesi, Allah'ın müminlerin ayaklarını savaş meydanında kaydırmaması, onları düşman karşısında metanetli kılması ve geri adım atmamalarını sağlaması anlamına gelir. Bu, ilahi bir güçlendirme ve desteklemedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kadem' (قدم) kelimesinin 'ayak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'akdâmekum' ifadesi, 'ayaklarınızı sabit kılar' şeklinde kullanılarak, savaş meydanında düşman karşısında sağlam durmayı, geri çekilmemeyi ve metanet göstermeyi mecazi olarak anlatır. Bu, müminlerin cesaretini ve direncini pekiştirmeyi ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kadem'in 'ayak' olduğunu ve 'ayakları sabit kılmak' deyiminin 'savaşta sebat etmek, kaçmamak' anlamına geldiğini açıklar. Bu ayetteki 'akdâmekum' ifadesi, müminlerin zorlu mücadelelerde, özellikle savaşta, kararlılıklarını korumaları ve düşman karşısında sarsılmamaları gerektiğini vurgular.
Muhammed Sûresi
Yolumuza Fusûs’ül hikemle devam ederek Allah c.c. e yardımı ve Allah c.c. ün yardımı anlamaya çalışalım.
47/7 Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz (O) size yardım eder; ayaklarınızı sâbit kılar!
Demekki kim Allah’a yardım ederse O da size yardım eder. Allah aciz mi bizim yardımımızı isteyecek? İşte şeriat mertebesi itibarıyla onun ibadetlerini yapmak O’nun işlerini yaymak fakirlere yardımda bulunmak gibi şeyler ona yardımcı olmak O’nun dinini yeryüzünde yaşatmak O’na yardımcı olmak gibi zahir manada ama hakikat manasında insanlardan hakkın varlığı zuhur etmesi için bizim yardımcı olmamız lazımdır.
Eğer biz hayatımızı beşeriyet içerisinde gaflet halinde yaşarsak biz nefsimize yardımcı oluyoruz, nefsi fiillerimiz bizden zuhura çıkıyor, Hakka yardımcı olmuyoruz. Bunu tabi ki cenab-ı hak bize soracaktır, neden bana yardımcı olmadınız diye.
“İlahi esmamın ve sıfatlarımın zuhuru için meydana getirdim siz nefsi ve şeytani sıfatlarını zuhura getirdiniz onun yardımcıları oldunuz” dediğinde ne cevap vereceğiz. İşte biz ne kadar kendi hakikatimizi idrak etmeye çalışırsak ne kadar muhabbet ortaya koyarsak ne kadar müşahede hali ortaya koyarsak Allah’a o kadar yardımcı olmuş oluruz. O’nun sıfat ve esmasını kemaliyle ortaya çıkarmaya çalışıyoruz bu suretle Allah’a yardımcı olmuş oluyoruz.
“O halde bende size yardım ederim” buyurması siz bunları ortaya çıkarmaya çalışın ben size yardım edeceğim bunları daha çok ortaya çıkaracaksınız. Yani siz bana ben size yardım etmek suretiyle benim varlığımı en güzel şekilde ortaya koymanız gerekiyor.
İşte Rahman sûresindeki o ayet de burayla ilgilidir, “siz bu yardımı yaparsanız ben de size en güzel şekilde yardım ederim.” Zat’ının zuhuru manasında size yardımcı olurum buyuruyor. Çünkü meful failin fiiline yardım eder. Ve ben Zat’ımın miratında ve aynımın masharında yani Zat’ımın aynasında ve ayanımın zuhurunda “Cemal” ve “Celal” iyle zuhurunda Hakkı yükseltirim.
Yükseltmek; hakikatte batındaki kemalatın zahire ihraç ve ısharından yani zahire çıkarılmasından ve zuhur edilmesinden vekemalat-ı esmanın ayanda zuhurundan ibarettir. Yani ayan-ı sabitenin gereği olarak ayan yani bu görünen varlıkta zuhura çıkarmaktır.
Nitekim Hadis-i şerifte “ Eğer yeryüzünde hiç günah işlemeseydiniz ben sizi yeryüzünden kaldırır, günah işleyen bir kavim getirirdim.” Eğer insanoğlu hiç günah işlemeseydi, melekler cinsinden bir kavim olurdu, o zaman insan olmazdı. İnsan denmezdi.
Eğer siz meleki bir hayat yaşasaydınız, hem günah işleyen ve hem de ibadet eden iyi işler yapan bir kavim yaratırdım. Getirmediğine göre demek ki bizim yaptıklarımız uygun oluyor.
