İçeriğe atla
Kâf 15Cüz 26 · Sayfa 518

Kâf Sûresi 15. Âyet

ق

Sohbete sor

Efe'ayînâ bilḣalki-l-evvel(i)(c) bel hum fî lebsin min ḣalkin cedîd(in)

İlk yaratmada acizlik mi gösterdik ki (yeniden yaratamayalım)? Doğrusu onlar, yeniden yaratılış konusunda şüphe içindedirler.

Kâf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim.

1168. Dünyâ ve biz, devamlılık içinde yeni olmaktan habersiz olarak, her nefes yeni oluruz.

1169. Ömür, yeni ırmak gibi, yeni olarak erişir; cesette dâimi görünür.

Ya’nî insan her an cesedinde gerçekleşen "benzer yenilenme”yi fark edemeyip bir karâr üzere durduğunu zanneder. Bu "benzer yenilenme”yi bilim adamları da bir dereceye kadar tasdîk ederler. Çünkü onlar beşer vücûdunu oluşturan zerrelerin eskilerinin gidip, yenilerinin geldiğini idrâk ederler. Fakat bunun bölünmeksizin her anda olduğunu idrâk edemezler ve hele ma’denlerde gerçekleşen bu hâli hiç idrâk edemezler.

1170. O serîlikten aralıksız şekil gelmiştir; elde serî çevirdiğin kıvılcım gibi.

Ya’nî rahmânî nefes ile gerçekleşen bu îcâd ve yok etme konusu, şimşek hızı gibi bir hızla olduğundan, herhangi bir şekli, o şekil içinde hareketsiz durur zannederiz. Nitekim elimize maşa ile bir ateş parçası alıp karanlıkta bir dâire şeklinde çevirsek veyâ düz bir çizgi üzerinde hareket ettirsek, o kıvılcım bir noktadan ibâret olduğu halde, görenler onu bir dâire veyâ düz bir çizgi zannederler. İşte his gözünün idrâk dâiresi bu kadardır. Bu hakîkati akıl gözü görür. Fakat akıl gözünün görüşü de, bu maddî tecrübe dâiresi ile sınırlı kalır. Akıl gözü, vücûdumuzda ve eşyâda olan bu "benzer yenilenme"yi idrâk edemez; ona rûh gözü lâzımdır.

Bu "benzer yenilenme"ye:

“E fe ayînâ bil halkıl evveli, bel hüm fî lebsin min halkın cedîd.”

"İlk halk ediş ile bize bir yorgunluk mu geldi; belki onlar yeni halk edilişten şüphe içindedirler" (Kaf, 50/15) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur.

1171. Ateş dalını belirli bir şekil ile hareket ettirsen, bakınca ateş çok uzun görünür.

Ya’nî ucu ateşli bir ağaç dalını düz çizgi hâlinde veyâ dâire şeklinde döndürerek hareket ettirsen, o dalın ucu ateşten bir nokta olduğu halde, o nokta, hareket ettirdiğin şekle göre uzun eğri bir hat veyâ düz bir hat şeklinde görünür. Ateş bir noktadan ibâret iken, o noktanın serî olarak hareketi ve bir mahalde yok ve diğer mahalde var olması, onu uzun gösterir.

1172. Bu müddetin uzunluğu, hareket ettirenin serîliğinden, hareket ettirenin sür'atinden görünür.

Ya’nî bölünmemiş ânlarda ve bu ânlar içinde hiç kesilmeksizin gerçekleşen var etme ve yok etme, sür'atle birdiğerine bitişik olduğundan, insan kendi nefsinde bile bunun farkına varamaz, ömrünü uzun görür. Oysa onun ömrü hakîkatte bir andır. Bundan dolayı onun sürüp giden ömrü, yeni ân içinde, yeni hálk edilişten oluşur.

