Ve uḣrâ tuhibbûnehâ(s) nasrun mina(A)llâhi ve fethun karîb(un)(k) ve beşşiri-lmu/minîn(e)
Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih (Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele!
Seveceğiniz bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih.. Müminleri müjdele.
Saf Suresi 13. ayet, müminlere Allah'tan gelecek yardımı ve yakın zaferi müjdeleyerek, onların sevdiği bir neticeye işaret etmektedir. Ayet, ilahi destek ve zafer kavramlarını vurgulayarak müminlere moral ve motivasyon sağlamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hubb' kelimesini, bir şeye karşı duyulan meyil ve arzu olarak tanımlar. Ayetteki 'tuhıbbûnehâ' ifadesi, müminlerin Allah'tan gelecek yardıma ve zafere yönelik güçlü arzu ve sevgisini yansıtır. Bu, sadece bir hoşlanma değil, aynı zamanda beklenen bir lütfa duyulan derin bir istektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hubb' kavramının Kur'an'da hem dünyevi hem de uhrevi anlamlar taşıdığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'ın vaat ettiği zafer ve yardıma duyduğu samimi ve içten bağlılığı ve bu sonucun onlar için ne kadar değerli olduğunu gösterir. Bu sevgi, imanın bir tezahürüdür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nasr' kelimesini, düşmana karşı galip gelmek için yapılan yardım olarak açıklar. Ayetteki 'nasrun minallahi' ifadesi, bu yardımın kaynağının doğrudan Allah olduğunu ve bu yardım sayesinde müminlerin düşmanlarına üstün geleceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nasr'ın, birine düşmanına karşı destek olmak ve onu güçlendirmek olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'nasr', sadece bir zafer değil, aynı zamanda Allah'ın müminlere olan özel lütfu ve himayesidir; bu da onların moralini yükselten ve mücadele azmini artıran bir faktördür.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nasr'ın Kur'an'da genellikle ilahi bir müdahale ve destek olarak kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'nasr', müminlerin kendi güçlerinin ötesinde, Allah'ın kudretiyle elde edecekleri bir başarıyı ve düşmanlarına karşı kazanacakları üstünlüğü ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'feth' kelimesinin, bir ülkenin veya kalenin ele geçirilmesi, yani zafer kazanılması anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fethun karîb' ifadesi, müminlerin yakın zamanda elde edecekleri somut bir zaferi, düşmanlarına karşı kazanacakları kesin bir üstünlüğü müjdelemektedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'feth'in, kapalı olan bir şeyi açmak veya bir zorluğu gidermek anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayetteki 'feth', müminlerin karşılaştığı engellerin kalkması ve Allah'ın yardımıyla elde edilecek olan kesin ve yakın bir zaferi simgeler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'feth'in, bir şeyin açılması, bir zorluğun giderilmesi ve zafer kazanılması gibi geniş anlamlara geldiğini açıklar. Ayetteki 'fethun karîb', müminlere hem maddi hem de manevi anlamda bir rahatlama ve başarı vaat eden, Allah'ın takdir ettiği yakın bir zaferi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşâret' kelimesini, bir haberi ilk veren kişi olmak ve bu haberin genellikle sevindirici olması olarak tanımlar. Ayetteki 'beşşiri' emri, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) müminlere Allah'tan gelecek yardım ve zafer gibi güzel haberleri iletme görevini yükler. Bu, müminlerin kalplerine huzur ve ümit aşılamak içindir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'beşâret'in, bir haberi ilk kez duyurmak ve bu haberin genellikle iyi bir haber olması durumunda kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'beşşiri' fiili, müminlere Allah'ın vaat ettiği zaferin ve yardımın kesinliğini ve yakınlığını bildirerek onların moralini yükseltmeyi ve sabırlarını pekiştirmeyi amaçlar.
Saff Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve uhrâ tuhibbûnehâ nasrun mina(A)llâhi ve fethun karîb(un) ve beşşiri-lmu/minîn(e)” Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih (Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele!(61/13)
Feth’in ne olduğunu anlamak için Fetih sûresi ve hakikatleri içinde bir yolcuğa çıkalım.
