İçeriğe atla
Kâf 16Cüz 26 · Sayfa 519

Kâf Sûresi 16. Âyet

ق

Sohbete sor

Ve lekad ḣaleknâ-l-insâne ve na'lemu mâ tuvesvisu bihi nefsuh(u)(s) ve nahnu akrabu ileyhi min habli-lverîd(i)

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.

Kâf Sûresi

Âyet zât mertebesi âyet mertebesi âyetlerindendir.


halek-nâ” biz halk ettik “nahnu” çünkü biz, kelimeleri zâta işarettir.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (50/16) Nusret Tura r.a. bu âyeti, aşk-ı ilâhi eksenli ele almıştır. İnsana bu kadar yakın olan Allah’tan gafil kalınmasını serzenişle ifade etmektedir: “Ey âşıklar, Ey sadıklar! Rabbü’l-âlemin hazretleri daha ne söylesin. Koca Peygamberimiz ne etsin, bu gaflete bu kadar yakın bir Allah’ı ben bu ihtiyar halimle görür gibi oluyorum, ciğerlerimde volkanlar, ağzımda feryatlar, beynimde infilâklar oluyor. Hacı Mehmet Hazmi Hazretlerinin bir şiirinde “Mâşuk yüzün tutmuş sana; sen bakarsın gayrı yana” buyurdukları gibi Hak Teâlâ Hazretleri damarlarımızdan yakın, daima bize bakar. Gafletle geçen zamanlarımız için binlerce tövbe ve istiğfar.”[19]

Mesnevi-i Şerif Beyitleri ile yolumuza devam edelim;

2232. Kendi nasibimi kimseden bulmam, ancak bana benden daha yakın olan ondan bulurum.

Tecelliyât-ı ilâhiyyeden olan nasibimi ben hâriçten hiçbir kimseden almam; o nasibimi ancak bana benim hakikatim olup benim bu taayyün-i kesifimden mütehassıl olan benim benliğime bu benliğimden daha yakın olan Hak’dan bulurum.

Bu beyt-i şerîfde (Kâf, 50/16) “Biz ona şah da- manndan daha yakınız” (Vâkıa, 56/85) ya’nî “Biz ona sizden daha yakınız, velakin görmezsiniz” âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur. Bu beyt-i şerîfdeki “meğer” kelimesi tekmîl-i vezn için zâid olarak vâki’ olmuştur.

2233. Bu benlik hana vakit vakit ondan erişir; binâenaleyh hu benim için kem olduğu vakit onu görürüm.

Her ân-ı gayr-ı münkasimden benim bu vücûd-ı kesîfim, Hakk’ın bir tecellîsi ile ma’dûm ve dîğer tecellî-i seri ile mevcûd olur. Şu halde benim benliğimi teşkil eden taayyünüm, “teceddüd-i emsâl-”i müteâkıbe ile durur. Vak- tâki bu taayyün-i kesîfim mahv ve zâil olur, ben ancak benim kayyûmum olan vücûd-ı Hakk’ı görürüm.[20]

Husûsiyle bilindi ki, muhakkak elsine-i şerâyi'-i İlâhiyye, Hak hakkında söylediği vakit, onu ancak umûmda mefhûm-i evvel üzere, hususta dahi, o lafız herhangi lisân ile olursa olsun, o lisânın vaz'ında, o lafzın vücuhundan anlaşılan diğer bir mefhûm üzere söylettiği şeyle getirdiler (3).

Alah’ın indinde nazil olan şeriatların lisanı Hakteala Hz leri hakkında bir şey söylediği vakit, yani bir kitapta Hakkteala hakkında şeri olarak bir husus söylenildiği vakit peygamber onun kavminin lisanı üzere söyler. Burada bir soru akla geliyor; Cenab-ı Hakk’ın lisanı varmıdır, yokmudur? Varsa hangi lisan üzeredir? Cenab-ı Hakk hangi lisanla konuşur? Arapça derse, İbranice de kitap geldi, Süryanice de geldi. Arap milletine bir kitap gelmişse onun lisanı Arapçadır. Bu şeriatın lisanı Arapçadır. Yahudilere gelmiş olsa Beni İsrail lisanınca olacaktır. İbranice geliyor, Süryanice geliyor. Allah, hakkında bir şey söylediği vakit peygamber onu kaviminin lisanında söyler. Demek ki Cenab-ı Hakkın lisanı milli ve mahalli değildir. Cenab-ı Hakkın lisanı her ne kadar bütün lisanlar O’nun lisanı ise de Zat’ının lisanı tektir. Zat’ının lisanı Allah’ça dır.

İşte o Allah’ça olan lisanı peygamber kendi iç yapısında vahy ile milletinin lisanına çevirip tercüme edip milletinin lisanı üzere getiriyor. Çünkü Allah’ça söylese kavimi bir şey anlamaz. Milletin lisanı ile söylediği halde anlıyanlar yine de çok az. Ne diyoruz, Kur’an-ı Kerim’in dört lisanı vardır, birisi Rab’cası, yani şeriat mertebesindeki lisanı, Bu durumda İlahi kitapların ilk tercümesini yapan peygamberler olmuş oluyor. Ama bu tercümede bir eksiklik yanlış anlama yok aslının aynıdır. Arapçadan başka dillere çevrildiği gibi beşer çevirisi değildir. İşte şeriat mertebesinde bizim kitabımızın lisanı Arapçadır. Tarikat mertebesindeki lisanı A aaa Rab’ça yani rububiyet mertebesi Rab’çadır. Sanki Arapça diyecekmiş gibi oluyorsun baştaki “aaa” nida oluyor ve Rab’ça diyorsun. Rablık mertebesi, rububiyet mertebesi üzerine vaaz edilmiş oluyor ki zaten ilk emri odur, “OKU” ! Okuyamam kadir değilim nasıl okuyayım? Rabbının ismiyle oku. Yani Rab mertebesinden oku buyuruyor. Yani ikinci mertebeden anlat buyuruyor. Sonra Rabbın batını olan Hakk, Hakk’ça lisanı var onun üzerine Zat mertebesinden Allah’çası vardır. Kavimine anlattığı Rab’çasından Arapça kelamından. Çünkü Rab mertebesinden Rab’ça anlatsa evvela anlayamaz kimse. Rububiyet mertebesi Arabça lisanı üzeredir. Peygamber onu kaviminin lisanı üzere söyler ve öyle lafızlar ile söyler ki yani öyle bir kelam sanatı içinde söyler ki çünkü o şeriatın içerisinde yani ilk vaaz ettiği o lisan içerisinde Kur’an’da mevcut olan İlahi kitaplarda mevcut olan şeriat, Tarikat, Hakikat, marifet mertebelerini dahi kapsayacak şekilde şeriat mertebesinden söyler.

