Velbeyti-lma'mûr(i)
(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Ma'mur eve,
Tûr Suresi'nin 4. ayeti, 'Beyt-i Ma'mur' kavramı üzerinden ilahi bir yeminle, Kâbe'nin sembolik ve manevi önemine vurgu yapmaktadır. Bu kavram, hem maddi bir yapıya hem de manevi bir doluluğa işaret ederek, ayetin genel mesajına derinlik katmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beyt' kelimesinin aslen 'gecelemek' anlamına gelen 'bâte' fiilinden türediğini belirtir ve insanların gecelediği, ikamet ettiği yer için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'el-Beyt' ise, özel olarak Kâbe'ye işaret eden, Allah'ın evi olarak bilinen mübarek yapıdır. Bu kullanım, Kâbe'nin sadece bir yapı değil, aynı zamanda manevi bir sığınak ve ibadet merkezi olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beyt' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak 'el-Beyt' şeklinde marife olarak geldiğinde genellikle Kâbe'yi kastettiğini belirtir. Ayetteki 'el-Beyt' ifadesi, Arapların zihninde doğrudan Kâbe'yi çağrıştıran, bilinen ve saygı duyulan bir mekandır. Bu, ayetin yemin ettiği şeyin önemini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beyt' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının sadece fiziksel bir yapıya değil, aynı zamanda bir aidiyet ve kutsallık kavramına da işaret ettiğini vurgular. 'El-Beyt'in Kâbe olarak anlaşılması, onun İslam öncesi dönemden beri Araplar için taşıdığı merkezi ve kutsal konumuyla ilişkilidir. Ayetteki yemin, bu kutsal mekanın önemini ve Allah katındaki değerini teyit eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amr' kökünün 'bir yerde ikamet etmek, yaşamak, şenlendirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Ma'mur' ise, 'şenlendirilmiş, üzerinde yaşanılan, bakımlı' demektir. Ayetteki 'el-Beytü'l-Ma'mur', Kâbe'nin sürekli ziyaretçilerle dolu olduğunu, ibadetle şenlendiğini ve asla boş kalmadığını ifade eder. Bu, onun manevi canlılığını ve önemini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-Ma'mur' kelimesinin 'ziyaret edilen, üzerinde ibadet edilen' anlamında kullanıldığını açıklar. O, bu ifadenin Kâbe'nin sürekli tavaf edenler ve ibadet edenlerle dolu olduğunu, dolayısıyla 'şenlenmiş' bir yer olduğunu belirtir. Bu açıklama, ayetin Kâbe'nin canlı ve aktif bir ibadet merkezi oluşuna dikkat çektiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ma'mur' kelimesinin 'insanlarla dolu, şenlikli' anlamını taşıdığını ve Kur'an'da bu bağlamda kullanıldığını ifade eder. 'El-Beytü'l-Ma'mur' ifadesi, Kâbe'nin sadece yeryüzündeki değil, aynı zamanda göklerdeki melekler tarafından da ziyaret edildiği ve tavaf edildiği yönündeki rivayetlerle de ilişkilendirilir. Bu, kavramın hem dünyevi hem de uhrevi bir doluluğa işaret ettiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ma'mur' kelimesinin 'imar edilmiş, bakımlı, şenlikli' anlamlarının yanı sıra, 'uzun ömürlü, kalıcı' gibi çağrışımlar da taşıdığını belirtir. 'El-Beytü'l-Ma'mur'un Kâbe için kullanılması, onun sadece o an için değil, kıyamete kadar sürecek olan manevi canlılığını ve önemini vurgular. Bu, ayetin yemin ettiği şeyin ebedi değerine işaret eder.
Tûr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ
~ ~ ~
52.4 - Vel beytil mağmûr.
52.4 - Ma'muur eve,
Bu âlemde üç mübarek evden, makamdan bahsedil-mektedir. Onlar da başta olanı, Kâ’be-i Muazzama, Beytullah, diğeri, Mescide’l Aksa, diğeri ise âyet-i kerîme de belirtilen beytil mağmûr, dur. Bunlardan bir miktar malümat vermeye çalışalım. Evvelâ Kâ’be-i Muazzama, Betullah’tan sonra, Mescide’l Aksa’dan daha sonra da, beytil mağmûr dan, kısa bilgi vermeye çalışalım.
Evvelâ Kâ’be-i Muazzama, Betullah, Hakkında (10- Kelime-i tevhid) kitabımızın ilgili bölümünü buraya aktaralım.
18-09-2001
Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama Kelime-i Tevhid’in zuhur mahalli “Beytül Atik” (Eski ev) Adem (a.s.) ile başlayan insanlık tarihi aynı zamanda da “Beytullah” (Beytül Atik/eski ev) ile de sembol olarak başlamış bulunmaktaydı. Adem (a.s.) Cennetten Seylan adasına Havva Valide de Hicaza indirildiğinde çok yalnız gurbette kalmışlardı. Bulundukları yerlerden ayrı, ayrı yola çıktılar, farkında olmadan
bir güç (melekler) onları bir taraflara yönlendiriyordu.
Adem (a.s.) durmadan tevbe ederek yoluna devam ediyor ve “yarabbi Muhammed isminin yüzü suyu hürmetine bizi affet,” diyordu.
Cenabı Hakk, “Ya adem sen onu nereden biliyorsun,” deyince; “ya rabbi cennette onun ismini senin ismin ile birlikte görmüştüm, sana bu kadar yakın olanın yanında değerinin çok yüce olacağını düşündüm, o yüzden böyle dua ettim,” demişti.