Fetih’in lügat manâsı bilindiği gibi “açmak”tır ve her bir açılış kendi bünyesinin feth-i’dir.
(Fâtih) “açan-fâil” (meftuh) ise “mef’ul-açı-lan’dır.” Daha sonra izah edilecektir.
(Fetih) hakkında tefsirlerimizde biri Mekke’nin, diğeri hayber’in, fetihleri olmaları hakkında pek çok bilgiler vardır, dileyenler oralardan araştırabilirler. Biz burada bunların tekrarını yapmak yerine daha başka yönlerini ortaya çıkarmaya çalışarak, ma’nâ âleminde ki, ve özümüzde kapalı kalmış sahalarımızın Feth’i ni oluş-turmaya çalışacağız.
Kûr’ân-ı kerîm’de dört yerde (Fetih) ten bahse-dilir. İkisi bu Sûrenin içinde, diğerleri (Saf 61/13) (Nasr 110/1) dir. Dikkatlice bakıldığında bu fetihlerin özellik-lerinin aynı olmadığı ve üç bölümde toplandığı görülür.
- (Fethi mübin = Açık fetih:)
(2) (Fethi karib = yakın fetih:)
(Allah’ın yardımı ve Fethi karip = yakın feth.)
(3) (İza cae nasrullahi vel fethi = Allah’ın yardımı ve fethi geldiği zaman.) Görüldüğü gibi son iki “Feth” için Allah’ın yardımı, yani Ulihiyyet mertebesinin yardımı gerekmektedir.
Bu kelimelerin ifade ettikleri manâlarını daha iyi anlayabilmemiz için özetle vücûd mertebelerini tekrar burada da belirtmemiz gerekecektir.
Zat-ı mutlak kendi kendinde olarak, â’ma’iyyetinde iken bilinmekliğini sevdi ve gizli hazinesinden ilk tecellisini ve nüzülü’nü Ahadiyyet mertebesine yaptı. Burada iki hususiyyet-i belirginleşti, onlar’da (İnniyyet-i ve hüvviyyt-i ) idi. Buradan-da bir tecelli ve nüzül eyleyerek Vahidiyyet mertebesini oluşturdu.
Vahidiyyet mertebesi, Ulûhiyyet ve rahmâniyyeti de kapsamına alır. Oradan da bir tecelli eyledi Rububiy-yet (Esmâ) mertebesini oluşturdu. Oradan da bir tecelli eyleyerek, Melikiyyet (Ef’âl) “âlem-i şehâdet”-i oluşturdu ki; içinde yaşadığımız âlemdir.
Â’mâ’iyyetinden Ahadiyyet-i ne olan nüzülüne (tecelli-i akdes,) Ahadiyyet-in den vahidiyyet-i ne olan nüzülüne de, (tecelli-i mukaddes) denmiştir. Ayrıca Ahadiyyet mertebesine (lâ taayyün) Vahidiyyet mertebesine (taay-yünü evvel) Rububiyyet mertebesine de (taayyünü sâni) denmiştir. Daha geniş bilgi “Vahy ve Cebrail” isimli kitabımızda vardır dileyen oraya bakabilir.
Vahidiyyet= Taayyünü evvel mertebesi oldukça yüklü bir mertebedir, çünkü bu mertebede bütün tecelli ve oluşumların programları yapılmaktadır. Vahidiyyet-in zuhur mahalli Ulûhiyyet, Ulûhiyyet-in zuhur mahalli ise aynı zamanda Ceberût mertebesi olan, Hakikat-i Muhammed-î ve İnsân-ı kâmil mertebesidir. İşte böylece Ulûhiyyet ve Hakikat-i Muhammed-i mertebesinden bütün âlemlere üflenen Nefes-i Rahmân-î nin kaynağı burasıdır. Oradan tüm olarak Esmâ ve Ef’al âle-ne ulaşan nefes-i Rahmân-î zuhur ve tecelli ettiği her yerde o yerin hususiyyet-i gereği aldığı isimler (nefs) ler oldu. Görünen bütün varlıklar Rahmân-ın tüm olarak nefesinden çıkan (nefs) ler’dir.