Eğer öyle olmazsa zaten İlahi kelam olmazdı. Beşer kelamı olur, vahy olmaz. Öyle lafızlarla söyler ki kaviminin tümü o lafızları o sözleri işittikleri ilk anda hiç düşünme den onların lisanı üzere, kullanılagelen fiiliyatları manaları üzere zihinlerinde meyda na gelmiş olan manalarını ilk anda işittiği manalarını tevil etmeden zahiri üzere alırlar. Yani o kelimenin zahiri üzere şeriat manası üzere alırlar. Zira Hakk’ın hitabı umumadır, mahaza o lisan Arabi, İbrani, Süryani gibi hangi lisandan olursa olsun peygamberlerin umuma söylediği o lafızların o lisanın vaazı itibariyle tahkik ehli ve tevhid ehli ve zahir ulamasından her bir taifeye nisbetle hususi mefumları birçok vecihleri ve müteaddid manaları vardır. Yani irfan ehli, tevhid ehli, şeriat ehli o kelamdan kendilerine ait mertebelerin hepsini alırlar. Çünkü onun içerisinde hepsi mevcuttur. Ama şeriat ehli ilk anda duydukları gibi ve ilk anda verdikleri mana ile onları sabit kılarlar. İşte şartlanma da buradan gelmektedir.

İşte bütün yanlışımız veya eksiğimiz de bu noktadadır. İlk duyduğumuz manası itiba riyle bu mana onun tamamını kapsıyor iddiası ve düşüncesi ile yol almaya çalıştığı mızdan ve o bize pranga ayak bağı olduğundan orada kalıyoruz hiçbir tarafa gidemi yoruz.

Ama diğer taraftam “Muhakikin” yani tahkik ehli, arifler ve “Muvahidin” yani tevhid ehli ve zahir ulamasından her bir taife diğer taifelere nisbetle hususi mevhumları yani özel manaları bir çok vecihleri yönleri ve müteaddid manaları vardır. Hak onlara o elfazda bilsinler, bilmesinler o mevhumat vucuh ve mana ile tecelli buyurur. Yani o lafsın içerisinde Cenab-ı Hakk hepsine onlara o şekilde tecelli buyurur. Onlar ister bilsinler, ister bilmesinler. Yani ariflere bir başka, tevhid ehline bir başka, şeriat ehline bir başka, marifet ehline bir başka o ilahi kitapların içerisinde mevzular vardır.

Ama şeriat ehli ilk duyduğu andaki manası ne ise onu gerçek manası zanneder, orasıyla yetinir. Ama onun manası bu kadar değildir. Nitekim Cefer sadık Hz leri; “Hakteala ibadına yani kullarına kendi kelamında tecelli eyler, velakin onlar bilmez ler.” Hem elimizdeki kitabımıza “kelamullah” diyoruz, işte bize hitab ediyor, hemde tenzih ediyoruz ötelerdedir diyoruz. وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Şah damarınızdan yakiynnim diyor, bir hala tenzih ediyoruz, ötelerdedir diyoruz. Sanki bu mülkün sahibi bir başkasıymış gibi. O ötelerde olunca buralara birileri sahip çıkacaktır. İşte al sana şirk. Genelde Türkiye’nin dini tenzih üzerine kurulmuş bir dindir. Hep ötelerde olan bir Allah mefumuna ibadet vardır. Teşbih yok bizim gerçek mertebemiz olan tevhid gene hiç yoktur. Sonra biz de kendimizi müslüman zannediyoruz.

Hakteala kullarına kendi kelamında tecelli eyler velakin onlar bilmezler. Cafer Sadık Hz leri resul (sav) in 5. yada 6. torunlarındandır. Kim ki Kur’an-ı Kerim’i idrakla, şuurla okuyorsa emin olsun ki Rabbı ona oradan tecelli etmektedir. Kelamından tecelli etmektedir. Bazen bire bir bazen dolaylı olarak bazen geçmişten seslenerek bazen halden seslenerek ama hep ona hitap etmekte dir. Hani Niyazi Mısri ne diyordu “Her ne söz ki söylenir âlemde Türkiye, Arab tut kulağın kim sanadır cümle dillerden hitap” İşte Kur’an’da sana hitap ediyor. Çünkü sana geldi taşa toprağa gelmedi لَوْ اَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْاَنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ 59/21 “eğer biz onu dağların üstüne indirseydik dağlar parçalanıp yarılırdı.” Biz onu insana indirdik neden ona bir şey olmadı اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولا 33/72 zalim ve cahil oldu, kıymeti ni tam anlayamadı. O Zalim ve cahilin başka ifadeleri de var yeri olmadığı için burada girmiyoruz. Efendimiz hadis-i Şeriflerinde “Kur’an’ın zahiri, batını, haddi ve matlaı vardır” buyurdular. Keza “Kur’an yedi batın üzere nazil oldu” buyurdular. Yedi mertebe üzerine. O zaman Kur’an’ın bir zahiri var, şeriat ehlinin hükmettiği hani dedi ya Arapçası geldiği milletin lisanı üzere olan bir zahiri vardır.