Marifet aynası suret-i isyanadır, isyandaki sureti marifet aynası ortaya çıkarır. Halk günah etmese yani bütün bu halk günah işlemese halk eder ahar İlah. Yani bütün bu halk günah işlemese de İlah o günahı halk eder, yani siz hiç günah işlemeseniz de İlah o günahı halk eder, işletir.
Çünkü varlığımızın özelliklerinden bir tanesi de günah işleyip sonra tövbe istiğfar etmektir. İşte bu durum melaike-i kiramda yok, hayvanat cinsinde de yok, bize mahsustur.
Bizim şeytani tarafımız olmazsa biz zaten insan olmayız, melek oluruz, bizim o şeytani tarafımız günah işletiyor.
Velhasıl Hak Zat’i yönden âlemlerden ganidir, fakat esma ve sıfat bizlerden gani değildir. Esma haysiyeti yönünden sıfat haysiyeti yönünden bizlerden gani değildir. Zira Uluhiyet meluh ile yani uluhiyet ilahlığı kabul edecek bir meluh ile meluh uluhiyeti kabul eden demektir.
Halikiyet mahluk ile yani hâlk edilen ile bir Halik bir de mahluk olacaktır, işte Halik mahluk olmazsa Halik bilinmez. O’nu bilecek mahluktur. Halk edilmiştir, ancak halk edeni bilecek.
Rububiyet merbub ile yani terbiye edicilik terbiye edilen ile terbiye olunan ile ve mabudiyet; yani mabudluk “abd” ile tahakkuk eder, abdiyet ile tahakkuk eder. Abdiyet varsa mabuda yönelir, mabudluk tahakkuk etmiş olur. Yani abdiyetin faaliyeti ile mabudluk meydana gelir.
Uluhiyetin anlaşılması için meluh lazımdır, yani İlahın bilinmesi için ilaha bağlı olanlar olması lazımdır. Ona yönelenler olması lazımdır. Halıkın bilinmesi için mahluk olması lazımdır, Rabbın bilinmesi için merbub, ona bağlı olan olması lazımdır, mabudiyetin bilinmesi için abd olması lazımdır.
İşte onun rububiyetine uluhiyetine müsaade etmem ve onu mushir olmam yani onu zuhura çıkarmış olmam için ben meluh ve merbubu icad eyledi. Yani ben olan meluhu merbubu yani bağlı olanı icad eyledi.
Mademki ben meluhum, merbubum yani ilaha bağlıyım ve Rabba bağlıyım, ilahımı ve rabbımı bu sıfatlarımla bilirim. Yani ben meluh olduğum için ilahımı bilirim. Merbub olduğum için rabbımı bilirim, abid olduğumuz için mabudumu bilirim.
Meluhum ve merbubum İlahımı ve Rabbımı bu sıfatlarımla bilirim. Ve ben onun tüm mevcudatta zahir olduğunu bildikten ve onu ilimde ve suretle icat ettikten sonra bu sırrı hicap ehline ıshar ederim. Yani ben bunu kendim müşahede ettikten sonra perdeli olanlara da ıshar ederim, yani anlatırım.
Yani Rahman suresinde “Allemehul beyan” yani beyan etmeyi de talim etti. 55/4
﴿٤﴾ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
55/4-) Allemehül beyan;
55/4 Öğretti ona beyanı (Esmâ özelliklerini insanda açığa çıkardı); (Hz. Âli'nin deyişiyle "'İnsan', konuşan Kur'ân" oldu.) Yani evvela kendi öğrenmeyi öğretti, ondan sonra da öğretmeyi öğretti. İnsanı halk etti, bir de ona talim etmeyi de öğretti, onu ilimde bu surette icat ettikten sonra bu sırrı ehli hicaba ıshar eyledi. Yani perdeli olanlara da zuhura çıkarırım zikrolunan o manaya dayanılarak Hakkın marifeti ve ilimde icadı talebini mutazammın olarak lisan-ı Rasul ile bize “Küntü kenzen mahfiyyen … hadis-i kudsisi bu manadadır.
“Ben gizli bir hazine idim onu bilinmekliğimi istedim onu taleb edene öğrettim “ işte bu durumda ilim maluma tabi oluyor. Öğretmenin ilmi ne kadar çok olursa olsun talebe olmadıktan yani onun ilminin zuhura çıkacak bir yer bulmadıktan sonra talebeye ihtiyacı vardır.