Böylece “Vücûd-u Mutlak’ın” zuhuru olan “Vücû-u izâfi” kayda girerek her mahalde o mahallin özelliğine bürünerek kayda girmiş ve bu “Vücüd-u Mukayyed-e” (kayıtlı vücûd) “ef’al âlemi-âlemi şehâdet” denmiştir.
Bu anlayış içerisinde, Âyet-i Kerîme’lere baktığı-mız zaman, biri Ahadiyyetten abdiyyet-e, diğeri ise abdiyyetten Ahadiyyet-e doğru olan yolculuğun açılımla-rını görebiliriz.[72]
Şimdi Feth-i Karib nedir onu anlamaya çalışalım. Diğer Fetih mertebeleri ile bilgi (19) Fetih sûresii ve Fethin hakikatleri içinde bulunabilir.
İkincisi (fethi karîb) (yakın bir feth) tir ve iki yerde geçmektedir. Gerçek fetih te iki türlü olmaktadır. Birisi Ahadiyyet mertebesinden ef’âl mertebesine kadar olan bütün tecellileri her mertebenin gereği olarak zuhura çıkarıp açmak (nüzül-iniş fethi) yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yönüdür. Diğeri ise (urûc-yükseliş fethi) dir ki, gerçek bir Hakk yolcusunun, irfan ehlinin konturolunda mertebe, mertebe, meratibi ilâhiyye yi seyr-i sülûk yaparak Mi’râc etmesidir. Her geçtiği ders ve dersin ifade ettiği manâ ve saha kendisine (feth) olunmakta-açılmakta’dır. (İrfan mektebi ve şerhi isimli kitabımızda belirtildi, dileyen oraya bakabilir.) Kâ’be-i Muazzama da, tam kapısının karşısında duran Makâm-ı İbrâhîm’in içinde olan İbrâhim aleyhisselâmın ayak izlerini takib ederek yürümek zâhi-ren İbrâhimiyyet mertebesinin fethidir. Yine zâhiren Hayber kalesinin fethi, Mûseviyyet mertebesinin fethi dir. Yine zâhiren Kûds-ü Şerifin fethi İseviyyet mertebesinin fethi dir.
Ve yine Kâ’be-i Muazzamanın fethi dahi Muham-mmediyyet mertebesinin fethidir, bu üç fetihte de Hz. Alî nin rolü büyüktür. İşte ancak kişi bu fetihler tamam olunca Hakikat-i Muhammed-î ümmeti olunabilinmek-tedir, aksi halde, cesed-î Muhammed-î, ümmet-i olarak kalma ihtimalimiz vardır. Hakk’a sığınırız.
Bu hakikat-i özetle şöyle de anlatmışlardır.
“Cem’ül, cem’ül, cem’ül, cem ile feth oldu ebvabı Hüda.” Yâni her mertebenin cem-i topluluğu ile Allah-ın kapısı feth oldu-açıldı veya açılır, denmiştir.
Söz buraya gelmişken Nusret Babam dan bir ha-tıramı da yazmak gönlümden geldi. Allah (c.c.) lühü onlardan razı olsun. Kendisini ziyarete gelip giderken ki-taplarının basılmağa çalışıldığı o zaman ki ismi olan ca-ğaloğlunda (amca) matbaasına uğrar kitaplarının durumuna bakardım.
O günlerde dîvân-ı basılıyordu, yine dîvân-ın durumuna bakmaya gittiğim bir gün, matbaacı bana dedi ki; sizin efendiniz (cem’ül cem) makamında imiş: Nereden anladınız? Deyince “okuduğum bir şiirinden” dedi ve o bölümü okudu. Şöyle’ki! (Cem’ül cem’e vardım başka ihsân istemem) idi. Bende evet doğru tahmin etmişsiniz haklısınız dedim ve divân-ın durumunun ne halde olduğunu öğrenip oradan ayrıldım. O divândan şu anda sadece bir adet kalmış durumdadır. Bu hatırayı da böylece yadettikten sonra tekrar yolumuza devam etmeye çalışalım.