Bir de Rabcası batını vardır. Bir de Hak’çası haddi hududu, sınırı vardır. Bir ayet okunduğu zaman o ayet ne kadar mertebeyi kapsamına alıyor, ne kadar mesela fezalardan bahsediyor, o ayet orada diyelim 3cm lik yer tutuyor, ama manası bütün âlemi kapsamına alıyor. Bu haddi, hudududr. Âdem (as) dan bahsediyor hududu nereye gidiyor, ta ilk insan dan son insana kadar hudud oluyor Hakçası. Sonra matlaı, doğuşu vardır, kaynağı vardır. Ayet hangi mertebeden kaynaklanıyor, yani hangi mertebeden çıkıyor. Şeriat mertebesi mi, ef’al mertebesi mi, Esma mertebesi mi, Sıfat mertebesi mi, Zat mertebesi mi? Kaynağı neresidir. Doğduğu yer neresidir?

Eğer Kur’an-ı Kerim’in bütün lafızları bir mertebeden çıkmış olsa, şeriat mertebesi yahut tarikat mertebesi, veya Esma mertebesinden çıkmış olsa o zaman Kur’an’ın sadece o mertebesi bilinirdi. Diğerleri gizli kalırdı. Senin binanın dört katı, beş katı varsa birisi de senin binanı bilmek, tanımak istiyorsa bütün katlarını gezdirmen lazım ki bina tamamen bilinsin.

Birinci katı gezdir, çıkar üçüncü kata ikinci katı gezdirme o kişi senin binan hakkında bilgi sahibi olamaz. Veya sadece bodrum katını gezdir diğer katları gezdirme binayı nasıl bilsin. Kur’an yedi batın üzere nazil oldu buyurdular, yani yedi nefs mertebeleri üzere her mertebenin hakikati işte yedi tane “Ha Mim” suresi var ya işte oradaki “Ha Mim” Hakikat-i Muhammedi demektir. O’na dikkatimizi çekiyor. Ve Hakikat-ı Muhammedi’nin yedi mertebesini anlatıyor o sureler içerisinde. Sekiz ya da beş de olabilirdi bunlar rast gele şeyler değildir.

Mesneviden: Hak teala Kur’an-ı Kerim’de وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” buyurdu. Sen ise bundan gafil olup, tefekkür okunu uzağa düşürdün. Yani tenzih ettin. Demek ki tefekkür bir düşünce bir uçuş bir gidiştir, bir oktur. Nerenin okudur? Hedefinin okudur, sana hangi hedefi gösterdilerse tefekkürün o hedefe gider saplanır. Eğer hedefin yoksa okun da önüne düşer. Cenab-ı Hakk sana şah damarından yakınım buyuruyor, Onu da biraz açmak lazım, şah damarının dememiş, şah damarının deseydi ne olurdu? Şah damarı dediği senin varlığındır, hayatiyetin olan varlığındır. Yani yaşamındır. Yani sende ben varım demek istiyor. Hayatın benim demek istiyor. Yani sen yoksun demek istiyor. Şah damarının dese sende ben varım demek olacaktır. Şah damarından daha yakınım dediği sen yoksun demek oluyor. “Sen ise bundan gafil olup tefekkür okunu uzağa düşürdün “ diyor Mevlana Hz leri.

Yani Hakk’ı kendi nefsinde değil de afakta aradın, uzakta aradın. Ey okunu ve yayını tertib etmiş ve akıl zekasını sair ilimlerle yüklemiş olan kimse av yakındır halbuki sen okunu uzağa atmışsın. Hakk her fehimden zahir olduğu gibi yani her idrakten meydana geldiği gibi her bir fehimden batın olan dahi yine haktır. Yani her düşüncede zuhura Helen Haktır, o düşüncede zuhura gelmeyen gizli kalmış olan bilinmeyen dahi Hakk’tır. Yani anlayışı mahdut olan kimselerin anlayışları sınırlı olan kimselerin istidatlarının yetişmediği mefhumlar ile batındır. Yani o kişi Cenab-ı Hakkı idrak edemediği yerde o batındır. Ama aynı yerde o varlık idrak edilmişse zahirdir. Dolayısıyla zahir le batın ayrı bir şey değildir. Fakat bu batıniyet anlayışları sınırlı olanların anlayışına göredir orada batın olması. Yoksa âlem Hakk’ın suretidir ve hüviyetidir. Âlem Hakk’ın Zahir ismidir diyen ve bunun böyle olduğunu zevkan bilen kimsenin fehmine göre Batın değildir.

