Vehuve-lkâhiru fevka ‘ibâdihi vehuve-lhakîmu-lḣabîr(u)
O, kullarının üstünde mutlak hakimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.
O, kullarının üstünde tam hâkimdir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.
En'âm Suresi 18. ayet, Allah'ın mutlak kudretini, hikmetini ve her şeyden haberdar oluşunu vurgulamaktadır. Ayet, Allah'ın kulları üzerindeki egemenliğini ve evrendeki her şeyi kuşatan ilmini temel kavramlar üzerinden açıklamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kahr (قهر), bir şeyi üstün gelerek zayıf düşürmek ve onu istediği şeye zorlamaktır. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeye gücü yetmesi ve hiçbir şeyin O'na karşı gelememesi anlamını taşır. Ayetteki 'el-Kâhir' ismi, Allah'ın kulları üzerinde mutlak bir egemenliğe sahip olduğunu, onların iradelerini aşan bir güçle onları yönettiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kahr, bir şeye galip gelmek ve onu zayıf düşürmektir. 'Kâhir', her şeye gücü yeten, her şeyi emri altına alan demektir. Ayetteki 'el-Kâhir', Allah'ın kulları üzerinde mutlak bir otoriteye sahip olduğunu, onların üzerinde dilediği gibi tasarruf ettiğini ve hiçbir gücün O'na karşı koyamayacağını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kahr kavramı, Kur'an'da Allah'ın mutlak gücünü ve egemenliğini ifade eden önemli bir terimdir. 'el-Kâhir', Allah'ın yaratıkları üzerindeki tam kontrolünü ve onların O'nun iradesine boyun eğmek zorunda olduğunu gösterir. Bu ayette, Allah'ın kulları üzerindeki aşkın ve zorlayıcı gücünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Abd (عبد), boyun eğme ve alçakgönüllülükle hizmet etme anlamına gelir. İnsanlar için kullanıldığında, Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve itaat halini ifade eder. Ayetteki 'ibâdihî' (kulları), Allah'ın mutlak gücü altında olan, O'na karşı aciz ve muhtaç olan tüm insanları kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Abd, köle ve kul demektir. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun yaratıkları ve O'na ibadet edenler anlamındadır. Bu ayette, Allah'ın 'el-Kâhir' sıfatının tecelligahı olarak, O'nun mutlak egemenliği altında bulunan ve O'na kulluk eden varlıkları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hikmet (حكمة), bir şeyi en uygun şekilde bilmek ve yapmak, doğru hüküm vermek demektir. Allah için 'el-Hakîm' ismi, O'nun tüm fiillerinin ve yaratışının kusursuz bir düzen ve amaç üzere olduğunu, her şeyin en doğru ve yerli yerinde olduğunu gösterir. Ayetteki 'el-Hakîm', Allah'ın kulları üzerindeki tasarrufunun ve kahrının rastgele değil, derin bir hikmetle olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hakîm, hikmet sahibi, yani her şeyi en güzel ve en doğru şekilde yapan demektir. Aynı zamanda hüküm veren ve adaletle karar veren anlamını da taşır. Ayetteki 'el-Hakîm', Allah'ın kulları üzerindeki egemenliğinin ve bilgisinin, mutlak bir adalet ve hikmetle birlikte olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hakîm ismi, Allah'ın ilim, irade ve kudret sıfatlarının birleşimiyle ortaya çıkan bir kemal sıfatıdır. O, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir, en doğru kararları verir ve her işini en mükemmel şekilde yapar. Bu ayette, Allah'ın 'el-Kâhir' oluşunun, O'nun 'el-Hakîm' sıfatıyla birlikte düşünüldüğünde, zorbalık değil, mutlak bir düzen ve adaletle gerçekleştiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Haber (خبر), bir şeyin iç yüzünü ve gizli yönlerini bilmek demektir. 'el-Habîr' ismi, Allah'ın her şeyin dışını ve içini, açığını ve gizlisini, geçmişini ve geleceğini en ince ayrıntısına kadar bildiğini ifade eder. Ayetteki 'el-Habîr', Allah'ın kulları üzerindeki egemenliğinin ve hikmetinin, onların tüm hallerinden ve niyetlerinden haberdar olmasıyla tamamlandığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Habîr, her şeyin iç yüzünü ve gizli yönlerini bilen demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun ilminin her şeyi kuşattığını, hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın kulları üzerindeki kahrının ve hikmetinin, onların tüm durumlarını ve amellerini bilerek gerçekleştiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Habîr kavramı, Allah'ın her şeyi kuşatan ilmini ve her şeyden haberdar oluşunu ifade eder. Bu, sadece yüzeysel bilgiyi değil, olayların ve varlıkların derinliklerindeki gerçekliği bilmeyi de içerir. Ayette 'el-Habîr' sıfatı, Allah'ın kulları üzerindeki egemenliğinin ve hikmetinin, onların en gizli düşüncelerine ve eylemlerine kadar uzanan bir bilgiyle desteklendiğini gösterir.
En'âm Sûresi
O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır. (6/18)
"Fevk" ve "taht" yani alt ve üst, Hakk'a aynı şekilde nisbet olunur. Zîrâ zahir olan Hakk'ın vücûdu olduğu gibi, bâtın olan dahî keza Hakk'ın vücûdudur. Binâenaleyh Hak vücûdu ile zahiri ve bâtını ve üstü, altı muhittir. Şu halde Hakk'ı fevkıyyet ve tahtiyyetle tavsîf caizdir. Allah’ı semavat ve arzın dışına çıkaranlar, tenzih ile bakanlar gelip dinlesinler bunu. “Hakk altta olur mu, tahtında olur mu, arzın dışındadır onu zaman ve mekandan tenzih ederiz” diyenler için bu hadise de ters, ayete de ters hepsine terstir.