Bir müddet sonra duaları kabul edilen Adem ile Havva’nın yolu Arafat’ta (Cebel-i Rahme’ye/rahmet tepesine) düşer. Orada buluşurlar, tekrar dünyada nişanlanmaları orada olur, oradan Müzdelife’ye gelir, orada evlenirler. Daha sonra yollarına devam ederek, sonradan Beytullah’ın ve Mekke Şehrinin kurulacağı yere gelirler.
19-09-2001
Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama Eski ve ilk haliyle “Beytül Atik” (eski ev)
“Eski ev” (Beytullah) sonradan gelecek bütün mertebeleri de bünyesinde, batınında muhafaza etmekteydi.
Ancak zahirde olan iki “Ademiyyet” ve “İbrahimiyyet” mertebeleri zuhurda “Museviyyet”, “İseviyyet”, “Muhamme-diyyet” mertebeleri ise, batınında idi.
İbrahim (a.s.) Makamı İbrahimde ki ayak izinden yola çıkarak, onu takip eden İshak (a.s.) torunlarından Hz. Süleyman’a Cenabı Hakk kendisine tecelli yeri bir beyt yapmasını “Beytül Makdis/Mukaddes ev” (Mescidil Aksa) istedi. Süleyman (a.s.) da bunu gerçekleştirdi.
Bu arada hicazdaki “Beytullah” amacı dışında kullanıldığından “Tecelli-i İlahi” oradan “Mescidil Aksa”ya alındı ve Musa (a.s.) şahsında “Tevhid-i Esma” İsa (a.s.) şahsında da “Tevhid-i Sıfat”
mertebeleri zuhura çıktı, merkez orası oldu.
Hakikati muhammedi dünyaya gelince müslümanlar işte bu zorunluluk üzere bir müddet “Mescidil Aksa”ya dönerek namaz kılmak zorunda kaldılar. Çünkü o devrede en büyük tecelli olan “sıfat tecelli”si, “Mescidil Aksa” üzerinde faaliyette idi.
Fakat artık Hz. Rasulüllah’a peygamberlik gelmiş “hakikat-i Muhammedi” zuhura çıkmış olduğundan, dünya batıni, nurani dengelerinde de büyük değişimler olması lazım gelmekteydi.
Müslümanların üzerinde “zat tecelli”si olduğu halde yüzlerini “sıfat tecelli”sine döndürüp, o tarafa secde etmek, elbette ki onlara zor geliyordu. Zaten zaman, zemin de hazırlanmıştı.
İşte bu arada Kuran Keriym Bakara 2/144 ayetinde,
فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
“fevelli vecheke şetral mescidil harami” mealen, “yüzünü mescidil haram tarafına çevir” beyanı ilahisiyle daha evvelce, zaten bu tecelliyi kabule hazır hale gelmiş olan “Beytullah” “Kabe-i Muazzama”da (zat tecelli)si başladığından müminler yüzlerini o tarafa çevirerek, zahir ve batın zat tecellisi deryasına dalmaya başladılar.
Bu yüzden sonradan ismine “kıbleteyn/iki kıbleli mescid” denen bu yerde oluşan hadise, sadece o anda orada bulunanların arka taraflarına dönerek, namaz kılmaları değil, batın alemindeki bütün dengelerin değişmesidir ki, bu da insanlık alemi sürecinde en büyük mana değişikliğidir. (3)
(Not: (3) Kıbleteyn yeri geldiğinde yeteri kadar izahat verilecektir) İşte “Mescidil Aksa” tecellisinde olanlar kendi devirlerinde en üst seviyede “sıfat tecellisi”ne sahipken bu defa Hz. Resulüllah ile “tecelli-i Zat”ın “Beytül Atik”e “Beytullah” yani “Ka’be”ye döndürülmesi, onların İslam’a düşman olmalarını meydana
getirdi. Tabii ki bu onların sonudur.
Daha evvelce çizmiş olduğumuz “Ka’be-i Muazzama”nın batın krokisinde de çok açık görüldüğü gibi, “Ka’be-i Muazzama”nın dört (4) köşesi İslam’ın dört (4) hakikatini, “şeriat, tarikat, hakikat, marifet” mertebelerini, ayrıca “İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet” mertebelerini ayrıca “ef’al, esma, sıfat, zat” mertebelerini de simgelemektedir.
Ayrıca; mahal olarak arkada kalan yarım daire (hicr) kısmı, “Museviyyet”, iki tarafı açık geçit, koridor “İseviyyet”, kapalı bina Ka’be ise, “Muhammediyyet” mertebelerini, dışarıdaki “Makamı İbrahim” dahi “İbrahimiyyet” mertebelerini ifade etmektedir.
Ayrıca; her bir köşede aşağıdan yukarıya “Kelime-i Tevhid” zahiren yazılıdır, onların altında da yani batınında da mensub olduğu mertebenin peygamberinin ismi yazılıdır.
Burada bir şeye daha dikkat çekmemiz gerekmektedir. “Beytül Atik” “Ka’be” şekline dönüştüğünde “Hakikati Muhammed”inin gelişiyle evvelki iki mertebesinde de değişiklik oldu. Şöyle ki, güney köşe “Rüknü Yemani” evvelce Ademiyyet mertebesinde iken sonradan İseviyyet mertebesine, doğu köşe “Rüknü Hacerül Esved” ise, Muhammediyyet mertebesine dönüştü.
Yeni şekli ile “Kabe-i Muazzama”nın rükünleri, kuzey köşe, “Rükni Iraki” İbrahimiyyet, batı köşe, “Rükni Şami” Museviyyet, güney köşe, “Rükni Yemani” İseviyyet, doğu köşe, “Rükni Hacerül Esved” Muhammediyyet mertebeleri oldu.