Çünkü böyle bir zat-ı Şerif’in idraki (Fehmi) anlayışı sınırlı değildir. Bu zat-ı Şerif, yani irfan ve idrak ehli âlem Hakk’ın Zat’ı itibariyle değil, işte tenzih burada Zat’ını tenzihtir. Sıfatlarını, Esmasını, Fiillerini tenzih değildir. İşte irfan ehli bunu böyle bilir. Kakk’ın Zat’ı itibariyle değil belki Zahir ismiyle kayıtlanması ve zuhura gelişi itibariyle sureti ve hüviyeti olduğunu bilir. Yani zahiri ve sureti itibariyle bu âlem Allah’ın varlığından başka bir varlık değildir. Olduğunu bilir. Zira o Hakk’ı bütün zuhurlarda müşahede eder. Nitekim Ebu Yezit buyurur ki “Otuz yıldan beri Allah ile tekellüm ederim halbuki nas kendileriyle tekellim ettiğimi zannedrler. Bayazid-i Bestami Hz leri “30 yıldır Allah ile konuşurum ama kullar beni kendileri ile konuştuğumu zannederler”. Neden çünkü kendini kul olarak bilmiş o mertebede kalmış. Malum olsun ki Esma Hakk’ın Zat’ının şuunatıdır. Hakk’ın Şuunatı ise O’nun Zat’ının aynıdır. Yani isim de Zat’ının aynıdır. Sana şu isimle hitab ettikleri zaman o isim senin bir vasfın ama zatının da aynıdır. “Zahir” dahi O’nun ismidir ve “Zahir” ismi âlemin ruhurunu iktiza eder. Yani Zahir ismi âlemin zuhurunu gerektirir.

“Zahir” ismi varsa âlem olacaktır. Başka çaresi yok bunun. Zira isim bir mashar olmayınca zahir olmaz. Şimdi şu kitap olmayınca “kitap” ismi nereden zahir olacaktır. Bütün eşya da öyledir. Eşyanın bir ismi olmasa o isim nereden zahir olacak. Böylece Hakk âlemin aynı olması itibariyle âlem Hakk’ın sureti ve hüviyeti olur. Ve nitekim Hakk suveri akıl ve his suretleriyle ve ruhaniye ve cismaniyeden zahir olan şeyin mana cihetiyle ruhudur. Ve Hakteala bu cihetten batındır. Böylece âlemde zuhur ve manada batın kaydıyla mukayyet olan Hakk’tır.

Zuhur ve batın Hakk’ın hüviyetidir. Zahir ve batın Hakk’ın hüviyetidir. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ 57/3 Ve Hakk zahirin ve batının hüviyeti olunca batıniyetin zahiriyete nispeti suretin müdebbiri olan ruhun surete nispeti gibidir.Suretin tedbir edicisi yani meydana getiricisi olan ruhun surete nispeti gibidir.

Ve Hakk'ın ma'rifetinde tenzih ve teşbih beynini cem' eden ve onu iki vasf ile vasf eyleyen kimse, nasıl kî kendi nefsini tafsil özere değil, mücmelen arif oldu ise, Hakk'ı dahi tafsil üzere değil, mücmelen arif olur. Zîrâ âlemde suverden olan şeyin adem-i ihatasından, nâşî, onu iki vasf ile tafsil üzere vasf etmek müstahîldîr (7).

Sınırlamış ve kayıtlamış kişi Hakk’ı bilmemiştir. Çünkü teşbih eden kimse Hakk’ı cismaniyete benzetip onda hasreder, yani âlemde bütün varlıkların zuhurları Hakk’tır ki sadece bu madde âleminde görmeye çalışır burada görür. Halbuki bu gayri mahdut olan mutlakı kayıtlama ve sınırlamadır. Keza tenzih eden kimse dahi Hakk’ı cismaniyetten tenzih eder yani ötelerde göklerde bir cismani yetten tenzih eder, bundan Hakk’ın haddi cismaniyetin hududunan hariçtir manası çıkar. Yani hakk’ın varlığı bu cisimlerin dışındadır manası çıkar.

Ama Allah; وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben sana şah damarından yakınım “ buyuruyor, biz ise bunun dışına atıyoruz. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 “nereye baksan Hakk’ın vechidir” buyuruyor, biz yine O’nu ötelere atıyoruz, tenzih ediyoruz. Güya yüceltiyoruz. Hakkın marifetinde tenzih ve teşbih aarasını cem eden ve O’nu iki vasıf ile vasf eyleyen kimse nasıl ki kendi nefsini tafsil üzere değil mücmelen arif olduysa Hakk’ı dahi tafsil üzere değil mücmelen arif olur. Zira âlemde suverden olan şeyin ademi ihatasından naşi onu iki vasf ile tafsil üzere vasf etmek imkansızdır.

Yani mutlak arif tahkik ehli olan arif, lafsi arif değil, ismi arif değil, arif isminin müsemması ile arif olan yaşayan Hakk’ı ahadiyet-i zatiyesi hakikat-ı vahidesi itibarıyla yani ahadiyet mertebesindeki Zatı itibarıyla ve hakikat-ı vahidesi yani tek hakikatı itibarıyla yani ahadiyet mertebesi itibarıyla taayyunatın tümünden tenzih eder. Yani bu var edilmiş âlemlerin cümlesinden hepsinden tenzih eder. Yani ahadiyet mertebesinden ne sıfat ne esma ne ef’al ne herhangi bir faaliyet ne bir oluşum yoktur bunların tümünden tenzih eder. Daha önce de geçtiği gibi cenab-ı hakk’ın Zat’ını tenzih ederiz, her şeyden, fiillerini isimlerini değil. İşte burada tenzih ile teşbihin arasını bulanlar kamil ariflerdir. Hakikat-ı Vahidesi yani tek hakikatı itibarıyla meydana gelen bu varlıkların bu âlemin tamamından tenzih eder. Âlemin suretlerinde bu âlemde gördüğümüz suretlerde varlıklarda zuhuru ve tecellisi ve ismi zahir cihetinden yani “Zahir” ismi yönünden itibariyle cihetinden âlem hakk’ın hüviyeti olması itibariyle de teşbih eder.

