İçeriğe atla
Rahmân 56Cüz 27 · Sayfa 533

Rahmân Sûresi 56. Âyet

الرحمن

Sohbete sor

Fîhinne kâsirâtu-ttarfi lem yatmiśhunne insun kablehum velâ cân(nun)

Oralarda bakışlarını sadece eşlerine çevirmiş dilberler vardır. Onlara eşlerinden önce ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.

Er-Rahmân

Terzibaba - Necdet Ardıç

إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّعلَمْ يَطْمِثْهُنَّ

fiyhinne kasıra­tüttarfi lem yatmishünne insün kablehüm vela cannün fiyhinne/onlarda/oralarda kasıra­tüttarfi/gözucunu, bakışını kasır/alıkoyanlar, hasretmiş ki (bakışlarını, gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş) kablehüm/onlara önceden ne ins/insan ve ne cin onlara tamese/hayız görmemiş, cima etmemiş, el sürülmemiş “Oralarda, gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki; bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur”.

“Oralarda bakışı kısanlar” ayetin bu bölümünün genel olarak zahiri manadaki ifadesi;

“oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki” şeklindedir.

Biz yavaş yavaş, bize geldiği kadarıyla, batınını anlamaya çalışalım.

Cennete girmeden evvel insanlar bir dünya yaşantısı tecrübesinden geçmişlerdir.

Bundan da evvel (yani suretler meydana gelmeden) “a’yan-ı sabite” de her varlığın ihtiyacı olan istihkakları özlerinden verilmiştir.

Dünya yaşamlarında insanlar büyük tecellilere mazhar olmuşlar, bunlardan büyük kazançlar ve irfaniyetler elde etmiş, cennete girebilecek temizlik ve safıyete ulaşanlar olmuştur.

İşte bu çalışmalar neticesinde;

erkekler “akl-ı kül”, hanımlar “nefs-i kül” tecellilerine mazhar olmuşlardır.

“Akl-ı kül”den “nefs-i küll”e olan tecelliler en kemalli tecellilerdir.

“Bakışı kısanlar” yani sadece “akl-ı kül” cihetinden gelecek tecelliye arzulu olmaları yönünden gözlerini o taraftan ayırmazlar.

Çünkü “akl-ı kül” tecellisi, cennetin diğer tecellilerinin hepsinden, daha özeldir ve güzeldir.

O tecelliler ilk defa ve onlara has olduklarından, daha evvel insin ve cinnin onlara dokunmaları da mümkün değildir.

Bunlar “abdiyyet” ve “Rububiyyet” mertebeleri itibariyle özel tecellillerdir.

Havva’’nın Adem’den zuhur ettikten sonra tekrar ona arzulu olması ve Adem’in de kendinden zuhura gelen Havva’ya arzulu olması gibi, bu tecelliler özel tecellilerdir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır, bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

[Burada “hüma” denilmeyip “hünne” diye çoğul zamirinin zikredilmesi; her iki cennetin, çeşitleriyle bir çok cenneti ihtiva etmiş olduğunu, yahut herkese ikişer cennetten daha fazla verileceğine işaret etmektedir.]

“Kasiratuttarf” ifadesi birkaç manada yorumlanacak bir övgü sıfatıdır.

Birincisi: Bakışlarını yalnız kocalarına çeviren, başkalarına bakmayan, sevgili, sadakatli, şefkatli, ve vefalı dilberler, demektir.

İkincisi: Bakanın bakışlarını kendisine çeken, gören bir gözü başkasına bakmak istemeyecek derecede kendisine bağlayan güzeller, anlamındadır.

Nitekim Müterebbi şöyle demiştir: “Bel ki ona gözler dikilir, sanki üzerinde göz bebeklerinden bir kuşak teşekkül eder.” Üçüncüsü: Süzgün bakışları kendi önlerine çevrilmiş; şuraya buraya bakmayan; edep, haya, vakar ve nezaketiyle seçkin dilber manasına gelir.

Nitekim İmru’ul Kays şöyle demiştir: “O bakışlarını kendi önüne çevirmiş dilberlerden ki, bir karıncanın bakışı burnunun üstünde dolaşsa rahatsız eder.” Çokları ilk manayı tercih etmişlerdir.

Bazı haberlerde Rasülüllah (S.A.V)’in söz konusu kavrama “kocalarından başkasına bakmazlar” diye mana verdiği nakledilmiştir.

Âlûsi der ki; “Bazı haberlerde şöyle zikredilir:

“Rabb’ın izzeti hakkı için, ben cennette senden daha güzelini görmüyorum. Beni sana, seni de bana eş yapan Allah’a hamd olsun,” der.”

“Tams” esasen kanamak demektir. Onun içindir ki, hayız kanına “tams” denir. Bu kelime daha sonra bekaret halinde birleşmeye isim olmuştur. Ayrıca mutlak cinsi yaklaşım anlamı ifade ettiği de söylenmiştir.

Buna göre ayetin manası şöyle olur:

“Onları kimse kanatmamıştır. Yahut onlara kimse dokunmamıştır; hep bekar kalmışlardır.”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)