Alim ya talebe yetiştirecek ya da kitap yazacaktır, kitabı okuyan da yine talebe hükmünde olacaktır. Olmazsa yine kitap bir işe yaramaz. Hadis-i kudsisi bu meyanda gelmiştir, Hakkın maksadı bende tahakkuk etti, zuhura çıktı. Hz Ali Efendimiz; “sen kendini küçük görürsün, ama sen âlem-i ekbersin” dediği Allah’ın hükmü bende zuhura çıktı işte o “Ben” olmasaydı ilahi kimlik ortaya çıkmazdı.
O zaman işte Allah bize hamd etti biz de Allah’a hamd ediyoruz. Yani Allah bizi övdü, biz de Allah’ı övüyoruz. Hani “kullarım senden beni sorarlar sen onlara de ki ben onlara yakıynım ve bir şey istedikleri zaman dualarına icabet ederim “ buyuruyor Allah, kulun duasına icabet ediyor. Yani kul amir, Hak memur hükmüne yani kendi ifadesi ile bu oluşuyor.
İnanmayanlar biz nefsimize yardım ediyoruz, nefsani duyguları ortaya çıkarıyor, halbuki Allah’ın istediği İlahi düşünceleri ortaya çıkarmaktır, Allah’a yardım etmektir. Allah’ın sıfatlarını çıkarmak lazım ki bu varlık görevini yapmış olsun. İşte bunu yapmadığımız için Cenab-ı Hak da perdelerini kapatıyor, bunu artık onda hiç faaliyet sahasına çıkartmıyor.
Bunu yok bildiriyor. Kendi varlığını kendisine yok, hiç sanki öylece ne gökten gelmiş ne de yerden kendi kendine olmuş kadar basit bir düşünce sınırı içerisine alıyor. Daralttıkça daraltıyor, adeta kör ediyor, neden çünkü buradan hakka yardım etmesi için olması için var edilmiş ama o nefsine yardımcı oluyor, onun için o nefsini de kısaltıyor, kısaltıyor nihayet nokta sıfır haline getiriyor.[41] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;
2347. Senin yâriliğin sende ziyâde olur, onda değil! Hakk buyurdu ki: "Gğer siz Allâh'a yardım ederseniz yardım olunursunuz " Bu beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed’de vâki* olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: (Muhammed 47/7) Ya’ni “Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah Teâlâ da size yardım eder ve sizin ayaklannızı tesbît eder”. Bu âyet-i kerîme harbde nâzil olduğundan ma’nâ-yı zâhirîsi şudur. “Siz Resûlullah ile berâber düşmanla kıtâl etmek sûretiyle Allah’ın dînine ve Resûlüne yardım ederseniz, Allah Teâlâ da sizin kıtalde ayaklarınızı tesbît ederek düşman üzerine gâlib kılmak sûretiyle yardım eder.” Ma’nâ-yı bâtınîsine gelince o da budur ki: Kutb-ı âlem yeryüzünde Hakk'ın halîfesidir. Zât-ı Hakk’ın ekmel sûrette zuhûru insân-ı kâmil libâsıyla vâki’ olur. Nitekim Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretleri Bi-ser-nâme’sinde şöyle buyururlar:
“Ahmed bu âlem-i şehâdette ahaddir, ey iş adamı! Hakk’ın sırrını sana açıkça söylüyorum.” Ve kutub hakîkat-i muhammediyyenin hâmili ve vâris-i kâmil olduğundan ona yardım Hakk’a yardımdır. Ma’nâ-yı beyt: Ey mürîd, senin kutba olan hizmet-i zâhiriyyen, yine senin kendi nefsine yardımın ve muâvenetindir. Hakikatte kutba değildir. Zîrâ kutb-ı âlem yukarıda îzâh olunduğu üzere âlem-i şehâdette zât-ı Hakk’ın libâs-ı ahîr ile tecellîsinden ibârettir. Ey sâmi’, şârih-i fakirin bu sözünden sakın kutbun süreti ve taayyünü Hakk’ın zâtı olduğu i’tikâdında bulunma! Zîrâ zât-ı Hak bilcümle taayyünât-ı sûrî ile zâhir olmakla berâber, zât onların cümlesinden münezzeh ve beridir. Zîrâ taayyünâta i’tibâr yoktur, fânidir; ve sûretten münezzeh olan zât-ı Hak bâkîdir.[42]