Yani Hakk’ın hüviyetinden başka bir şey olmadığından idrak eder böylece de teşbih etmiş olur. Yani evvela tenzih ediyor, Ahadiyeti itibariyle bu âlemlerden tenzih ediyor, ama bu âlemlerdeki zuhur ve tecelli O’nun “Zahir” ismi yönüyle olduğundan O’nu da teşbih ediyor. Yani Hakk şunda Haktır bu da Hakk’tır diye belirli hallerde sınırlamak suretiyle isimler tecellisi suretiyle teşbih eder. Yani her bir varlığın hakikatini Hakk’ın hakikati olduğu nu teşbih eder. Bunu teşbih yoluyla bilir tenzih yoluyla değil. Hakk hakkında bu suretler tenzih ve teşbih arasını cem eder. Yani tenzih ve teşbihin arasını birleştirir. Yani hem tenzihi idrak eder yaşar ve hem de teşbihi idrak eder yaşar. Şu halde Hakk’ı batın ve birlik yönüyle tenzih eder. Yani batınıyeti yönüyle ve tekliği yönüyle tenzih eder. Teşbihin gereği olan zuhur ve kesret vasıflarıyla vasıflandırır. Yani ikişekliyle vasıflandırır Hakk’ın varlığını.

Hakk’ı böylece vasıflandırmak tafsili olarak değil, mesela bir ormana girdiğin zaman oradaki bütün ağaçları sayamazsın. Ağaçları saysan dallarını sayamazsın, dallarını saysan yapraklarını sayamazsın. Ama “orman “ dediğin zaman o ormanı idrak etmiş olursun. Bu durumda tafsilen değil mücmelen yani toplu olarak, cem edilmiş olarak bilirsin. Allah’ı da rabbını da böyle bilirsin. Tafsilen bilmen mümkün değildir. Eğer Cenab-ı hakk’ı tafsilen bilmek mümkün olsaydı O sınırlanmış olurdu. Ayrıca bu yönüyle de bilemezsin, sınır koyamazsın. Hakk’ı bu iki vasıf ile tafsil üzere vasıflandırmak muhaldir. Yani hem tenzih yönünden vasıflandırmak, hem teşbih yönünden vasıflandırmak mümkün değildir. Zira âlemin suretlerinin tamamı ihata eylemek mümkün değildir. Âlemdeki varlıkların bütün suretlerin tamamını idrak etmek mümkün değildir.

Böyle bir kimse Hakk’ı fsil üzere değilde belki icmal üzere arif olur. Arif-i Billah olduğu halde yine de tafsil üzere bilmesi mümkün değildir. İşte bu bir tek varlıkta meydana geldi Hz Resul (sav) de. Tüm bu âlemi tafsil üzere idrak etmek Resul (sav) da medya na geldi. Neden? Çünkü kendisi bu âlemlerin hakikati, kaynağı olduğundan, Hakikat-i Muham medi kaynağı olduğundan eğer sende bir şey varsa sen onun özünü bilirsin. Senden kaynaklanıyorsa, sen meydana getirmişsen tabi ki onu bilirsin. Bilmezsen meydana getiremezsin.

Mademki meydana gelmiş Hakikat-i Muhammedi üzere o o yönden bilinmiş demek tir. İşte Miraç gecesinde Sidre-i Müntehada gördüğü ağaç bu ifadede. O ağaç da bir zamanlar çekirdekti. Neden tek bir ağaç gösterdi burası sınır dedi? Onun yanından da geçersin üstünden de geçersin. Ama ağacı neden gösterdi? İşte o ağaç bir zamanlar çekirdekti ekildi dikildi belirli süreler sonra çimlendi gövde oldu dallar oldu yapraklar oldu, çiçekler oldu meyveler oldu nihayet meyveler toplandı yere düştü tekrar başlangıçtaki gibi çekirdeğe dönüştü.

Yani aslına dönüştü. İşte insan da böyle bir çekirdek, zaten bir çekirdekten meydana geliyoruz, böyle zaman içerisinde gelişiyoruz, büyüyoruz fizik olarak kemale eriyoruz, sonra tekrar zevale gidiyor. İşte Hakikat-i Muhammedi çekirdeği de böyledir. Bir çekirdek iken zaman içinde gelişmesini sağlıyor kemale eriyor, sonra o çekirdekten başka çekirdekler yenileniyor, başka ağaçlar. İşte orada Hindistan kirazı şeklinde su küpleri gibi kirazları oluyormuş. İşte Resul (sav) o gece Hakikat-i Muhammediyi çekirdekliğinden tekrar çekirdek oluşumuna kadar geçen devreyi bir anda seyretti. İşte onun için daha yatağı soğumamıştı dödnüğü zaman diye belirtilir. Böyle bir kimse Hakk’ı tafsil üzere değil belki icmal üzere arif olur. Zira sonsuz olan şeyin bir defada ihata ve tafsili mümkün değildir. Fakat Hakk âlemin suretlerini kesintisiz ve ebedi olarak sonsuz olarak tafsil eder. Onun için bir defada bir akıl tarafında bunların ihata edilmesi mümkün değildir.

Nitekim o tahkik ehli olan arif kendi nefsini dahi tafsilen değil mücmelen bilir. Neden? Hangimiz saçımızı saydık kaç tane vücudumuzda kıl var bilebildik mi? Hangimiz vücudumuzdaki doku hücrelerini saydık biliyormuyuz? Hangimiz kandaki hücrelerin sayısını ve her an olan olayların adedini biliyor? Vücut organlarının tam manasıyla nasıl çalıştığını hangimiz biliyoruz? Bunları icmal, mücmel yani toplu olarak biliyoruz. İşte insan kendi varlığını tafsil olarak bilemedikten sonra İlahi varlığı tafsil olarak nasıl bilsin ki. Nitekim o tahkik ehli olan arif kendi nefsini dahi tafsilen değil mücmelen yani toplu olarak bilir. Yani bilir ki kendi nefsi Esma-ı İlahiyeden bir ism-i Hassın masharı zuhur yeti ve suretidir. Yani özel bir ismin zuhur yeri ve o ismin suretidir. Bunu bilir, tafsilen bilemez.