1173. Bu sırrın tâlibi eğer allâme olsa... İşte "yüksek" bir ismi olan Hüsâmeddîn.

Ya’nî "benzer yenilenme" sırrını anlamak isteyen kimse, eğer devrinin allâmesi bile olsa, akıl ve zekâsı bunu anlamaya kâfi gelemez. Ona bu sırra vâkıf ve beşeriyyet içinde şerefli vücûdu yüksek bir kitâp olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerini gösteririm.[15]

Hakîm Senâî (rahmetüllâhi aleyh) in beytinin tefsiridir:

“Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihanın göğüne iş buyurucudur. Rûh yolunda aşağılar ve yukarılar vardır; yüksek dağlar ve denizler vardır.”

2065. Gaybın başka bir bulutu ve bir suyu vardır. Başka bir göğü ve güneşi vardır.

“Âlem-i gayb"dan murâd, âlem-i misâldir; zîrâ ilm-i İlâhîde peydâ olan suver-i esmâiyye, cevâhir-i mücerrede-i nûrâniyye olarak mertebe-i ervâhda ve ondan sonra âlem-i şehâdetde iktisâb edeceği taayyün-i unsurînin sûret-i mi- sâliyyesi ile âlem-i misâle tenezzül eder. Binâenaleyh bu âlem-i misâl Hakîm Senâî hazretlerinin beytinde olduğu üzere vilâyet-i cân olup, onda gökler ve inişler ve yokuşlar ve yüksek dağlar ve denizler vardır. Bu âlem-i misâl, âlem-i şehâdetin bâtım ve melekûtu olup âlem-i şehâdetin sûretlerine bu âlemden imdâd olunur. Ve Hak Teâlâ hangi kulunun kalb gözünü açarsa, o kimse bu âlemin ahvâlini görür; ve ba’zı kimselerin âlem-i rü’yâda, dünyâda vâki’ olacak hâdisâtı görmeleri bu âlemdendir.

2066. O, ancak hâslara zâhir olarak gelir; bâkîler halk-ı cedîdden lebs içindedir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kâf’da olan (Kâf, 50/15) “Halk-ı evvel ile bize acz ve yorgunluk mu geldi; belki onlar halk-ı cedîdden lebs içindedirler." Bu âyet-i kerîme ba’si ve haşr u neşri inkâr eden kimselere karşıdır ve teceddüd-i emsâle işâretdir. Ya’nî bu âlem-i şehâdetin hey’et-i mecmûası, Hakk’ın her ân-ı gayr-i münkasım içinde vâki’ olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma’dûm olmaktadır. Ma’dûm olmak, mevt ve kıyâmetdir; ve tekrâr mevcûd olmak, ba’s ve haşr u neşr hâlidir. Fakat bu îcâd ve i’dâm, ihtizâzât-ı elektrikiyye ile sâbit olan sür’at-ı şedîde dâiresinde vâki’ olduğundan, aslâ âfâkda ve enfüsde hissolunamaz. Ve eşyâ sâbit bir halde zannolunur. Bunu an-cak kendi nefsindeki îcâd ve i’dâma vâkıf olan havâss-ı evliyâ görür; ve bu hâl ancak onlara zâhir olur. Onlardan başkalan eşyâyı sâbit zannettiklerinden, bu halk-ı cedîdden şübhe ve zan içindedirler.

Bu beytin, yukarıki beyte cihet-i merbûtıyyeti budur ki: Âlem-i misâl, âlem-i şehâdetin bâtınıdır. Binâenaleyh bu teceddüd-i emsâl, içli ve dışlı vâki’ olduğundan, her ân-ı münkasımda âlem-i misâldan, âlem-i şehâdete olan im-dâd-ı bâtınî dahi berâberce vâki’ olur. Zîrâ bilcümle merâtib-i vücûd Hakk’indir; ve celâlî ve cemâlî olan bilcümle tecelliyât-ı esmâiyye dahi Hakk’ındır.