2126. Agah ol! Nu düğüm makûstur. Kendinin sadaka bahş edicisine sadaka ver!
“Düğüm”den murâd, ism-i Bâtın ile ism-i Zâhir’in birleşip düğümlendiği bir mevtin olan bu âlem-i şehâdettir. Ya’nî, ey tâlib-i hakikat! Âgâh ol! Bâtın ile zâhirin düğümlendiği bir mahal olan bu âlem-i sûrette iş tersinedir. Ya'nî kutbiyette bulunan zât bilcümle tecelliyât-ı ilâhiyyenin müvezzi’i olduğu hâl-de fakr-ı sûrî içinde görünür. Ey kimse! Sana gelen zenginlik o kutbun sana olan sadakasıdır. Fakat senin bundan haberin yoktur. Sen kendine sadaka verici olan bu kutba zâhirde sadaka ver ve onun nzk-ı sûrîsine muâvenet et! Ya'nî kutbun sana bâtında verdiği sadakayı sen tersine olarak zâhirde ona sadaka ver! Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîfte bu ma’kûsiyetin delilleri vardır. Kur’ân'daki delili (Muhammed, 47/7) “Eğer siz Allâh’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder” ve (Hadîd, 57/18) ya’nî “Allâh’a karz-ı hasen olarak ikrâz edin!” âyet-i kerîmeleridir. Ve hadîs-i şerîfte “Ey Âdemoğlu! Hasta oldum, beni ziyâret etmedin. Senden taam istedim, beni it’âm etmedin ve su istedim, beni suvarmadın” buyurulmuştur. Ve hadîs-i nebevide “Beni zayıflarınızın içinde isteyin! Zîrâ siz ancak zayıflarınız sebebiyle rızıklanır ve yardım olunursunuz” buyurulur.
2127. Bütün altın ve ipek, sana fakirdendir. Ey fakîr, âgâh ol! Rengine bir zekât ver!
Ey zâhirde zengin olan kimse! Sana gelen bütün altınlar ve ipekli kumaşlar bu fakr-ı sûrîyi ihtiyâr etmiş olan kutb-ı zamandan gelir. Binâenaleyh sen sûrette ve zâhirde her ne kadar zengin isen de, ma’nâda fakirsin ve muhtâcsın. Âgâh ol, ey zengin görünen fakir! O zâhirde fakîr görünen ma’nâ âlemindeki zengine bir zekât ver! Nefahâtü ’l-Üns’te olan âtideki bir menkıbe bu ma’nâyı tavzih eder:
“Tâcirlerden birisi nakl eder ki: Birtakım kumaşlan hayvanıma yüklemiş ve satmak için Mısır’a gitmiş idim. Kalabalığa karıştığım vakit, hayvanımı kaybettim ve hayli aradım ise de bulamadım. Ba’zı kimseler dediler ki: Şeyh Ebu’I-Abbâs-ı Demenhûrî hazretlerine git. Hayvanın bulunması için onun duâsını iste! Vaktâki o hazretin huzûruna gittim, selâm verdim, hâlimi anlattım. Hiç kulak asmadı. Fakat dedi ki: “Bize birtakım misâfırler gelmiştir, şu kadar un ve bu kadar et ve diğer şeyler lâzımdır.” Ben dışarıya çıktım. Kendi kendime dedim ki: “Vallâhi bir daha bu zâtın yanına gelmeyeyim. Bu dervişler kendi ihtiyâclanndan başka bir şey bilmezler!" Böyle düşünerek biraz yürüdüm.
Birisinde bir miktar alacağım var idi. Ansızın karşıma çıktı. Onu yakaladım ve “Sende olan alacağımı almadıkça aslâ seni salıvermem!” dedim. Bana altmış akçe verdi. Kendi kendime dedim ki: “Zararımı telâfi için şeyhin istediklerini alayım. Bu para da varsın Hak yoluna gitsin!" Velhâsıl şeyhin dediklerini satın aldım. Bir akçe arttı. Onunla da helva aldım. Hepsini bir hammâla yükleyip şeyhin zâviyesine gittim. Oraya yaklaştığım vakit hayvanımın üstündeki kumaşlar ile berâber zâviye kapısında durduğunu gördüm. Dedim ki: “Bu hayvanı buldum, birisine tevdî’ edeyim, bir daha kayıp olmasın!" Sonra fikrimi değiştirip dedim ki:
“Bana hayvanımı ve kumaşlarımı selâmetle iâde eden elbet onu hıfz eder.” Şeyhin huzûruna girdim ve getirdiğim levâzımı söyledim. Şeyh helvayı görünce: “Bu nedir?” Dedi. “Bir akçe ziyâde gelmiş idi, onunla da helva aldım,” dedim. Buyurdu ki: “Bu helva şartta dâhil değil idi. Şu hâlde ben de bir şey ziyâde edeyim. Haydi kalk, kumaşlannı pazara götür ve acele sat ve parasını da peşin olarak tamâmen al ve ba’zı tâcirlerin gelip senin pazarlığını bozacağından korkma! Zîrâ deniz benim sağ elimde ve kara sol elimdedir.” Bunun üzerine hemen pazara gittim. Kumaşlarımı yüksek fiyatlar ile sattım ve bedellerini de tamâmen aldım. İşim bittikten sonra tâcirler denizden ve karadan pazara yürüyüş ettiler. Sanki hepsi bağlı iken bağlan çözülmüş idi.[43]
وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَّهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ {محمد/8}
(48/8) “Vellezîne keferû feta’sen lehum ve edalle a’mâlehum”
(48/8) İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Âyet ef’al mertebesindendir. Âyetin ikinci bölümde Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.