Böylece Ka’be’nin, doğusu, “Hacerül Esved” köşesi, zat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Muhammedürrasülullah” dır, güneyi, “Rükni Yemani” köşesi, sıfat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İsa rasülullah” dır, batısı, “Rükni Şami” köşesi esma köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Musa rasülullah” dır, kuzeyi, “Rükni Iraki” köşesi ef’al köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İbrahim rasülullah” dır.
Ayrıca diğer ifadeleri ile Kelime-i Tevhidler “lâ ilâhe illallah - la ma’bude illallah – Muhammedürra-sülullah” zat tecellisi “la mevsufe illallah - İsa rasülullah” sıfat tecellisi “la mevcude illallah - Musa rasülullah” esma tecellisi “la faile illallah - İbrahim rasülullah” ef’al tecellisi olarak “Ka’be-i Muazzama”da yerlerini almıştır.
Bu ifadelerden gayemiz, tarihi herhangi bir şeyin seyrini değil, batındaki hakikati ilahiyye seyrini seyrettimeğe, Kelime-i Tevhid’in safhalarını biraz olsun anlayıp, anlatmaya çalışmaktır. Allah cümlemize kolaylık versin.
18-12-2001
Tekirdağ.
“Tecelli-i Zat” Beytullah’ın dünyada ilk kuruluşu.
Bu hususta kaynaklar, benzer rivayetler vermektedirler. Gayemiz onun tarihçesini yazmak değil, özet olarak, oluşumunu izah etmektir. Ka’be ve Mekke tarihi” isimli kitapta da birçok rivayetler olmasına rağmen biz özet olarak bir tanesini nakletmeye çalışacağız.
Vehb. b. Münebbih’den nakledilen rivayete göre, Hz. Adem yeryüzüne indirilip, üzüntüsünden ağlamaya başlayınca Cenabı Allah tevbesini kabul etmiş ve onu teselli etmek için melekler
vasıtasıyle şimdiki Beytül Haram’ın bulunduğu yere Cennet Çadırların’dan bir çadır gönderdi ve beytullah’un yerine koydurdu. Çadır kırmızı renkli cennet yakutlarındandı. İçinde cennet altınlarından mamul 3 adet kandil de bulunmaktaydı. Bu kandillerde cennet nurundan ışıklar yanıyordu.
Adem (a.s.)’ın vefatından sonra oğulları onun çadırının bulunduğu yerde meleklerin açtıkları temel üzerinde taştan ve çamurdan bir beyt inşa ettiler. Yapılan bu beyt Adem As.’ın oğulları ve torunları tarafından tamir edilegelmiş ve Nuh (a.s.) zamanına kadar ayakta kalmıştır. Nuh tufanı olunca bu beyt de temelinden yıkıldı.
Osman. b. Sac’dan gelen bir rivayete göre ise, Beytullah Nuh tufanında göğe çıkarılarak temelleri yerde kalmıştır. Beytullah’ın yeri insanlarca mechul bulunuyordu. (4)
(Not: (4) Ka’be ve Mekke tarihi sahife 36/37)
O zamanlar Beytül Atik dört köşe değil, ön yüzeyi iki köşeli, yanlardan iki kapılı, arka tarafı oval bir yapı idi.
Seneler geçti, orası hep “Beytül Atik” – “Beytullah” isimleri ile anılıyordu.
Kurulduğundan beri melekler ve insanlar tarafından devamlı tavaf edildi, yukarıda belirtilen hadislerden öğrendiğimize göre, melekler ve ilk insan olan Adem ve torunları tarafından “zati tecelli” o mahalde “Kelime-i Tevhid” (lâ ilâhe illâ allah) ile zuhura çıkıp alemlere ilan edilmeye başladı.
Tufandan sonra o çevrede oluşmuş hayat sona ermiş eski Mekke boşalmıştı.
18-09-2001
Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama İbrahim (a.s.) Devri
Nuh As.’dan İbrahim As.’a kadar yaklaşık 2000 sene yer yüzü beytullah’sız kaldı, nihayet “Devri İbrahim” başladı. Daha evvelce Allah’ın ilhamı ile eşi Hacer ile oğlu İsmail’i bıraktığı yerde zaman, zaman onları ziyarete geliyordu. Zem, zem suyu sebebi ile de orada yeniden yaşam başlamış, küçük topluluklar oluşmuştu.
Böylece yine onları ziyarete geldiği bir zamanda büyük bir fırtına oldu, etrafta ne varsa sildi süpürdü. Fırtına dindikten sonra baktılar, ki “Beytül Atik/eski ev” temelleri ortaya çıkmıştı. İbrahim oğlu İsmail ile yeniden Beytül Atiği eski temelleri üzerine inşa etmeye başladılar.
Kur’anı Kerîm bu hadiseyi yukarıda da belirttiğimiz gibi Bakara 2/127 ayetinde,
وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاسْمَعِيلُ
مِيع الْعَلِيمُعك أنتَ السّعإِذْعلْ مِنْعنَا تَقَبَعرَبُّ
“ve iz yerfeu ibrahimül kava’ıde minel beyti ve ismail rabbena tekabbel minna inneke entessemi’ul aliymü” mealen, “hani ibrahim beytin temellerini ismail ile birlikte yükseltiyordu ve diyordu ki, rabbimiz bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen duyucu ve bilicisin” diye bildirmektedir.
Ey insan oğlu, az gerilere gidip oradan aldığın yaşam tecrübesiyle, elindeki imkânları birleştirerek Hakk yolunda ne kadar çok yol alabileceğini bir bilebilseydin.