2067. Perverdelikten dolayı yağmur vardır; pejmürdelikten dolayı yağmur vardır.

Gerek sûretde ve gerek ma’nâda, tecelliyât-ı cemâliyye ve latffiyyenin îcâbı olan yağmur vardır ki, hayât-ı sûrî ve ma’nevî bahş eder ve mevcûdâtı besler. Ve kezâ tecelliyât-ı celâliyye ve kahriyyenin îcâbı olan yağmur vardır ki, letâfet ve tarâvet-i ma’neviyye ve sûriyyeyi harâb eder.

2068. Baharların yağmurunun niamı çok acıbdir; sonbaharın yağmuru bağa sıtma gibidir.

2069. O baharlar onu nâz ile terbiye eder; ve bu hazâna mensûb olan, onu nahoş ve sarı yapar.

O baharlann yağmuru, bağı nâz ile terbiye edip yemyeşil yapar ve bu sonbahara mensûb olan yağmur ise o bağın manzarasını çirkin yapar ve yeşilliklerini sarartır.

2070. Soğuğu ve rüzgârı ve güneşi böylece tefâvüt üzere bil ve ipin ucunu bul!

Âlem-i şehâdetdeki müessirâtın böyle yekdîğerinden başka başka olduğunu bilirsen, ipin ucunu bulursun; zîrâ bunlar sana esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeden haber verir ve bundan keserâtın hikmet-i vücûdunu anlarsın; ve esmanın müsemmâsı ve sıfatın mevsûfu bir olduğunu bilip, bu keserât içinde vahdeti görürsün.

2071. Gayb da da, ziyanda ve fâidede; ve meşakkatde ve hüsranda böyle bu enva vardır.

Âlem-i şehâdetde böyle muhtelif müessirât olunca, onun bâtını olan âlem-i gayb-ı misâlîde de böyle türlü türlü müessirât-ı mütekabile olmak tabiîdir.

2072. Âbdâlın nefesi o bahardan olur; gönülde ve canda ondan yeşillik biter.

“Abdâl” sıfât-ı beşeriyyesini sıfât-ı ilâhiyyeye ve vücûd-ı abdânîsini vücûd-ı hakkânîye tebdil eden evliyâya derler. Ya’nî bu evliyâyı Hakk’ın müessir olan nefesleri, âlem-i gaybın bahârındandır; ve onların enfâs-ı mübârekelerinden gönüllerde ve canlarda ulûm-ı ledünniyye çiçekleri ve maârif-i ilâhiyye yeşillikleri neşv ü nemâ bulur.

2073. Bahara mensûb yağmurun ağaca olan fiili, ehl-i saadete onlann nefeslerinden gelir.

Bahâr-ı sûrîye mensûb olan yağmurun fiili, sûrî ağaçlan yeşillendirmek ve onlara hayât ve tarâvet vermektir. Ehl-i saâdet olan kimsenin kalbine ve canına da hayât ve tarâvet-i ma’neviyye, evliyâ-yı Hakk’ın nefeslerinden gelir.

Bu sûretle “bahar”dan murâd, âlem-i gaybın bahân ve “ağaç”dan murâd vücûd-ı beşer; ve “yağmur”dan murâd dahi âlem-i gaybın yağmuru olur.

2074. Eğer bir mekânda kuru ağaç olursa, kusuru o can artırıcı rüzgârdan bilme!

Eğer âlem-i sûretde bir yerde kuru bir ağaç olursa, kusûr, hayat-bahş olan rüzgânn te’sîrinden değildir; belki ağacın esâsında ve bünyesinde olan bozukluğundandır. Bunun gibi, irfandan bî-nasîb kalan sâlik hakkında da kusûr evliyânın enfâs-ı mübârekesinde değil, belki o sâlikin isti’dâdındadır.

