Fîhinne kâsirâtu-ttarfi lem yatmiśhunne insun kablehum velâ cân(nun)
Oralarda bakışlarını sadece eşlerine çevirmiş dilberler vardır. Onlara eşlerinden önce ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.
Oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.
Rahmân Suresi'nin 56. ayeti, cennetteki eşlerin (hurilerin) özelliklerini tasvir etmektedir. Ayet, onların iffetini, bakışlarının sadece eşlerine hasredilmiş olmasını ve daha önce hiçbir insan veya cin tarafından dokunulmamış olmalarını vurgulayarak, cennetin saf ve müstesna nimetlerini dilbilimsel bir derinlikle anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kısr (قصر) kelimesi, bir şeyi hapsetmek, sınırlamak anlamına gelir. 'Kâsırâtü't-tarf' ifadesi, bakışlarını sadece eşlerine hasretmiş, onlardan başkasına bakmayan kadınlar için kullanılır. Bu, onların iffetini ve eşlerine olan bağlılıklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kâsırâtü't-tarf, gözlerini eşlerinden başkasına çevirmeyen, bakışlarını eşlerine kısaltan kadınlardır. Bu, onların edep ve hayâsının bir göstergesidir ve cennet ehlinin eşlerinin güzelliğini ve sadakatini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kısr' kökünden türeyen kelimeler, genellikle bir şeyi sınırlama, kısıtlama anlamında kullanılır. 'Kâsırâtü't-tarf' ifadesi, cennet kadınlarının bakışlarını sadece eşlerine 'kısıtlaması' anlamında olup, onların ahlaki saflığını ve eşlerine olan mutlak bağlılığını sembolize eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tarf (طرف), gözün kendisi veya gözün bakışı anlamına gelir. 'Kâsırâtü't-tarf' terkibinde, gözün bakışının sınırlandırılması kastedilir ki bu da kadınların sadece eşlerine bakması demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tarf, bir şeyin kenarı, ucu anlamında da kullanılır. Ancak Kur'an'da genellikle göz ve bakış anlamında geçer. Bu ayetteki kullanımı, gözün bakışının belirli bir yöne, yani eşlere doğru sınırlandırılmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tamth (طمْث), bir şeyi bozmak, dokunmak, bakireliği gidermek anlamına gelir. 'Lem yetmithhunne' ifadesi, bu kadınlara daha önce hiçbir erkeğin dokunmadığını, onların bakire olduğunu mecazi bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tamth, bir şeyin ilk halini bozmak, özellikle de bir kadının bakireliğini gidermek anlamında kullanılır. Ayetteki kullanımı, cennet kadınlarının saflığını ve el değmemişliğini vurgular, bu da cennetin eşsiz ve bozulmamış doğasını yansıtır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): 'Tamth' kelimesi, Kur'an'da cinsel ilişki yoluyla bakireliğin bozulması anlamında kullanılır. Bu ayetteki olumsuz kullanımı ('lem yetmithhunne'), cennet kadınlarının hiçbir insan veya cin tarafından daha önce cinsel olarak ilişkiye girilmemiş olduğunu, yani bakire olduklarını açıkça belirtir ve onların özel statüsünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İns (إنس), insan türünü ifade eder. Bu kelime, genellikle 'cin' kelimesiyle birlikte anılarak, yaratılmış iki akıl sahibi varlık türünü birbirinden ayırmak için kullanılır. Ayetteki kullanımı, cennet kadınlarına dokunmamış olan varlıkların kapsamını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İnsan, 'üns' (yakınlık, alışkanlık) kökünden gelir; çünkü insanlar birbirleriyle ünsiyet kurarlar. Ayetteki 'ins', cinlerin karşısında yer alan, bilinen insan türünü ifade eder ve cennet kadınlarının saflığını pekiştiren bir karşılaştırma unsuru olarak kullanılır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cânn (جانّ), cinlerin babası veya cin türünü ifade eder. 'Cinn' kelimesiyle aynı kökten gelir ve gizli, görünmez varlıklar anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, insanlarla birlikte cinlerin de cennet kadınlarına dokunmamış olduğunu vurgulayarak, onların mutlak saflığını ve el değmemişliğini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cinn (جنّ) kelimesi, gizli olmak, örtülü olmak anlamındaki 'cenn' kökünden türemiştir. Cânn ise cin türünün genel adıdır. Bu ayette 'ins' ile birlikte zikredilmesi, cennet kadınlarının hem görünen hem de görünmeyen varlıklar tarafından dokunulmamış olduğunu ifade eder, bu da onların benzersizliğini ve kutsallığını vurgular.