İbrahim oğlu İsmail ile beytin duvarlarını yükseltiyorken belirli bir seviyeye ulaşılınca İbrahim oğlu İsmail’i işaret olabilecek değişik bir taş getirmesini istemiş, “şu köşeye koyalım da tavafa başlama işareti olsun” demiş.
İsmail çevrede dolaşıyorken “Ebu Kubeys” dağında “Hacerül Esved/siyah taş”ı bulur ve babasına getirir. O taşın önceleri “Hacerül Ebyad/beyaz taş” olduğu sonraları insanların
günahlarından karardığı ve bu taşın cennetten çıktığı rivayet edilmektedir.
18-09-2001
Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama “Hacerül Esved” de yerine konduktan sonra yavaş yavaş beytin duvarları yükseliyorken artık boyları duvar taşlarını yerine koymağa yetmez hale geldiğinden üzerine basarak iskele bir taşı İbrahim (a.s.) Kullanmaya başladı.
Ya kendindeki “hullet/dostluk elbisesi”nin “Mertebe-i İbrahimiyyet”in ağırlığı yüzünden veya taşın yumuşaklığı yüzünden iskele taşının üstünde İbrahim As’ın ayak izi derin olarak kalmıştır.
İşte o taş o günden beri muhafaza edilerek, bugünkü yerinde korunmaktadır ve bu ayak izi, bizi iz sürmeğe yönlendirmektedir.
Şimdi, burada bir hakikate dikkat çekmek isterim.
O günkü Beytullah’ın uzunluğu yaklaşık 15, genişliği 12, yüksekliği 13 metre; önde iki köşe “Hacerül Esved” köşesi diğeri “Rüknü yemani” Yemen köşesi idi. Arka tarafı oval olduğundan köşesi yani mertebesi yok idi.
Sadece önde iki köşe yani “iki mertebe” bulunmakta idi, bunlar da “Hacerul esved” köşesi, “rüknü Hacerul esved” “Mertebe-i İbrahimiyyet”, yan köşe “rüknü Yemani” ise “Mertebe-i Ademiyyet” köşeleri idi.
Çünkü o gün yer yüzüne henüz daha sonrada gelecek mertebelerin temsilcileri gönderilmemiş, vakitleri gelmemiş idi, bu sebepten “Beytullah” iki makamlı iki köşeli idi. Ancak, batınen gelecek mertebeler de Beytullah’ın içinde mevcud, dışında faaliyette değildi ve öndeki “Hacerul esved” köşesinin Kelime-i Tevhid’i “lâ ilâhe illallah İbrahim Resulüllah” şeklinde idi.
Beytullah tamamlanıp da faaliyete geçtikten sonra İbrahim
(a.s.) Şam taraflarına Filistine, Sara validenin yanına gitti. Orada İshak isminde bir çocuğu daha oldu. Ondan Yakup, onun da 12 çocuğundan “Beni İsrail/İsrail oğulları” oldu onlardan da, “Mertebe-i Museviyyet” ve “İseviyyet” meydana geldi.
Bu hadiseleri sizler, tarihi vakıalar olarak bizden daha iyi bilirsiniz veya araştırabilirsiniz. Ancak dikkat çekmeğe çalıştığımız, kitabımızın mevzuu olan “Kelime-i Tevhid”in mertebelerini kısmen de olsa ana hatlarıyla açmağa ve gerçek değerini bulmağa ve ifade etmeğe çalışmaktır.
Biz yine bıraktığımız yönden İbrahim (a.s.)’a dönelim. Tekrar bir zaman geldi ki; İbrahim (a.s.) yine Hacer ana ve oğlu İsmail dolaşmak için Mekke’ye geldi, gördü ki “Beytül Atik/eski ev” “Beytullah” civarında yaşayanların putları ile dolmuş. Orasını bu haliyle görünce çok üzülmüştü, fakat onlarla başa çıkamadığından kendisine verilen Tevhid dinini ki; “Tevhid-i ef-al”dır ismine “Hanif” denir, bu dini oğluna ve yakınlarına tebliğ ettikten sonra oradan ayrılmış ve gittiği yerde, Filistin’de kalmıştır.
İbrahim (a.s.) 2 dallı bir “kök ağaç” gibidir. Bir dalı “İsmailiyet”ten Muhammediliğe, bir dalı da “İshakiyet”ten Musevilik ve İseviliğe uzanmıştır. Ancak İseviyyet’e kadar uzanan o dal zirveye ulaşamamıştır. Daha sonradan zuhur eden Muhammedilik zirveye ulaşmış, oradan İseviliğe de kollarını uzatarak devreyi her iki yönden de tamamlamıştır. Bu oluşum onlara “Nur-u Muhammedi”nin büyük lutfudur.
İster İsmailiyyet dalından, ister İshakiyyet dalından yola çık, neticede zirvede “Muhammediyyet arşı”na ulaşırsın, çünkü zirve orasıdır. Mi’rac orasıdır. “lâ ilâhe illallah muhammedürrasulüllah” orasıdır.
Evvelki sayfalarda belirttiğimiz gibi, melekler tavaf ederken, “sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ ilâhe illâ allahü vallahu ekber” diyorlardı. Adem (a.s.)’de “ve la havle ve la kuvvete illa billah” devamını ilave ettirdi ve kendi de öyle okudu. İbrahim (a.s.)’ de beyt-i bitirdikten sonra tavaf ederken bu kelimelere “el aliyyil
aziym” kısmını ilave ederek, içinde Kelime-i Tevhid’in bulunduğu o mübarek cümleleri, melekler ve müminler Hz. Rasulüllah’ın gelişine kadar böyle okudular. Hz. Nuh ile Hz. İbrahim arasında yaklaşık 2000 sene olduğu rivayet edilir.