Ama aslında bunu bilmek de çok şey demektir. Bunu bilmek kendi hakikatini bilmek demektir. Kendi aslını bilmek demektir. Kendi Rabbını bilmek demektir. Kişideki kimlik ismin suretlenmiş şeklidir. Yani Cenab-ı hakk’ın Esma-ı ilahiyesin den bir ismin, ism-i Hassın surete bürünüp ortaya çıkmış halidir. Senden kasıt budur. Ondan, bundan, benden kasıt da böyledir. O ismin masharı, zuhur yeri ve o ismin suretidir. İsim onun ruhu ve batınıdır. O esma-ı İlahiye o varlığın ruhu ve batın kısmıdır. Kendisi de o ismin zahiridir. Kendi nefsinde müşahede ettiği kemalatın bazısı o ismin hazinesinde gizli olan şeylerdendir. Yani insan daha evvelce bilmediği şeyleri yavaş, yavaş ortaya çıkarması, neden o ismin hazinedeki mevcudiyetinin zaman içerisinde ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.

Daha evvelce bilmediği o şeyler sonra zaman içerisinde ortaya çıkmış oluyor. Neden çünkü o hazinede gizlidir. Hazinede muhafaza ediliyor, hazinede vardır. İşte kimin hazinede neyi varsa bir ömür boyu onu çıkarabiliyor, onun dışında başka bir şey de çıkarması da mümkün değildir. İşte o hazinede neler olduğunu bilmediğimizden o hazineyi çıkarmak için uğraş mamız gerekiyor. Amma var amma yok o mesele ayrıdır. Ya varsa çıkarmadığı mız zaman ihmal ettiğimizde ya varsa ne olacak işte o bizim için çok büyük bir kayıp olacak. Bu çalışmalardan da gaye o dur. Olanı ortaya çıkarmaktır. Böylece Rabb-ı Hassı olan ismin hazinesindeki kemalatın tamamını tafsilen bilmez. Kişinin kendi isminin hazinesinde neler olduğunu tafsilen bilmez. Yani o ismin özelli ğini bilir, ama kendi içinde olmasına rağmen neler olduğunu bilmez. Ne zaman bilir onu zuhura çıkardıkça varlığını bilir.

Allah vahidir ama aynalarda çok gözüktüğünden burada da kesret üzeredir. Bu mabuda uluhiyeti tahayyul eden abid-i edna ise yani aynanın birinde uluhiyet tahayyul eden abid-i edna yani gerilerde olan abid ise abid-i alanın müşahadesinden habersiz olduğundan biz bunlara bizim Allaha yakınlığımıza yaklaştırsın diye tapıyoruz derler. Yani kendilerini aldatırlar. Allah’a yaklaşacağız diye tapıyoruz derler. Nitekim ki günümüzde aynı şeyler vardır, işte şu kadar oruş tuttuk bu kadar namaz kıldık şunu yaptık allah’a yaklaşalım diye yaptık bunları diyorlar. Ne kadar acayıp iştir ki Allah kendilerinde olduğu halde bunları yapmakla Allah’tan uzaklaşmış oluyorlar. Şimdi şu senin cebinde buna yaklaşalım diye bunları bınları yaptık diye bundan uzaklaşıyor sun. Şu anda insanlar açıktan bir puta tapacak değiller ama şimdi putlarımız bir sürü işte onları ilah ediniyorlar hayallerinde onlar onları bir yere götürecekmiş gibi önder olduklarından gitmek istedikleri yere onlar yaklaştıracaklarmış zannediyorlar.

Kendindeki Hak’tan ne kadar uzaklaştıklarının farkında değillerdir. Bu sende zaten var buna yaklaşmak için o senin zaten içinde mevcut bizatihi yaklaşman diye bir şey söz konusu olmaz çünkü özünde var, senin varlığı O işte işte buna yaklaşmak için bazı şeyler yapmak ondan tirilyonlarca sene uzaklaşmaktır. İşte Abidin ednası bunu yapar, alası da yaklaşmayı bırak kendindekini arar yahut kendi kediyle kendinde olur. Allah وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben sana şah damarından yakınım” buyuruyor, hal böyle iken yaklaşmayı aramak ötelerde aramak abesle iştigal olur. İrfan ehileri cemiyetin dışında kalmıştır, onu anlayan olmaz, ya da çok az olur. Neden çünkü onların ilahlarına tapmaz onların hayalleri istikametinde gitmez, onların düşündğükeri şekilde düşünmez. Bu mabutta Uluhiyeti tahayyul eden abid-i edna ise abid-i alanın müşadesinden habersiz olduğundan biz onlara bizim Allah’a yakınlığımızı yaklaştırsın diye tapıyoruz derler. Nitekim İsevilere Hz İsanın ve Hz Meryemin tasvirleri önünde niçin tapındıkları sorulduğunda, hani kiliselerde Hz. İsa ve Meryem ananın resimleri, tasvirleri, onların önünde tapınıyorlarya, alnına göbeğine, sağına soluna işaret ederek, bunlara niçin tapındığı sorulduğunda aynı cevabı veriyorlar.