Âyette geçen ikinci (fethi karib) “yakın feth” de özetle anlatılanlardır, yani bu feth-açılımın ardından diğer bir sonraki feth-in yaklaşması فَتْحًا قَرِيبًا (feth-i karib) tir. Bu yüzden iki def’a belirtilmiştir, biri zâtından ef’âl-i ne, diğeri ise ef’âl-in’den zâtına olan “nüzül ve uruc” fetihleridir.
Üçüncüsü, yani (fethi karib) in ikincisi Allah-ın yardımına bağlanmıştır ki, kâmil bir Ârifin nezaretinde oluşması mümkündür, başka yolu yoktur. (61/13)
وَأُخْرَى تُحِبُّونَها نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ
وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
(ve uhra tühibbunehe nasrunminallah ve fethun karib’un ve beşşiril mü’minîn)
61/13. “ Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakîn bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.” Âyet-i Kerîme’lere ibretle ve irfaniyyetle baktığı-mız zaman bizlere ne kadar çok şeyler söylediğini görmememiz ve duymamamız mümkün olamayacaktır.
Yukarıda Âyet-i Keriymenin sonundaki ifade de çok manidardır. Bu hususta gerçek mü’minler müjdelenmiştir. Böylece feth’in oluşması ve şartı mü’min’liğe bağlan-mıştır, gerçek mü’min ise (ikân) “yakıyn” ehlidir, idraklerinize sunuyorum.[73]
Yine bu konu hakkında bir tefekkür çalışması olan (164) nolu esere müracaat edecek olursak…
Terzi Baba (118-52) Tur Sûresi ve M. Nusret Tura hazretlerinin “Başlarken” bölümüne alıntılan şu ifadeleri düşünüyordum…
Yani “Nusret” ile “Necdet”in muhabbeti “Hakikat-i Muhamme-diye”yi zuhura çıkardı.
Burada bir başka yöne de dikkat çekelim;
نصرت (Nusret) ile نَجدَت (Necdet) in arapça orjinal yazılarına bakarsanız her iki isim de,
ن (nun) harfiyle başlar → ت (te) harfiyle de sona ererler.
“Nusret”teki ve “Necdet”teki bu ن (nun) ve ت (te) harflerini çıkartırsak ;
(Nusret) نصرت te → صِر (sır) kalır.
Burada صِر (sır) dan maksat “Nusret”te gizlenen sırr’ın “Necdet” olmasıdır.
نَجدَت (Necdet) teki (ced/ata) جَد kalmaktadır, ki bu da “İsm-i Necdet” in “İsm-i Nusret”in de, yani kendisine bağlanacakların kökü atası ve yardımcısı olacağının ispatı olmuştur.
Nusret Babamızın ilâhi emâneti Terzi Babamıza vermeden önce söylediği, “Benim sebebi vücûdum sen imişsin,” sözü aslında buraya vurgudur.
Ayrıca “nasrun minallahi” ve “fethun karîb” âyeti ile de, “size yakın bir fethi Allah’ın yardımıyla müjdeliyorum,” derken aynı konuya vurgu yapmıştır.
Dilerseniz bu âyet üzerinde biraz duralım.
Acaba müjdelenen nedir?…
SAF 61. Sûre 13. Âyet
وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ {الصف/13}
ve uhra tühıbbuneha nasrün minallahi ve fethun kariybun ve beşşiril mu’minîne
Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakın bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.
61 daha önce zikrettiğimiz gibi Necdet’in isimlerinden biri idi. 13 ise, açık beyanı ortadadır.
Az önce yukarıda نصرت (Nusret) harflerinin alfabetik toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin silsile-i Şerifteki yerini anlattığını açıklamıştık.