Putlarla doldurulmuş olan “beytül atik/eski ev”in görevi geçici olarak bir müddet manen durduruldu, çünkü varlık hikmetinin çok dışında kullanılmaya başlanmıştı. İşte bu yüzden Cenabı Hakk yeni bir tecelli yeri kurdurmak istemişti.
Biz tekrar “Beytullah”ın karşısında olan “Makamı İbrahim”de bulunan ayak izine uyarak onu takip edelim.
Esasen o ayak izinin orada olması takip edenleri Hz. Rasullullah’a oradan da Hakk’a mirac ettirmek içindir, yoksa sadece bir hatırayı yadetmek, duygusal bir hal yaşamak için değildir.
Bu yoldan inşaallah Allah’ın mukaddes kıldığı bir başka yere de ulaşıp oradan tekrar Beytullah’a dönmemiz mümkün olabilir.
19.09.2001
Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama İbrahim (a.s.) Filistine döndü, ondan olan İshak “Mertebe-i İshakiyeti”, ondan olan Yakup, “Mertebe-i Yakubiyeti”, ondan olan “Ben-i İsrail” de “Mertebe-i İsrailliyet”i zuhura çıkardılar.
Nihayet Cenabı Hakk Davud oğlu Süleyman’a “Mescidül Aksa” (Beytül Makdis/Mukaddes ev) “Mertebe-i Museviyyet” ve daha sonra da gelecek olan “Mertebe-i İseviyyet” için Kudüs’te inşa ettirdi.
Daha evvelce Mekke-i Mükerreme’de Beytullah’da; Tevhid-i Ef’al İbrahimiyyet kanalıyla zuhura çıktığından, Mescidül Aksa’da ise, Tevhid-i Esma, Museviyyet kanalıyla Tevhid-i Sıfat, İseviyyet kanalıyla zuhura çıkacaktı. Böylece Tecelli-i İlahi zahiren Mekke-i Mükerreme’de bekletilmeye alındı. Çünkü Beytullah geçici bir
süre puthane olmuştu. Bu yüzden ilahi esma ve sıfat mertebesi, ayrıca devrinde gereği olan tecelliler, “Kudsü Şerife” kaydırıldı. Ta ki, “Mertebe-i Muhammed” zuhur edip, Kuranı Kerîm Bakara 2/144 ayetinde,
فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
“fevelli vecheke şetral mescidil harami” mealen, “yüzünü mescidil haram tarafına çevir” beyan edilinceye kadar.
19.09.2001
Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama Dünya Tefekkür tarihinde büyük inkılablar
Bu ayetin gelişiyle dünya batın alemi nizamında çok büyük değişiklikler olmuştur ve bu değişim batın ve mana sisteminde hem fikren, hem de fiilen bir inkılabtır.
Bu inkılab ile tecelli merkezi tekrar Mekke-i Mükerreme’ye “Beytullah”a “Tevhid-i Zat” tecellisi ile döndürülmüştür. Ayni zamanda tevcelli-i cami olup bütün tecelli safhaları artık buraya akmaya başlamıştır. Zaten belirli bir süre sonra da müslümanlar tarafından zahiren de feth edilip, gerçek gayesi istikametinde faaliyet gösterecektir.
Şimdi tekrar biraz gerilere giderek “Beytül Atik/eski ev”in mana alemindeki değişimine bir göz atalım.
Hz. Resullüllah’ın gençlik yıllarında henüz daha kendisine tebliğ görevi verilmeden bir müddet evvel Beytullah’ın tamiri gerekiyordu. Kureyş kabilesi buna karar vererek faaliyete başladılar. Bu arada bilindiği gibi Hz. Muhammed (o zaman ki ismi “Muhammedül Emin” idi) hakemlik ederek, yerine koymuştu. Ancak Beytullah’ı malzemeleri yetmeyeceği ifadesi ile
boyu kısaltılarak bir kısmı dışarıda bırakıldı ve yaklaşık dört köşe şeklinde eni 11, boyu 12, yüksekliği 13 metre ölçülerde bir binaya dönüştü. Eskiden 15 metre olan boyu 4 metre öne alınarak 11 metrede kaldı.
Böylece önde iki (2) köşe, arkada iki (2) köşe olmak üzere dört (4) köşeli oldu. Dışarıda kalan bölüm ise, yarım daire şeklinde bir duvarla muhafaza altına alındı.
İşte bu dört (4) köşe halinden sonra Beytullah’ın bir ismine de dört köşe anlamında “Ka’be-i Muazzama” denmeye başlandı.
Bu tabii seyrinde olmuş gibi görünen tamir hadisesinin biraz düşünelim. İbrahim (a.s.) o imkansızlıklar içinde “Beytül Atik”i kendi asli hali üzere, o tarihten yaklaşık 2000 sene kadar evvel yapabilmişse, Kureyş’in aradan geçen bu kadar uzun süreden sonra ve son derece zengin oldukları bir devrede değil “Beytullah”ın malzeme yetmezliğinden 4 metre içeriye çekilmesi, gerekirse hemen on tane daha benzeri binayı inşa etme güç ve zenginlikleri vardı.
O halde bu olguyu çok iyi düşünüp gerçek sebebini idrak etmemiz gerekmektedir. Malzemeleri yetmedi, sözü bu olgunun zahiren ifadesi olduğu gibi, batınen de perdesidir.