Yani bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunlara tapıyoruz diyorlar sorulduğunda. Fakat abid-i ala, onlara hitaben yani ileri derecedeki kul onlara hitaben sizin ilahınız ancak ilahi vahittir, Meryem anaya Hz İsa’ya tapmayın, sizin tapacak olduğunuz ilahınız tek bir ilahtır. Onlarda teslis varya, ondan yapıtorlar. Nerede zahir olursa olsun ona yönelin Hakkın çok tecelliyatları sizi zat-ı Vahiden perdeye düşürmesin, gaflete düşürmesin der. Yani Muhammedi meşrep olan arif-i ala Hakkın varlığı nerede zuhur ederse etsin oradaki, zuhurdaki oluşuma değil zuhurda var olan onun hakiatine yönelir.[21]

“ İz- -T-B- ” Şimdi Hak, onlara bu makam-ı zevkî-i lezizi, imtinân cihetiyle vermedi. Belki onlar, onu ancak üzerinde bulunduk­ları amellerinden, hakâyıklarının müstehak olduğu şeyle aldılar. Ve a'mâllerinde sa'y etmekte Rabb'in sırât-ı müs­takimi üzerine idiler. Zîrâ nâsıyeleri onun için bu sıfat sa­bit olanın yedinde idi. İmdi onlar nüfuslarıyla yürümedi­ler. Belki ayn-ı kurba vâsıl oluncaya kadar cebr-i hükmî ile yürüdüler (Vakıa, 56/85) ya'nî "Biz fâniye sizden daha yakınız; fakat siz görmezsiniz" (21).

﴿٨٥﴾ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لاتُبْصِرُونَ

56/85-) Ve nahnu akrebü ileyhi minküm ve lâkin lâ tubsırun;

56/85-Biz ona sizden daha yakınızdır, fakat görmezsiniz.

Ya'nî Hak, nüfûslarından fânî olanlara yani nefislerinden fani olanlara bu makâm-ı zevkî-i lezizi fazl cihetinden vermedi. Belki onların bunu bulmaları gayr-i mec'ûl yani var edilmemiş olan gerçekten kendilerinde olan zati istidatları yüzünden verildi ve ilm-i ilahide onların a’yanı o a’ma üzere sabit lmuş idi. Binâenaleyh bu makamı, ha­kkatlerinin istihkakı, hasebiyle aldılar. Ve onların amelleri, alınlarından tutup çeken Rabb-i hâsslarının sırât-ı müstakimi üzerin­de yürüdükleri için sâdır olmuş idi.

Yoksa onlar kendi zâtlarıyla ve nüfuslarıyla yani nefisleri ile yürümediler o yolda. Ve nüfûslarından mütevellid olan vehm-i bu'd (uzaklık)yani uzaklık vehmi gitti ve ayn-ı kurba vâsıl oluncaya kadar, cebrin hükmü altında yürüdüler. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Vâki a'da "Biz ölüye sizden daha yakınız; velâkin siz görmezsiniz." (Vakıa, 56/85) buyurur.

Vakıa (56) / 85- Ona o zaman biz sizden yakınız ama siz görmezsiniz.

İmdi cebir, a'yâna ve isti'dâdât-ı a'yâna râci'dir. Bunun için Hz. Şeyh (r.a.) ibarede cebri, Rabb'e isnâd etmedi, belki şüpe ve tereddüt etti. Velâ­kin nazar-ı evvele göre cebir, sırât-ı müstakim üzere olan Rabb'indir. Ve nazar-ı sânîye göre, yani ikinci görüşe göre Rabb-i mutlaktan Rabb-i hâssı ve hükm-i hâssı taleb eden kişinin a'yân-ı sabitenindir. Bu nükteye dahî dikkat lâzımdır ki, Hz. Şeyh (r.a.) bu Fusûsu'l-Hikem'de ba'zı âyât-ı kur'âniyyeyi gibi bir ibare ile ibârât-ı Fusûs'a rabt etmeksizin metn-i Fusûs tarzında îrâd buyururlar.

Bunun vechi budur ki, onlar {Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretlerinin ilimler vârisi ve maârifidir. bu gibi ilâhiye mazharları hakkında şeref-vârid olmuştur. Ve onlar nefisle­rinden fâni ve Hak'la bakî oldukları için, lisanları Hakk'ın lisânı­dır. Binâenaleyh bu i'tibârla Fusûs'un söyleyeni Hak olduğundan, Hz. Şeyh (r.a.) ba'zı ibârât-ı Fusûs ile yani Fusus’ta bazı ibaretler ile âyât-ı kerîme arasında bu gibi bağlantı îrâd buyurmazlar.

Ve ancak meyyit görür; zîrâ o mekşûfii'l-gıtâdır (perdesi açılmıştır). Binâena­leyh onun basarı keskindir. Ve Hak Teâlâ bir meyyiti bir meyyitten tahsis etmedi. Ya'nî kurbda saîdi şakiden tahsis etmedi (Kâf, 50/16) ya'nî "Biz insana şah damarından daha yakınız" dedi..وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ ….ve bir insanı bir insandan tahsis etmedi. İmdi abde kurb-ı ilâhî vardır. Ve ihbâr-ı ilâhîde onda hafâ yoktur. İmdi Hakk'm "hüviy-yeti"i abdin a'zâ ve kuvâsının aynı olmaktan daha yakın bir yakınlık yoktur. Halbuki abd, bu a'zâ ve kuvânın gayrı değildir. Böyle olunca abd halk-ı mütevehhemde Hakk-ı meşhûddur. Binâenaleyh mü'minler ve "ehl-i keşif ve vücûd" indinde, halk ma'kul ve Hak ise mahsûs ve meşhûddur. Bu iki sınıfın gayrisi indinde ise Hak ma'kul ve halk meş­hûddur. Bu surette onlar tuzlu su menzilesinde dir. Ve tâi-fe-i ûlâ ise içenini kandıran tatlı ve leziz su menzilesindedir (22).

