Beynehumâ berzeḣun lâ yebġiyân(i)
(Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.
Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.
Rahmân Suresi 20. ayet, iki su kütlesi arasındaki ayrımı 'berzah' kavramıyla ifade ederek, bu ayrımın ilahi bir düzenlemeyle 'bağy' fiilinin olumsuzlanmasıyla aşılamaz olduğunu vurgular. Ayet, Allah'ın yaratmadaki hassas denge ve düzenini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'berzah' kelimesini iki şey arasındaki engel olarak tanımlar. Bu ayette denizlerin birbirine karışmasını engelleyen görünmez bir perdeyi ifade eder ki, bu da Allah'ın kudretinin bir nişanesidir. İki su kütlesinin birleşmesini önleyen, ancak aralarında bir geçişin de mümkün olduğu bir ara bölgeyi işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'berzah'ı 'haciz' (engel) olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, tatlı ve tuzlu suların birbirine karışmasını engelleyen, ancak görünürde bir duvar olmayan ilahi bir bariyeri mecazi olarak ifade ettiğini belirtir. Bu, Allah'ın yaratmasındaki hikmeti gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'berzah' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir engel olarak değil, aynı zamanda ölüm ve kıyamet arasındaki ara dönemi ifade eden metafizik bir anlam taşıdığını belirtir. Bu ayette ise, iki denizin birbirine karışmasını engelleyen somut ama görünmez bir ayrım noktası olarak kullanılır ve Allah'ın evrendeki düzenleyici gücünü vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bağy' fiilinin bu ayette 'haddi aşmak', 'tecavüz etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. İki denizin aralarındaki engeli aşarak birbirine karışmaması, Allah'ın koyduğu sınırlara riayet etmesi olarak yorumlanır. Bu, ilahi yasanın evrendeki işleyişini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bağy' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi istemek' olduğunu, ancak 'haddi aşmak' ve 'zulmetmek' anlamlarında da kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise olumsuzluk edatıyla birlikte kullanılarak, denizlerin birbirinin sınırını aşma isteğinde bulunmadığını, yani ilahi düzene boyun eğdiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'bağy' fiilinin 'istek' ve 'aşırı gitmek' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'lâ yebğıyân' ifadesi, iki su kütlesinin birbirine karışmak için bir istek duymadığını veya birbirinin alanına tecavüz etmediğini, dolayısıyla ilahi bir kontrol altında olduklarını açıklar.
Er-Rahmân
Terzibaba - Necdet Ardıç
beynehüma berzahun la yebğıyani “beynehüma/onların (ikisinin) aralarında berzah/aralık/fasıla, mani/engel, geçit begaye/tasallut etmezler, saldırmazlar “Aralarında bir berzah “mani” vardır birbirlerinin sınırım aşmazlar.” İki deniz vardır ki birlikte akmakta olup aralarında berzah olduğundan birbirlerine karışmazlar, özelliklerim korurlar.
Bu denizlerin de zahiri ve bâtını vardır, zahiri yeryüzündeki denizlerde birlikte olan akış, diğeri (bâtını) ise, mana alemi ile ilgili olan akıştır.
Bu akışlar üç, beş, elli sene değil, alemler durdukça devam edecektir.
Bilindiği gibi Fransız alimi Jacques Cousteau, Cebel-i Tarık Boğazında dalış yaparken bir akıntı fark etmiş.
Biri sıcak su, biri soğuk su; biri acı su, biri tatlı su.
Birbirleriyle sürtünerek geçiyorlar ama birbirlerine karışmıyorlar, olduğunu fark etmiş.
Bu oluşum ayetin zahir manasıdır. Eğer araştırılsa dünyanın daha bir çok yerinde bu olguya rastlamak mümkün olacaktır.
Jacques Cousteau bir profesör arkadaşına bu yeni buluşunu iftiharla anlatırken arkadaşı bunun yeni bir buluş olmadığını, Müslümanların bu olgunun varlığını daha 1400 küsur sene evvel bildirdiklerim beyan etmiştir.
Şimdi gelelim bu deryaların bâtındaki hakikatlerine; esasen bize öncelikle lazım olan da budur.
Bu iki derya nedir? Niçin birbirlerine geçmez karışmazlar?
İşte bu deryaların bir tanesi “Abdiyyet – Ubudiyyet” , diğeri ise “Rabb – Rububiyyet” deryalarıdır.
Cenab-ı Hak kendi zatından bu iki özelliği “derya-ı aleme” yayıyor, ki bu alemin faaliyet sahası meydana gelsin.
Bunların biri olmazsa alemin de kıymeti olmaz.
Alemlerin Rabb’ı, kendi varlığında gizliydi, bilinmiyordu. Bu nedenle de “yok” hükmündeydi.
Ne zaman ki “insan” meydana geldi, yani “o varlığı idrak eden” birisi mey dana geldi; işte o zaman bu alemlerin esas değeri bilinmiş oldu.
Bu alemler evvela var edildi, fakat daha henüz “insan” yok idi.
O zamanlar “Rabb deryası” mevcuttu, fakat “Abd deryası” olmadığı için akış tek yönlüydü.
Bu alemin, bu deryanın varlığını anlayacak bir varlık lazımdı. Dünya üstüne ayak basan idrakli, şuurlu bir varlık olması gerek ki; dünyanın varlığı, değeri ve onu var edenin yüceliği anlaşılsın. Aksi halde “var” olsa da “yok” hükmündedir.