Bu âyet-i Celile’de var olan müjdelerden bir tanesi de hilâfet mertebesidir.
Lisân-ı Nusret’ten kendisinden sonra gelecek olan halifesi “Terzi Baba”nın müjdelenmesidir.
Diğer müjde ise, bunun devamı olup, sûre ve âyet numaraları ile zuhura gelmektedir. Onlar da 61 ve 13 idi.
Burada 61 ile, “Terzi Baba’”nın ismine atıf yapılmaktadır.
13 ile de, O’nun, Muhammediyet mertebesinden zuhuruna işaret edilmektedir. Kısaca “Gönül Mekke”sinin fethi müjdelenmektedir.
Hazretimizin İlâhiyat okulunda eğitim almak isteyen bir talibliye kendileri günlük olarak yapması gereken vird ve amelleri o kişiye yazdırarak söylerler.
(Zaten bunlar-14-irfan mektebinin seyr defterinde de mevcuttur.)[74]
Ç.H.U kardeşimiz buradaki ifadeleri ile bu sahayı aydınlattığı için kendisini tebrik ederiz. Ve bunu biraz daha açalım.
(صر) “Sr-Sır” ve (جد) “Cd-Ced-Cet” Bunlar Türkçe ifadeler olarak karşılık bulmaktadır. A-rapça da yani hakikat yönü ise (سر) “Sr-Sır”ın içinde (س) “Sin” İnsânı Kâmil ve Rubûbiyet vardır. Efendi Babamın bu sırrı Rubûbiyet-Rabbi Hass (13) yönünden (سلام) “Selâm” esmâsıdır. Bunuda kendisi açıklamıştı. “CD” bu hakîkatleri “CD” ye aktararak bâtınında “DC” doğru akım kullanan bilgisayar ve telefonlardan gönülden gönüle aktarmaktadır.
Sayısal ifadeler ise; (ص) Sad: 90, (ر) Re: 200, (ج) Ce:3, (د) De: 4 dür. Toplamı ise; 200+90+3+4= 297 dir. Bu sayı Rasûl sayısal değeri olduğu gibi, 97+2= 99 Esmâ’ül Hüsna’dır. 97-2= 95 dir.. (95) Tin Sûresi ve (40) Hakîkat-i Muhammedi sayısı çıkınca kalan sayı (55) (مَتِين) “Metin” dir.
Esmâ tecellisi bölümünde Efendi Baba’mın kitapları ile Nusret Babam (r.a)’in kitaplarını bağdaştıramıyan bir zâhiri Nusret Bey vardı.
(سر) “Sır” arapça değeri “260”dır. (26) Museviyet dairesinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur.
Nasıl ki Mûsâ (a.s.) 8 ve 9. Levhler, Nûr-Hüda veya Rubûbiyet-Kudret levhalarını kavmine açıklamadıysa, Nusret Babam (r.a.) “necat-velayet-hamd-sayı sistem, bünyesinde olduğu halde bunu Tûr sûresinin hakîkatte açıklayıcısı olan Efendi Babam açıkladı ve açıklamaya devam etmektedir. (Nusret Babam gemici olduğu halde, nuh-necattan bahsetmiş midir? Fetih-Nasr sûresi içinde Rabb-inin Hamd’i vardır. Hamd hakikatlerinden bahsetmiş midir?)
(صر) Türkçe yazılmak ile beraber (290) sayısı ile hakîkat mertebesini de içinde barındırır. (29) 28 mertebenin yakîn halinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur. (29) Ankebut-Örümcek sûresidir. Bunu şartlanma, vehim ve hayalle anlamak mümkün değildir. Nakşilik tarikatının hakîkatı olan Ebu Bekir sıddık hazretlerinin Bekriyye hakîkatine vakıf olmak lazımdır.
Bu sevr mağarasında Resülûllah Efendimizin Ebu Bekr (r.a.) an efendimize İsmi Celâl olan Allah (c.c.) isminin telkinidir.