Bu halin gerçek ifadesi, Küreyş “Beytullah”ı eski haliyle yapamadı değil, yaptırılmadı’dır. Şöyleki, eğer “Beytullah” eski hali üzere inşası gerçekleştirilmiş olsa idi, o yine eskisi gibi “iki (2) köşeli” yani “iki (2) mertebeli” (Adem (a.s.) ve İbrahim (a.s.)) mertebelerinin beyti/evi olacaktı, dolayısı ile “Muhammed (s.a.v.)” nin mertebeleri orada temsil edilmeyecekti, ki öyle birşey düşünülemezdi.
Beytullahda zahiren gerçekleşen bu değişimin Muhammed (s.a.v.) Efendimize peygamberlik gelişinden yaklaşık beş sene kadar evveline de rastlaması bir tesadüf değil, büyük bir gerçeğin safha, safha zuhura çıkışının açık delilidir.
Aradan geçen ikibin (2000) sene kadar bir zaman içerisinde yapılan tamiratlar hep aynı şekilde devam etti. Batınen de aynı mertebeler devam etmekteydi. Fakat artık devir “zat” tecellisi
olan “hakikati muhammediyye”nin şaşaalı olarak ortaya çıkacağı ve sancağını dikeceği zaman yaklaştığından, onun için Beytullah dahi gereğini yerine getirerek, şeklen kendini ifade edeceği mana haline, zahir ve batın dönüşmüştür.
Yeryüzündeki tek din.
“Ka’be-i Muazzama”da Museviyyet ve İseviyyet mertebelerinin ne işi vardır dersen, aslında “İslam dini” baştan itibaren tek bir dindir. Yeryüzünde İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet, Muhammediyyet gibi şahıslara bağlanan dinler yoktur. Din sadece Allah’ın tek dinidir. Bahsedilen peygamberler o dinin içinde bulunan mertebelerinin temsilcileridir, bunlar ayrı dinler değil İslamın içindeki mertebelerdir. Hal böyle olunca “zat mertebe”sinin zuhuru olan Muhammediliğin şemsiyesi altındadırlar.
Bu yüzden “Ka’be-i Muazzama”da her mertebenin temsil makamı mevcuttur, evvelki safhalarda bunlardan kısmen bahsetmiştik. Nasıl ki, ilk, orta, lise, üniversite tek bir eğitim sisteminin kısımları ise, her bir peygamber de o tek ilahi sistemin öğretmenleridir. Bunlardan “Ulülazam” peygamberler baş öğretmenlerdir, okullar onların isimleri üzerine bina edilemez. İnsanlara gönderilen din tek bir dindir, onun da ismi İslam’dır ve genel müdürü “Muhammed Aleyhisselam”dır. Daha evvelki belirttiğimiz ayet ve hadislerde müşterek nokta budur. “Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin” (20-14) diye vahyettiği “lâ ilâhe illâ allah” Kelime-i Tevhid’idir ve her mertebede yukarılarda ifade ettiğimiz şekilleriyledir.
Şunu da kısaca ilave edelim ki Kelime-i Tevhid’i her peygamber lafzen tamamını kelam etti, ancak, manen hangi mertebeyi temsil ediyor idiyse o kadarı ile idrak etti. O’nun kemalini Hz. Muhammed ve onun kamil varisleri hakkıyle idrak ederek yaşayabildiler.
19-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama Biz yine yolumuza devam edelim. İşte dünyanın batıni, ruhani tecellileri böyle gelişmiştir. Kelime-i Tevhid’i her mertebesi itibariyla söyleyip yaşayabilmemiz için bu batıni tecellilerin yollarını bilmemiz lâzım gelmektedir.
Bir seyri süluk sahibi bütün bu hakikatleri idrak edebilmesi için evvela “Adem” olmanın yollarını arayıp, hayal cennetinden gerçek beden arzı mülküne indikten sonra diğer peygamber hazaratının seyrini takip ederek İbrahimiyyet’e ulaştığında gönül evladı ile gönül ka’besini oluşturduktan sonra kudsiyyete yönelerek “Mescid’il Aksa” hakikatinde Museviyyet’i, daha sonra “Ruhullah” hakikatinde, İseviyet-i idrak edip yaşayarak sonra tekrar yine asli vatanı olan “Ka’be-i Muazzama”daki yerini alarak “Zatullah”a ulaşmış olsun. Bunun tahakkuku için sakın ha İbrahim’in ayak izinden ayrılma.
Ka’be-i Muazzamanın eski uzunluğunun 15, şimdiki 11, boyunun 12, yüksekliğinin 13 olduğunu belirtmiştik. Bunları kısaca açmağa çalışalım 15 - 4=11 kalır. Arkada açıkta kalan boşluğun iki mertebe Museviyyet ve İseviyyet olduğunu söylemiştik, bu iki mertebe de, zahir, batın olmak üzere 4 mertebe eder. Ayrıca o mahallin daha birçok ifadeleri de vardır.
Eninin 11, boyunun 12, yüksekliğinin 13 olması tesadüfi değildir, bu rakkamlar hep Muhammediliği ifade etmektedir. Meselâ, seyri suluk’da 11 “Muhammediliği” ifade eder. 12 ise, “İnsan-ı kamil”i ifade eder ki, o da Muhammediyyet’tir. 13 ise, zaten bilindiği gibi “Hz. Rasulüllah’ın şifre rakamı”dır.
Şöyle ki, Ka’be’de her bir “rükün” köşe, bir direk durumundadır ve o direkler Ahadiyyeti tutan “elif”ler’dir. Daha evvelki bilgilerimizde, elif’lerin 12 noktadan meydana geldiğini bilmekteyiz. Fakat, burada bir nokta daha fazla var o nedir? diye sorunca “o nokta, elif’in üzerinde bulunan gizli Ahadiyyet noktasıdır, asılda vardır halka gizlidir”, dedi.