2075. Rüzgâr kendi işini yaptı ve esti; o kimse ki, bir can tuttu, onu cânı üzerine kabul, etti.

Bahâr-ı sûrî ve rüzgânnın vazifesi esmek ve nebâtâta da neşv ü nema vermektir. Nitekim âyet-i kerimede (Hicr, 15/22) “Biz nebâta ve hayvânâta telkîh-ı hayât edici olan rüzgân gönderdik” buyrulur. İmdi telkihi kabûle müstaid olan nebât ve hayvân, ondan istifâde etti ve neşv ü nemâ buldu; müstaid olmayanlar kurudu ve öldü. Bunun gibi evliyânın nefehâtı ve enfâs-ı mübârekeleri[ni] dâimâ üss ü kabûle müstaid olanların gönülleri ve canlan, onlann feyizlerini kapar ve onlardan hayât ve neşv ü nemâ bulur.[16]

2797. İyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz, görmüyor musun, bir yeni yerin kasıdıyız?

Ey hakîkat tâlibi! îyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz. Ya’nî, biz cismimizi sâbit bir hâlde görüyoruz. Halbuki her ân-ı gayr-i münkasim içinde cismimiz bir halk-ı cedîddedir; ve akıl gözüyle görmüyor musun, her ân bir yeni yerin müteveccihiyiz? Nitekim sûre-i Kâf ta da (Kâf, 50/15) “Halk-ı evvel ile bize yorgunluk mu geldi? Belki onlar yeni yaratılıştan lebs ve şübhe içindedirler” buyurulur. Bu halk-ı cedîd his gözüyle de zâhirdir. Nitekim cisim evvelen çocuk, sonra delikanlı, sonra ihtiyar olur. Hz. Pîr efendimiz bu ma’nâlara işâreten Dîvân-ı Kebîrle rinde şöyle buyururlar:

“Ey koşarak gitmiş olan uyumuş! Ve ey cânmı vermemiş olan ölü! Kalk, kervân gitmiştir. Ey gönül! Bir dem uyan!"[17]

Ve Hak Teâlâ, âlem ve enfas ile âlemin ayn-i vâhidede, halk-ı cedîdde tebeddülü hakkında ne güzel buyurdu! İmdi bir taife ve belki ekser-i ehl-i âlem hakkında (Kâf 50/15) "Onlar halk-ı cedîdden lebs içindedir" dedi. Böyle olunca onlar emrin enfâs ile tecdidini bilmezler (45).


Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de buyurdu ki bu halk-ı âlem her an an yeni bir cedid, oluşumdadır. Fakat ekseri taife bundan şüphe içindedirler. Böyle olunca onlar emrin enfaz ile tecdidini bilmezler. Yani bu Âlemlerdeki bütün hareketlerin enfaz, yani nefes-i rahmani nefes ile yenilendiğini bilmezler. Ya'nî âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretlerinin buyurduğu vech ile âlemin halkı, herbir nefeste tecellî-i ilâhî ile teceddüd eder.

Hatta nefesten de daha bir kısa sürede bu nefesle yenilenmesi ikinci mertebedeki yenilenmedir, birinci mertebedeki an be an yani en kısa ana o kadar kısa sürede bütün bu âlem ölüp yeniden dirilmekte ki biz de öyleyiz, fakat öldüğümüz andaki süreyi tespit edemediğimiz için biz de o anda ölü olduğumuz için o çok kısa süreyi tespit edemediğimiz için yaşadığımız süreler bizce zuhurda olduğu için o zaman ölü süreleri tespit edemediğimizden farkında olmuyoruz, devamlı yaşıyor zannediyoruz kendimizi, halbuki ömrümüzün yarısı hay, yarısı mumit yani ölü olarak geçmektedir. Bunun her nefeste de yenilenmesi bu daha ağır çekimde olmaktadır. Bir de 24 saatlik bir ölüm var bilindiği gibi sonra 6 aylık ölüm dirilme var, yani sene içerisinde ölüm dirim var, bir de güneş sistemi içerisinde 200 milyon yılda bir ölüm dirim vardır. Bakın kaç tane ölüm ve dirim arasında yaşamaktayız.