Bu sır, Sevr (ثور) hakîkatidir. Aradan velayet (و) “Vav” alınınca kalan (ثر) Türkçe yine sırdır. Burada Ebu Bekir (r.a.) efendimiz… 2 nin ikincidir. “Nur” esmâsı sayısal değerlerinde ne bulunmuştu. 52-54-56-58 dir. Yani çift sayılar bunu aslı çiftlikteki birliktir.
Aslında burada Efendimiz (s.a.v.)’in risâlet hakikatını fenafillah mertebesinden kendi bünyesinde bulunan velâyet hakikatini ayna olan velayet hakikatine aktarmasıydı.
İşte yolumuzda bu mertebeden olan (ثر) “Sır”dır. (ث) “Se” Sevb-Elbise ve Senâ sırrının Necdet babama aktarılması idi aslında “Nusret-zafer-Fetih” aynasından bu yansımaktaydı. Mü’min Mü’minin aynasıdır hakîkati açılmıştı. Burada sayısal değer; 500+200= 700 ve 6 (706) olmaktadır. (76) Nusret Babamın dünyada kalma süresidir. Toplamı “13” tür. Birde bunun (ث) “Se” harfinde 3 noktası vardır. 76+3= 79 dur… Hayret ki hayret…
İlk hesaplanan sayısal değer; (صر) “Sr-Sır” 290, İkinci hesaplanan asıl sayısal değer (سر) “Sır” 260 ve son değer, Sevr (ثور) 700+6+3 tür. Son değer görüldüğü gibi “700” (ز) “Zel” harfinin sayısal değeridir. “Zevâl” dir. 63 ise efendimizin bu dünyada kalma süresidir. Zevâl aynı zamanda kemâl yani “Bekâbillah” süresidir.[75]
Yolumuza Gökyüzü İnsanları çalışması âyet yorumu ile devam edelim.
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
61.13 - Ve uhrâ tuhıbbûnehâ, nasrum minallâhi ve fethun garib, ve beşşiril mué'minîn.
Diyanet Meali:
61.13 - Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih (Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele!
Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
61.13 - Ve kendisini sevdiğiniz bir başka (nîmet de) vardır ki, o da Allah'tan bir nusrettir ve yakın bir fetihtir ve müminleri müjdele.
NOT=Nusret babamın ayetidir. T.B.
118-52-Kur’an-ı Kerîmde yolculuk. (Tur Suresi) sayfa (111)
……………………Bu dünya âlemini, kişinin bireysel nefsiyle olup, Hakk’tan ayrı olarak gafletle geçirmesi, uykuda kalması. Gerçek manâ da Hakk ile yaşaması ise uykudan uyanması demektir.
İşte bu hakikat-i âlemde Peygamberler arasında ilk def’a Hz. Muhamed (s.a.v.) Efendimiz anlayıp ifşa etmiş ve Cenâbı Hakk’ta Ona hitaben.
Allah Teâlâ Peygamberine rü’yâsını hakkiyle doğru kılmıştır.” (48/27) Buyurulmuştur.
Burada ki, rû’ya bilindiği gibi, Mekke’nin fethi hususunda’dır ki; Fethin kemalidir.
“Fethi karib” (yakın feth) bir bakıma kişinin kendi nefsini, gerçek kişiliğini bilip fethetmesi, yani vehim ve hayalden beden mülkünü kurtarması ve bu gayede çalışması neticesinde oluşan başarısı “ilk fetih” olduğundan bu “yakın” fetih’tir. Aslında bu fetih oluşturulmayınca diğer fetihlere de yol yoktur.
“Fethi mübin” (açık feth) ise zâten açık olan bütün âlemlerde ki, Allah’ın zâtî tecellilerini görüp, farkedip, ona göre idrak ederek irfaniyyetinin artması, genişlemesidir. Bu da kişinin Hakk ile doğrulanmasıdır.