Örneğin insanın evinde bir hazine gizli olsa ve bu hazine bilinmese, o hazine ev sahibi için yok hükmündedir. O insan yaşamını fakirlik içinde geçirir. O hazine bilinse, onu bulan ve ancak değerini bilen bir insan olursa o hazinenin kıymeti bilinir ve değerlendirilir.
Yukarıda bahsedildiği gibi (55/1-2-3) مَ الْقُرْآنَ خَلَقَ الْإِنْسَانَعحَمْن عَلَىَالرُّبُعُ ﴿٣﴾-٢-١
“er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3)
“Rahman (1) kur’an’ı allem/muallim, öğretti. (2) insanı halketti, (3)
“Rahman Kur’an’ ı talim etti, insanı halk etti.” İşte insanın var edilişi; abdiyyetin doğuşu, “abdiyyet deryası”nın akışının başlangıcıdır.
“Rubübiyyet deryası” ile “Abdiyyet deryası” o kadar iç içe olmasına rağmen hiçbiri diğerinin hukukuna tecavüz etmemektedir, İkisinin de hukuku kendi mertebesinde geçerlidir.
Bunların birbirleriyle o kadar yakın ve müşterek bir hayat akışları vardır ki, birbirlerinden ayırmak mümkün olmadığı gibi birbirlerine karıştırmak da mümkün değildir. Çünkü araya bir berzah konmuştur ve o iki varlıkta özellikleri itibarıyla sınırlarını bilmektedirler.
Kul (abd) gerçek abd olduğu müddetçe kendi hakikatini biliyor, idrak ediyor, sınırını tanımlıyordur.
Rab da Rablığını biliyor, sınırını tanıyordur.
Böylece bunlar birbirlerine zulmetmeden birlikte hayatlarını sürdürmektedirler.
Ayrıca, kul gaflet halinde olup bu hakikatleri idrak etmemiş olsa dahi yine de o mertebenin gereği olan yaşam içerisinde bu deryalar birbirlerine karışmazlar.
Jacques Cousteau’nun tespit ettiği tatlı ve tuzlu su akımı ve bunların birbirine karışmadan yan yana akışları, Cebel-i Tarık’taki olay bunun zahiri misalidir. Bu ilim adamı bu ayetin süretini insanlık için tespit etmiş. Ama esas murad onu insanın kendi varlığında, vücud varlığında yaşamasıdır.
Bu olayı sadece Cebel-i Tarık boğazında değil de, insanın kendi boğazında (içinde), özünde, varlığında fark etmesi gerekir.
Rabb’in deryası, sözü ve kulun kulluk deryası da bu boğazdan geçmektedir.
Kul basit bir varlık değildir. O deryaları bünyesinde birleştiren bir varlıktır. Kelime-i Şehadette Rasulüllah (S.A.V) Efendimiz bize, bu iki derya olarak tanıtılmıştır.
Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasülühu *(5)
* (5) “Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızda geniş malumat vardır Evvela O’nun abdiyyeti (kulluğu), sonra da O’nun Rasüllüğü vurgulanmaktadır.
“Abd”in başı evvela yerdedir, sonra “gerçek abd” hükmüne döndüğünde başını “alayı illiyyin”e (yüceliklerin yücelerine) çevirir, yer yüzü beşeriyet tabiatından kurtulup “Ahadiyyet”e ulaşır.
Bu büyük bir iştir ve bu sebeple bir bakıma “abd”lık “risalet”ten daha üstündür. Çünkü gerçek abd olmadan, risalete ulaşılmağı mümkün değildir.
İşte bu abd öyle bir deryadır, ki illa Allah olan “Zat-ı Mutlak”, Zat mertebesinden, abd ve risalet mertebeleri olarak, batından zahire doğru ebedi olarak akmaktadır.
Ve her mertebede, birlikte oldukları halde, yine de birbirlerinin sınırlarını yani tecellilerini korurlar, karışmazlar.
Kim ki bu hakikate erişti, işte o gerçek kelime-i şahadeti müşahede ile söyleyebilir ve ancak bunlar “Abd”ullahlardır.
Diğerleri “ehl-i zahir” ve “ehl-i taklit”tirler.
İşte bu abd öyle bir deryadır ki;
“meracel bahreyni yeltekiyan” yani yeryüzüne salınan, faaliyet sahasında hayatını sürdüren iki denizi birleştiren, yaşatan bir varlıktır.
“Abdiyyet” ve “Rasüllük” yani “terbiyecilik” vasfı “Rablık” yeryüzünde hayatlarını sürdüren, kaynaklarını “Ulühiyyet”ten alan, asla birbirlerine karışmayan iki deryadır.
Elmalı’lı Hamdi Yazır, bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[“Berzah” esasen iki şey arasında bulunan engel ve ayırıcı sınır demektir. Coğrafya ıstılahında, bilindiği gibi iki deniz arasında bulunan karaya denir. “Berzah” burada ya bu anlamı ifade etmektedir, ya da kudretten herhangi bir sınır manasındadır. Aralarında bir berzah bulunduğundan dolayı o iki deniz birbirine geçmezler. O berzahı aşıp da diğerinin yerini işgal edecek, özelliğini ortadan kaldıracak bir zulüm, bir tecavüz yapmazlar, yapmaya meydan bulamazlar.]