Zîrâ âlemin vücûd-ı müstakilli olmadığından kendi nefsiyle ma'dûm (yok) ve Hakk'ın vücûdu ile mevcûddur. Yani bu âlem dediğimiz şeyin kendine ait bir vücudu yoktur. Bütün bu gördüklerimiz Hakkın vücududur. Ve Hak dâima ve ebeden tecellî edegelir. Onda durmak olmaz. Nasıl nehir devamlı akıyorsa durduğu zaman göl ismini alıyor, nehir olması için akması gerekmektedir. Binâenaleyh birinci tecellî asla rücû edince âlem, ma'dûm olur; yani ilk gelen tecelli geçiş halinde âlem yok olur, ikinci tecelli geldiği zaman tekrar hayat bulur. Bu böylece devam eder alternatif elektrik akımı da böyle değil midir, saniyede 50 defa durup tekrar ters yönlü hareket eder.

Ve ikinci tecellînin müteakiben zuhurunda dahi mevcûd olur; velâkin tecellî-i sânî o kadar sür'atle zuhur eder ki, onun nuru tecellî-i evvelin nuruna muttasıl olmasi hasebiyle ikisinin arasını fark ve temyiz yani birbirinden ayırmak mümkün olamaz. Birinin hayâli zail olmadan onun müşabihi olan diğer tecellî gelir. Yani birinci tecellinin hayali yok olmadan onun benzeri ikinci tecelli gelir, Binâenaleyh âlemin evvelâ ma'dûm (yok) ve sonra mevcûd olması görülemez.

İşte bunun için âlemin sûret-i zahiresine nazar eden erbâb-ı fikir ve nazar, bu misalli olan yenilenmenin farkına varamazlar. Bununla beraber erbâb-ı fen bir dereceye kadar bu hakikati idrâk edebilmişlerdir. Fakat onların bu idrâkleri, ehl-i keşif ve ilhamın mertebelerine vâsıl olamaz. Meseleye akl-ı cüz ile baktıklarından hakikat ehli akl-ı kül ile baktığından onu daha güzel anlarlar.

Meselâ bu teceddüdün ecsâm-ı uzviyyede vukü'unu fennen müşahede ederler; ve-lâkin bir kaya parçası için her ân ayrı ayrı kısımlarda mevcûd ve ma'dûm olmak keyfıyyetini kabul etmezler. Yani madenlerde bunu kabul etmezler. Ama insan vücudunda kabul ederler neden, çünkü hücrelerde her an yenilenme var, halbuki âlemin heyeti mecması her bir nefeste ilahi tecelli ile yeniden yenilenmedir.

Mesnevi: Tercüme: "Suret, bî-sûretlikten çıktı; yine avdet etti. Nitekim biz de ona rücû' ederiz. İmdi senin için her lahza ölüm ve ric'at vardır. Mustafâ (s.a.v.) ya'nî "Dünyâ bir saat, bir andır" buyurdu. Cümle âlem her dem fenadadır; ve tekrar vücûd bulup bakâda olur. Âlem dâima yürüyüp oturmaktadır; yani bir ayağa kalkıyor hayat buluyor, oturuyor, ölü hükmünde oluyor ve soyunup giyinmekten hâlî değildir.” Yani bir soyunuyor, bir giyiniyor. Velhâsıl eşyanın tümü hakikatleri sabit ve zahiri vücûdları her an ve her lâhza değişendir. Eşyanın suretleri değiştiği halde hakikatleri sabittir diyor. Eğer o hakikat sabit olmazsa eski haline dönüşemez, bozulur gider.