İşte 13 rakkamının Hz. Rasullüllah’a izafe edilmesi bu hakikattendir. Ka’be-i Muazzama’nın yüksekliğinin 13 metre olması bu sırra bina’endir. “Kelime-i Tevhid”de 12 harften meydana gelmiştir. 12 harf, 12 mertebeyi ifade etmektedir. 13 üncü nokta ise onlarda gizli Ahadiyyet mertebesinin ifadesidir iyi anlamaya çalışalım.
Şurada bir noktaya daha dikkat çekelim. Az geriye giderek Kıble’nin Ka’be’ye döndürülmesiyle, Ka’be-i Muazzama’ya zat tecellisi yavaş, yavaş akmaya başladı. İşte Mekkelilerin o günden sonra artık Ka’be’yi Muazzama’yı teslim etmemeleri imkânsızdı. Ne zaman ki, Mekke ve Kabe-i Muazzama fethedildi. İşte o anda Nur-u İlahi ile Nur-u Muhammedi orada ayrılmamak üzere zahir batın birleşti ve bu oluşum ilahi programın kemal tahakkuku idi. İnsanlık tarihinin zahir ve batın dönüm noktası Kelime-i Tevhid’in “zuhur mahalli” ile “kelam mahalli”nin buluşmasıdır.
İşte bu hakikate binaen, yukarıda bahsedilen halin, ziyaret eden kişiler tarafından tekrar yaşanabilmesi için Hacc veya umre ziyaretinde yapılan ilk iş tavaf ve say’dır.
Burada ilgisi olması dolayısı ile bir de, (106-2016-umre ziyareti dosyası,)ndan mevzu ile ilgili küçük bir bölümü de ilâve edelim.
Kıbleteyn mescidi. İki kıbleli mescid.
Resulullah org:
Kıble'nin Mescid-i Haram'a Çevrilmesi
(Hicret’in 2. senesi / Milâdî 623) Resûl-i Kibriya Efendimiz ile Müslümanlar, Medine’de namazlarını, Allah’ın emriyle, “peygamberler makamı” olan Kudüs’e, yani Beytü’l-Makdis’e doğru kılarlardı. Fakat Peygamber Efendimiz, öteden beri tevhid akîdesinin müstesna bir âbidesi olan yeryüzünün ilk mâbedi ve ceddi Hz. İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmayı kalben arzu ve temenni ediyordu. Müslümanlar da, hassaten muhacirler, kalplerinde aynı arzuyu taşıyorlardı. Çünkü beş vakit namazlarında Kâbe’ye yönelmek, vatanları Mekke’yi de yâdetmeye bir vesile olacaktı.
Yahudilerin de, “Muhammed ve ashabı, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi olduğunu bile bilmiyorlardı!” diyerek sinsice dedikoduda bulunmaları
onları rahatsız ettiğinden bu arzuları daha da kuvvetleniyordu. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimiz, tahvil-i kıble için vahyin gelmesini bekliyor, Cebrail’i (a.s.) gözetliyor ve Kâbe’yi temenni ederek dua ediyordu.
Nitekim bir gün, gelen Cebrail’e (a.s.) bu arzusunu izhar etti: “Rabbimin, yüzümü Yahudilerin kıblesinden Kâbe’ye çevirmesini arzu ediyorum!” Cebrail (a.s.), “Ben bir kulum! Sen, Rabbine niyazda bulun. Bunu O’ndan iste!”[1]dedi. Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Beytü’l-Makdis’e müteveccihen namaza duracakları zaman başını semâya doğru kaldırmaya başladı.
Nihayet, Medine’ye hicretin 17. ayında, kıblenin Mescid-i Haram’a doğru çevrildiğini bildiren şu ayet-i kerime nâzil oldu:
“(Ey Resûlüm! Vahyin gelmesi için) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Bunun için seni, râzı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Şimdi, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey mü’minler! Siz de her nerede olursanız, yüzünüzü namazlarda o mescit tarafına çevirin!”[2]
Bu vahiy geldiği sırada Resûlullah Efendimiz, Müslümanlara mescidinde öğle namazını kıldırıyordu. Namazın ilk iki rekâtı kılınmış, sıra son iki rekâta gelmişti. Peygamber Efendimiz, ağır, ağır yönünü değiştirdi ve mübarek yüzünü Kâbe’ye doğru çevirdi. Müslümanlar da Efendimizle birlikte o tarafa döndüler.[3]
İki Kıbleli Mescit Diğer bir rivayete göre, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Receb ayının bir Pazartesi günü Benî Seleme semtinde oturan Bişr b. Berâ’nın annesi Ümmü Bişr’i ziyarete gitmişlerdi. Kendisine yemek yapıldı. Yediler. Bu sırada öğle namazı
vakti girdi. Peygamberimiz, oradaki mescitte Müslümanlarla birlikte iki rekât kıldıktan sonra namaz içinde Kâbe tarafına dönmesi emrolundu. Derhal cemaatle birlikte yüzlerini Mescid-i Haram tarafına çevirdiler.
Bu sebeple, Benî Seleme Mescidi’ne “Mescid-i Kıbleteyn [İki Kıbleli Mescit]” adı verildi.[4]
Peygamberimizin emri üzerine, bütün Müslümanlara kıblenin Mescid-i Aksâ’dan Mescid-i Haram tarafına çevrildiği duyuruldu.
Kıblenin Kâbe olarak tespit edilmesi, bir kısım Müslümanların telâşına sebep oldu; çünkü kıble değiştirilmeden önce Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kılarak vefat etmiş veya şehit edilmiş Müslümanlar vardı. Bunun için huzur-u Risâlete gelerek, “Yâ Resûlallah! Daha önce ölen Müslüman kardeşlerimizin durumu ne olacak? Onlar Beytü’l-Makdis’e doğru namazlarını eda etmişlerdi” diyerek endişelerini izhar ettiler.