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ …. şah damarından daha yakınız.) dediği bütün insanlara şamildir, gerek şaki olsun, gerek said olsun. Biz ilk aklımıza geldiğinde hemen mü’minlere yakındır gibi yahut said lere yakındır gibi geliyor, ama yukarıda ayırmadı diyor. Yani kurbda saidi şakiden tahsis etmedi. Ya (Biz insana ni Allah kendine yakınlıkta şaki ile saidi aynı durumda tuttu diyor. Bizim ilk aklımıza gelen, tabi iyi niyetle mü’minler O’na yakın oldu gibi, ama hepsi O’na yakın ayırmadı diyor.

Yani meyyitin basarından tabiatın örtüleri sıfat-ı beşeriye ve nefsaniye perdeleri kalkmış ve artık onun görüşü doğru ve keskin bulunmuş olduğundan Rabbinin kendisinde olan kurbunu o görür. 50/22

﴿٢٢﴾ لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ

50/22-“Andolsun sen bundan gaflette idin, derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.” Bununla beraber (S.a.v.) Efendimiz gibi bir Hâdî'nin Rabb-i mutlaka da'vetine icabet etmeyen Ebû Cehil gibi kimsenin körlüğü yine bakîdir. Zîrâ o Rabb-i mutlaktan mahcûbdur. O ancak nâsıyesinden tutan Rabb-i hâssının kurbunu müşahede eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur : (İsrâ, 17/72)

﴿٧٢﴾ وَمَنْ كَانَ فِى هَذِهِۤ اَعْمَى فَهُوَ فِى الاَخِرَةِ اَعْمَى وَاَضَلُّ سَبِيلا

17/72-) Ve men kâne fiy hazihi a'ma fehuve fiyl ahıreti a'ma ve edallu sebiyla;

17/72-Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)! (Düşünce) yolu (tarzı) itibarıyla daha da sapmıştır!

Ve bu kurbu müşahedede saîd olsun şakî olsun hepsi müsavidir. Zîrâ Hak Teâlâ âyet-i kerîmede bunu ba'zı emvâta tahsis etmedi. Yani bazı mevtaya tahsis etmedi.

Belki mutlak olarak zikr etti. Ve keza "Biz insana şah damarından daha yakınız" (Kâf, 50/16) dedi. Ve bu yakınlığı mutlak surette beyân buyurdu; ve insan­ların ba'zılarına tahsis etmedi. İtaat eden olsun cürüm işleyen olsun tümüne içine aldı. Şu halde abd için Hakk'ın yakınlığı muhakkaktır. Ve bu bâbda şeref-haktan kula gelen ihbâr-ı ilâhîde, ya'nî hadîs-i kudsîsinde gizlilik yoktur; belki aşikar ve açıktır. “Ben kulumun duyması olurum, görmesi olurum, eli olurum, ayağı olurum” hadis-i kudsisinde hafa yoktur. Yani gizlilik yoktur, belki çok açık ve vazıhtır. Bu kurb nasıl muhakkak olmasın ki, Hak kendi "hüviyyef'ini abdin kuvâ ve a'zâsının aynı kıldı. Yani Hak kendi hüviyetini abdın azaları ve kuvvaları kıldı Acaba bundan daha yakın bir yakınlık olur mu?

Çünkü Hak, ilmiyesi suretlerinde ibaret olan eşyanın a'yân-ı sâbitesi, kendi zât-ı lâtifi, mertebe mertebe tenezzül buyurmak suretiy­le, yine kendi vücûdundan vücuda feyz verme eyledi yani meydana getirdi. Bu surette "halk" dediğimiz şey vehmî ve i'tibârî bir şey oldu; ve "abd" dediğimiz şey dahi bu mevhum olan halkta, meşhud olan Hak oldu. Binâenaleyh bu hakîkata muttali' olan mü'minler ile ehl-i keşf halkı taakkul edip Hakk'ı his ve müşahede ettiler. Yani halkı akl ederek Hakk’ı his ve müşahede ettiler.

Yani Hakk’ı akl ettiler, halkı müşahede ettiler. Yani akıllarında Hakk var ama müşahadelerinde halk vardır. Onların indinde vücûd-ı Hak başka ve vücûd-ı halk başkadır. Binâenaleyh bu taife perdelerinin kesafeti ha­sebiyle ayrı ayrı iki vücûd isbât etmiş olurlar.

Ve vücûd-ı Hakk'a vücûd-ı halkı teşrik ederler yani şirk ederler. Gariptir ki, Hz. Şeyh (r.a.)ın teşbihine ittibâan biri çıkıp "Bu halkın vücûdu Hakk'ın aynıdır" kavliyle tevhîd-i sırftan bahs etse tekfir ederler yani küfrüne kail olurlar. İşte bu taifenin ilmi tuzlu su gibidir. Çünkü onları dinleyen teşne-i hakâyıkı kandırmaz. Yani hakikate susamış olanları kandırmaz. Fakat evvelki taifenin ilmi tatlı ve lezîz su gibi olduğundan içenleri kandırır ve isteklileri bu marifet doyurur.[22] “ İz- -T-B- ” Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür?

(En’am 6/31)

بوا بلقاء اللهعنَذِينَ كَذَّعقَدْ خَسِرَ ال

“kad hasirelleziyne kezzebu bilikaillahi gerçekten allah lika/mülaki ile kezzeb/tekzib eden zatlar hasir/hüsran oldular “Allah’a mülaki olmayı yalanlayanlar mutlak hüsrandadır.”

(En’am 6/52)

هوهمعلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّعوَلَا تَطْرُدِ ال

بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ

ve la tatrüdilleziyne yed’une rabbehüm bil ­ğadati vel aşiyyi yüriydune vechehü “Sabah ve akşam Rablarının vechini/yüzünü görmek için dua edenleri huzurundan kovma”

(Bakara 2/115)

وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ

فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ

“ve lillahil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi”

“Doğu ve batı Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın vechi/yüzü oradadır.”

(Rad 13/2)

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)