Âlemde ve kendi varlıklarında inkar ederek hakkı örtüp gizlemeye çalışanlar hakikat karşısında hayali varlıkları yıkılmışlardır. Onların amelleri nefsi emmare ile işlenmiş ameli gayri salihin dalalet yönüdür. (Murat Derûni)
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ {محمد/9}
“Zâlike bi-ennehum kerihû mâ enzela(A)llâhu feahbeta a’mâlehum” Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri, bu sebeple de Allah’ın onların amellerini boşa çıkarmasındandır. (49/9)
Âyet ef’al mertebesindendir. Âyetin ikinci bölümde Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.
Bu dalalet hali ve amellerini boşa çıkması Fatiha sûresi 7. Âyette bildirilmiştir.
Sıratalleziyne en'amte aleyhim; Gayril mağdubi aleyhim; Ve laddaaallîn;
O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil. (1/7)
O yol öyle bir yol ki en’am da (nimet) bulunduklarının yoludur, gazaba uğramışların ve sapmışların yolu değil. Gadab Cenâb-ı Hakk’ın azametinin vasıfları, gadab’a uğramamış olanlarda Hâdî isminin mazharları yani hidayet ehlidirler. Yeri gelmişken şu küçük ilâveyi de aktaralım.
71/26. “Ve Nûh dedi ki: Yârabbi!. Yeryüzünde kâfirlerden bir şahıs bırakma.” Yâni yeryüzünde ehli mudil-dâllîn’den kimse bırakma. Çünkü o aslında bu duayı kendi mertebesi itibari ile ifade etmişti. Demek ki, dallîn’in hakikati ona sadece zâhiri anlamda belirtilmiş idi. O mertebe itibariyle kesret hakikatleri yaşandığından, kesrette de zıtlar toplanamadığından, yâni o devrede “kesrette vahdet” yaşanmadığından yeryüzünde hiç bir “mudil” isminin zuhur mahallinin kalması istenmemiştir.
Ancak, Hakikat-i Muhammed-î de ise, bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir.
Nûh (a.s.) ise bunların tamamen kaldırılmasını istemiştir. Çünkü bütün esmâ-i İlâhiyyenin hâmîsi değil idi. Peygamberimiz ise, “rahmeten lilâlemîn” olduğundan, “mudil” ismide bu âlemin cüzlerinden olduğundan, onun kaldırılması değil ona uyulmaması tenbih edilmiştir, aradaki mühim fark budur.
Demek ki, Hakikat-i Muhammed-î seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır.[44] “ İz- -T-B- ”
أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا {محمد/10}
(49/10) “Efelem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne âkibetu-llezîne min kablihim demmera(A)llâhu aleyhim ve lilkâfirîne emsâluhâ”
(49/10) Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. İnkâr edenlere de bu akıbetin benzerleri vardır.
Âyet ef’al mertebesindendir. Âyetin ikinci bölümünde Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir. Âyetin son bölümü ef’alidir.
Kûr’an-ı Kerimde, Nûh kavmi, Hz. İbrahim’in kavmi, Lut Kavmi Semud kavmi, Ad Kavmi ve daha çeşitli kavimler ve hükümdarlarının inananlara yapmış olduğu zulümler ve sonları Kûr’ân-ı kerimde anlatılmaktadır. Bizler o günlerde yaşamadığımız için ya o günlere idraken gideceğiz ya da kendi beden arzımızda bu kıssaları yaşamamız gerekiyordur. Kim Nûh a.s. mertebesinden geçiyorsa kendi varlığında Nuhiyet mertebesinde ve varlığındaki kavmi de nuh kavmidir. Hz. İbrahim mertebesinden geçiliyorsa Nemrud ve kavmi varlığında hüküm sürmektedir. Diğerleride buna emsaldir.
Her bir mertebeden geçişte bu mertebenin menfi yönlerinin nasıl müsbet yöne döndüğünü salikin geçmiş mertebelere gidip görmesi, ona geçeceği mertebenin de iyi yöne döneceği konusunda fikir ve ümit vermelidir. (Murat Derûni)