Cenab-ı Hak, Müslümanların bu endişelerini de, inzal buyurduğu ayet-i kerimeyle giderdi: “Ey Resûlüm! Halen yönelmekte olduğun Kâbe’yi, ancak resûle uyanlarla geri dönenler arasını ayırdetmek için kıble kıldık. Gerçi, bu kıbleyi çeviriş büyük ve ağır ise de yalnız o, Allah’ın hidayet ettiği kimselere ağır gelmez ve Allah imanınızı zâyî etmez. Muhakkak Allah Teâlâ, insanlara çok merhametlidir, günahlarını bağışlayıcıdır.”[5]
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye teşrif edip Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kılmaya başlayınca, Arap müşriklerinin gücüne gitmişti. Bilâhare kıble Kâbe’ye tahvil buyrulunca, bu sefer Yahudilerin gücüne gitti ve tekrar dedikodu yapmaya, fitne fesat çıkarmaya koyuldular! Hatta âlimlerinden birkaçı Resûlullah’a gelerek, “Yâ Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıblenden seni döndüren nedir? İbrahim’in milleti ve dininde bulunduğunu
söyleyen, sen değil misin?” dediler. Sonra da şu sinsi teklifte bulundular:
“Eğer şimdiye kadar üzerinde bulunduğun kıblene tekrar dönersen sana tâbi olur, seni tasdik ederiz!” Şu ayetler (meâlen), bu hadiseyi anlatmaktadır:
“(Medîne’deki Yahudi ve münafık) insanlardan birtakım beyinsizler, akılsızlar da, ‘Müslümanları bulundukları kıbleden çeviren ne?’ diyecekler. Onlara de ki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse doğu yola çıkarır.
“Ey Müslümanlar! Böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki bütün insanlar üzerine adâlet numunesi, hak şahitleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.
“... Andolsun ki sen, o kitap verilmiş olanlara her ayeti, her burhanı da getirmiş olsan, onlar yine senin kıblene tâbi olmazlar. Sen de onların kıblesine tâbi olmazsın. Hatta onların bir kısmı, bir kısmının kıblesine uyacak da değildir.
“Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilim arkasından bilfarz onların arzularına uyarsan, bu takdirde sen de kendine yazık etmişlerden sayılırsın.”[6]
[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241; Taberî, Tarih, c. 2, s. 265.
[2] Bakara, 144.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 246.
[5] Bakara, 143.
[6] Bakara, 142-143, 145.
Yazar:
Zâhiren ve tarihi bir hadise olarak yukarıda, internetten alınan yazının “yazarına teşekkür ederiz” bu genel bilgiden sonra, hadisenin birazda bâtıni yönüne bir göz atalım.
Bilindiği gibi Âdem (a.s.) ve “beytullah-beytu’l-atik” ismi ile başlayan İnsanın dünya yaşam serüveni, çok değişik imâni ve idrâki evreler geçirmiş, ve bu süreç, Efendimiz Muhammet Mustafa (s.a.v.) ile başlayan son kemâline ermiştir. Ve bu kemâlât malikel mülk olan mutlak melik’in, verdiği süreye kadar devam edecektir.
Aşağıda gelecek sayfalarda bu husuta daha geniş bilgi verilecektir.
Âdem (a.s.) ile başlayan dünya da Allah’ı bilme anlama ve O’na ibadet etme görevi insanlara verilen bir mükellefiyet olarak devam edip gitmekteydi, ancak bu arada, inkâr ve isyan halleride kendini göstermeye başlamış idi. İmân ehlinin kıblesi beytullah-Beytü-l Atik idi oraya dönerler ibadetlerini ederler ona hürmet gösterirler idi.
Nihayet Nuh tufanı ile, daha evvel Cennetten inen önü iki köşeli arkası oval olan temel üstü şeffaf-lâtif gövdesi, tekrar göğe çıkarıldı, ondan sonra O’nu gökte melekler “beytü-l Ma’mur” (52/4-) ismi ile tavafa başladılar.
Melekler tarafından yapılan temeli ise Nuh tufanında, sellerin getirdiği miller ve taş toprak ile örtülmüş olduğundan dünya bir müddet “beytullah-beytül-atik”siz kaldı. İsmi daha henüz o zamanlar “Kâ’be” değildi. Nihayet devri İbrâhîm, başladı, bilindiği üzere oğlu İbrahîm ile hanımı Hacer-i çölde bir mahalle bıraktı, orada susuz kalan ve oğluna su bulmaya çabalayan Hacer validemiz oğlunu bıraktığı yerde su çıktığını gördü ve hemen yanını giderek ince bir dere şeklinde akmaya başlayan suya hitaben “dur-
dur” “zem-zem” dedi ve kumların arasında kaybolup gitmemesi için önüne taşlardan set yaparak gölleşmesini sağlamış oldu. Bilindiği gibi bu suyun varlığı günümüze kadar ulaşmıştır.
İşte bu arada gene büyük bir fırtına yağmur ve seller ile büyük bir hareket olmuş, gelen seller “beytullah” ın temellerinin üzerindeki eski sellerin getirdiği taş ve toprakları alıp gitmiş, ve “beytullah” ın temelleri meydana çıkmış idi. İşte İbrahim, (a.s.) bu süreçte epey büyümüş olan oğlu İsmâil ile birlikte, Beytullah-ı eski temelleri üzere o günün şartları içinde tekrar bina etmişlerdir. Bu hususta Bakara suresinde.