Ve onların zahiri vücutları dahî vücûd-ı Hakk'ın gayri değildir. Binâenaleyh vücûd-ı Hak zat bakımından değişmek ve değişmekten müstesna ise de, min-haysü'l-esmâ ve'ssıfât değişendir. Yani Zat’ı itibariyle değişmekten beridir, böyle olmakla birlikte esma ve sıfat bakımından değişme olur. Ve mademki bu gördüğümüz eşya Hakk'ın vücûdunun gayri değildir, değişen olsa da yok olan olmak lâzım gelmez. Yani değişim olsa da yok olmaz.

Zîrâ vücûda dâhil olan şey yok olmaz. Ve eşya suretleri, hakîkat-ı Hak olan ayn-ı vahide üzerine tâli olan birtakım a'râzdan ibarettir. A'-raz ise her anda değişendir. Yani araz, arizi, sonradan meydana gelen şey her an değişir, Fakat ehl-i nazar ve ehl-i âlemin çoğu, yani sadece görüş ehli âlemin hakikatinden ve âlemin suretlerinin tümü, enfâs ile halk-ı cedîdde olduğundan şübhededirler. Yani nefes-i rahmani ile yenilendiğinden şüphe içindedirler. Çünkü bu sırrı sistemi bilmezler.

Mesnevi: Tercüme: "O âlem-i gayb, ancak Hakk'ın hâslarına zahir olur. Diğerleri Bakî halk-ı âlem, bu halk-ı cedîdden yani yenilenmeden şübhededirler".

Böyle olunca iki zamanda bakî olmayan şey, iki zamanda veya zamanlarda bakî oldu. Ve nefsiyle kâim olmayan şey, nefsiyle kâim olan şeye döndü. Halbuki üzerinde bulundukları şeye onların şuuru yoktur.'”Ve onlar, halk-ı cedîdden şübhe içindedirler." (Kâf, 50/15) (50).


Ya'nî yukarıda îzâh olunduğu üzere araz, cevherin aynı olduğundan, iki zamanda bakî olmayan ve kendi nefsiyle kâim bulunmayan o araz, hem iki veya daha ziyâde zamanda bakî oldu ve hem de nefsiyle kâim bulundu. Halbuki Eşâire "Araz, iki zamanda bakî kalmaz; cevher ise zamanlarda bakî kalır" derler. Sonra da cevheri, arazlar ile ta'rîf edip, onun haddini bu arazlar ile ta'yîn eylerler. Ve bununla tenakuza düştüklerinin farkına varmazlar.

Binâenaleyh onlar, "âlem" dediğimiz şeyin birtakım a'râzın hey'et-i mecmuası olup, bir andan diğer ana mütebeddil olduğunu ve âlemden hiçbir şeyin kendi nefsiyle kâim bir cevher olmadığını bilmediler. Ve kendi aynında kâim olan mevcudun, kendi zâtıyla kâim bulunan vücûd-ı mutlak-ı Hak olduğunu ve eşyâ-yı sâirenin kendi vücûdlarıyla ademiyyet üzere olup, her anda o vücûd-ı mutlak ile halk-ı cedîdde olduğunu anlamadılar. Yani vücudu mutlak ile yeni bir halk olmada bunun farkına varamadılar, Rubâî-i Efdalüddîn Hâkânî:

Tercüme: "Âlem, vücûd-ı mutlakın arazları olarak zahir oldu. O vücûd-ı mutlak olmaksızın âlem ayn-ı ademdir, yani yokluktadır. Her bir anda sana bir vücûd gelir. Binâenaleyh O'nun her nefesine, ya'nî vücûd-ı mutlakın feyz-i mukaddesle tecellîsine, ihtiyâcın vardır; bunu iyi anla!" Bir feyz-i akdes, bir de feyz-i mukaddes var, burada zuhurda olan feyz-i mukaddesdir. Feyz-i akdes kendi zat’ından kendi Zat’ına olan feyzidir, feyz-i mukaddes Zat’ından vücuduna olan tecellileridir.[18] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)