Eğer Allah aşağıda olmasaydı, gerçekten bizim tahtımız olmasaydı, bizim bastığımız yerin bir başka ilah olması gerekecekti. Eğer Allah aşağıda yoksa sadece yukarıda var ise peki aşağıda bizi tutan nedir, “efendim dünya, toprak şeyiyet, peki toprak hangi neyin zuhurudur, toprağı toprak olarak görürsen ona bir vücud vermen gerekir, toprağı toprak yapan nedir, işte buzun içindeki su gibi varlığın içindeki ruhaniyeti, nûraniyeti ile bu âlem ayakta durmaktadır. İşte bu âlemler Hakka nisbet edildiğinden en güzel varlıktır.
Taht Allah’ın tahtıdır. Taht denildiği zaman aklımıza padişahlara ait güzel süslü bir mekan anlaşılır, burası Allah’ın tahtı olduğuna göre çok daha kıymetlidir. Taht, alt, aslında kürsi dedikleri şeydir, fevk yani üst de “Arş” tır. İnsana bunu nisbet edersek “Arş” bizim başımız olmakta, aklımız akl-ı kül bütün idare eden kürsi ise gönlümüz olmaktadır. Çünkü bütün âlem bu göğüste yaşanmaktadır. Esmâ âlemi, rûh, nûrlar âlemi hep burada yaşanmaktadır. Bundan aşağıda ayaklar sadece bir dayanak, mesnet ayaklarımız, ne varsa kalçaya kadar gövdemizin tamamı organlarımız ile birlikte ayaklar sadece birer araçtır.
Kollar da bir araçtır, bizim gerçek varlığımız başımız ve gövdemizdir. Ayaklar ve kollar bunu hareket ettiren mekanızmadır. Aklı ile gönlü var olursa insan yaşayabiliyor. İşte Cenâb-ı Hakkın insanda iki tecellisi var, birisi akıl olarak Zât’ı ve sıfâtıyla akıla, isimleri ve fiilleri ile gönlümüze yani tahtına kürsisine hitap etmekte, Allah’ın kürsisi nasıl âlemi kaplamışsa senin de varlığını kürsin kaplamış oluyor. Duygular, yaşantılar, yapılan şeyler hep bunun içindedir, dolayısıyla aynı zamanda esmâ yani isimler âleminin zuhur mahalidir. Duygularımız, bağırışmalarımız, çağırışmalarımız, hissiyatlarımız, sevmelerimiz, muhabbetlerimiz yani iç âlemde yaşadığımız her şey bu gönül âleminde olmakta burası da “kürsi” dir, Allah’ın kürsisi yani zuhur mahalidir. Yani bir bakıma tahtıdır.
Ve fevkıyyet ve tahtiyyetin Allah Teâlâ'ya nisbeti müsavi olduğu için, yani yukarısı yukarıda diye aşağısı aşağıda diye değerli veya değersiz hükmünde değil, ikisinin değeri ve tecellisi de müsavidir, bunun içinde altı cihet, ancak insana nisbetle zahir oldu ki, bu altı cihet: ön, arka, sağ, sol, alt, üsttür. Yoksa Cenâb-ı Hakk için iki cihet vardır taht ve fek. Altı cihet ise insanın varlığına göre oldu. Allah’a göre sağ, sol yok ki, sağ sol olması için ayrı bir varlık olması lazımdır, o varlığa göre varlığın sağı, solu olması lazımdır.
Zîrâ zât-ı mutlaka bir sınır ile sınırlamaktan münezzehdir. İnsan suretinde kayıda girdiğinde meydana geldiğinde bu altı cihât ile sınırlanır olur; ve insan cemî'-i esmâ üzerine ihata sahibi olduğundan sûret-i Rahmân üzerinedir. Şeytan ne demişti, önden geleceğim, arkadan geleceğim, sağdan geleceğim, soldan geleceğim dedi iki şeyi söyleyemedi, alt ve üstü söyleyemedi, neden çünkü onlar Hakk’a aittir. Sağ, sol, ön, arka mahluka ait, alt ve üst Allah’a aittir. Biz orasını unuttu zannederiz, unuttu değil cüret edemedi, cüret edemedi de değil yapamadı, zâten yapamazdı da. Üsten ve alttan giriş Hakk’a aittir.
Zîrâ ism-i Rahmân cemî'-i esmâyı içine alandır; ve bütün karşılıklı yönlerde mevcûddur. Şu halde "Hak, kulu tahtından, altından muhafaza eder" denildiği vakit, onda fevkıyyet yoktur, ma'nâsı anlaşılmamalıdır. Zîrâ yukarıda zikr olunan izâhât ile sabit oldu ki, Hak hakkında tahtiyyet ve fevkıyyet müsâvîdir. Yani altından muhafaza eder denmesi aynı zamanda üstünden de muhafaza eder denmesidir. Yani altından muhafaza eder de üstünden muhafaza etmez diye kayıt altına alınmamalıdır çünkü Hakk her iki taraftan âlem bunu bilse de bilmese de her iki taraftan muhafaza etmektedir. Âyet-i kerimede onlara üstünden gelir dendi, hadis-i şerifte de Allah’ın ipini uzâtsanız yerde Allah’a ulaşırdı demesi ipe göre yani bir itibara göre ip fevkiyet, değdiği yer de tahtiyet olmaktadır. İşte bunların ikisi de caizdir.[16]