Er-Rahmân
Terzibaba - Necdet Ardıç
إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّعلَمْ يَطْمِثْهُنَّ
fiyhinne kasıratüttarfi lem yatmishünne insün kablehüm vela cannün fiyhinne/onlarda/oralarda kasıratüttarfi/gözucunu, bakışını kasır/alıkoyanlar, hasretmiş ki (bakışlarını, gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş) kablehüm/onlara önceden ne ins/insan ve ne cin onlara tamese/hayız görmemiş, cima etmemiş, el sürülmemiş “Oralarda, gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki; bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur”.
“Oralarda bakışı kısanlar” ayetin bu bölümünün genel olarak zahiri manadaki ifadesi;
“oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki” şeklindedir.
Biz yavaş yavaş, bize geldiği kadarıyla, batınını anlamaya çalışalım.
Cennete girmeden evvel insanlar bir dünya yaşantısı tecrübesinden geçmişlerdir.
Bundan da evvel (yani suretler meydana gelmeden) “a’yan-ı sabite” de her varlığın ihtiyacı olan istihkakları özlerinden verilmiştir.
Dünya yaşamlarında insanlar büyük tecellilere mazhar olmuşlar, bunlardan büyük kazançlar ve irfaniyetler elde etmiş, cennete girebilecek temizlik ve safıyete ulaşanlar olmuştur.
İşte bu çalışmalar neticesinde;
erkekler “akl-ı kül”, hanımlar “nefs-i kül” tecellilerine mazhar olmuşlardır.
“Akl-ı kül”den “nefs-i küll”e olan tecelliler en kemalli tecellilerdir.
“Bakışı kısanlar” yani sadece “akl-ı kül” cihetinden gelecek tecelliye arzulu olmaları yönünden gözlerini o taraftan ayırmazlar.
Çünkü “akl-ı kül” tecellisi, cennetin diğer tecellilerinin hepsinden, daha özeldir ve güzeldir.
O tecelliler ilk defa ve onlara has olduklarından, daha evvel insin ve cinnin onlara dokunmaları da mümkün değildir.
Bunlar “abdiyyet” ve “Rububiyyet” mertebeleri itibariyle özel tecellillerdir.
Havva’’nın Adem’den zuhur ettikten sonra tekrar ona arzulu olması ve Adem’in de kendinden zuhura gelen Havva’ya arzulu olması gibi, bu tecelliler özel tecellilerdir.
Elmalı’lı Hamdi Yazır, bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[Burada “hüma” denilmeyip “hünne” diye çoğul zamirinin zikredilmesi; her iki cennetin, çeşitleriyle bir çok cenneti ihtiva etmiş olduğunu, yahut herkese ikişer cennetten daha fazla verileceğine işaret etmektedir.]
“Kasiratuttarf” ifadesi birkaç manada yorumlanacak bir övgü sıfatıdır.
Birincisi: Bakışlarını yalnız kocalarına çeviren, başkalarına bakmayan, sevgili, sadakatli, şefkatli, ve vefalı dilberler, demektir.
İkincisi: Bakanın bakışlarını kendisine çeken, gören bir gözü başkasına bakmak istemeyecek derecede kendisine bağlayan güzeller, anlamındadır.
Nitekim Müterebbi şöyle demiştir: “Bel ki ona gözler dikilir, sanki üzerinde göz bebeklerinden bir kuşak teşekkül eder.” Üçüncüsü: Süzgün bakışları kendi önlerine çevrilmiş; şuraya buraya bakmayan; edep, haya, vakar ve nezaketiyle seçkin dilber manasına gelir.
Nitekim İmru’ul Kays şöyle demiştir: “O bakışlarını kendi önüne çevirmiş dilberlerden ki, bir karıncanın bakışı burnunun üstünde dolaşsa rahatsız eder.” Çokları ilk manayı tercih etmişlerdir.
Bazı haberlerde Rasülüllah (S.A.V)’in söz konusu kavrama “kocalarından başkasına bakmazlar” diye mana verdiği nakledilmiştir.
Âlûsi der ki; “Bazı haberlerde şöyle zikredilir:
“Rabb’ın izzeti hakkı için, ben cennette senden daha güzelini görmüyorum. Beni sana, seni de bana eş yapan Allah’a hamd olsun,” der.”
“Tams” esasen kanamak demektir. Onun içindir ki, hayız kanına “tams” denir. Bu kelime daha sonra bekaret halinde birleşmeye isim olmuştur. Ayrıca mutlak cinsi yaklaşım anlamı ifade ettiği de söylenmiştir.
Buna göre ayetin manası şöyle olur:
“Onları kimse kanatmamıştır. Yahut onlara kimse dokunmamıştır; hep bekar kalmışlardır.”