110/1. “Allah'ın nusreti ve fethi geldiği zaman.” Burada ise dikkat çeken husus (feth) in Allah-ın yardımıyla mümkün olabileceği gerçeğidir ki, eğitiminin mutlaka ehlinden alınması gerekir. Sâlik yakın feth’e ulaştığı vakitten sonra da bu fetihlerin devamı zât-î feth’ler için mutlaka Allah’ın (c.c.) lühü yardımı,Nusret-i gerekmektedir. Ondan sonra.
110/2. “Ve Allah'ın dinine insanların nasıl fevc fevc girdiğini görürsün.” Allah’ın dîni demek, gerçek manâ da hakikat-i Muham mediyyeyi idrak etmektir, bu ise Cenâb-ı Hakk’ın bütün âlamlerinde ki zuhurunu müşahede etmektir. Bu anlayış ise “insanların” yani, diğer ismi (İnsan-ı kâmil) olan bu âlemlerin hakikatinin anlaşılmasıyla her mertebesi itibariyle idrak edilmesi “insanların bölük, bölük kişinin kendi din halkasına girmesi, yani tevhid bilgisinin artmasına sesbeb olmasıdır ki, görürsün” demek olur. Çünkü bizlerden ilk şart olarak (eşhedü) “müşahede-görüş” istenmiştir.
110/3. “Artık Rab'binin hamdıyla, hamdederek tesbihte bulun.” Bütün bu hakikatleri idrak ettikten sonra zaten kişinin nefs-î ve beşer-î kimliği kalmadığından yaptığı tesbihat-ı “Rabbı’nın hamd-ı” ile olacağından onun hakikati de (Elhamdülillâhi) olduğundan o tesbih ve hamdı ancak, kul ismi altın da rabb’ın yaptığı açık olarak ifade edilmiş olmaktadır. İşte bütün bu hakikatleri kendine yani ”beşeri ve nefsi kimliğine” bağlayıpta benliğe düşersen,
110/3. “ ondan mağfiret dile, şüphe yok ki: O tevbeleri çok kabul edici olmuştur.” Bütün bu hususlar idraklerinize sunulur. Yukarıda da fetihler’den basedilmişti bu kadarla bırakıp biz yine yolumuza devam edelim.
Kişilerin gece içinde uykuya yattıklarında gördükleri rû’ya-lar, rû’ya içinde rû’ya dır. Fiziken uyandıklarını zannedenler, aslında hiç bir zaman uyanmamışlar, Hakk ve irfaniyyetten uzak, uzun bir ilmi gaflet uykusunda bulunmaktadırlar.
Kişilerin gezmeleri, hareket etmeleri, gerçek manâ da yaşam değil, aynı uyurgezer kimseler gibidir ki, uykuda gezdiğinin farkında değildir.
Gerçek bir irfan ehlinden uykudan uyanma eğitimi alınmasa, kişi bu uyku dünyasından ahiret âlemine yine uykulu ve rû’ya âleminden geçer gider haberi bile olmaz.
Orada da hayatı oranın şartlarına göre olan, yine rû’ya âleminde yaşamını sürdürür.
Bunun çaresi bu gün bu âlemde uykudan uyanmaktır.
İşte bu dünya uykusundan nusret/yardım ederek uyandıranlardan biri de “Nusret Babamız” idi. Bu yardım ve gaflet uykusundan uyandırmaları kitapları ve evlâtları ile halen devam etmektedir. Allah Nusret Babamız ve Rahmiye Annemizden sonsuz razı olsun. Amîn.
Bakara, “fevelli vecheke şetral mescid-il haram” (2/144) ayeti kerîmesi kıbleteyn mescidinde geldiği zaman, Mekke şehri manen fethedilmişti bir müddet sonrada fiziken fethedilmiştir. Ancak çok dikkat çeken konu Kıblenin Kudüsten mekkeye alınması, ayet nosu “144” kudüsteki Mescid-i Aksa sahasıda “144” dönümdür.
Yani bir “144” ten başka bir “144”e yöneliştir. Madde “144” ünden, mana “144” üne yönelmektir. T.B.
(Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele!
“Beytullah-Beyt-ul atik- Beyt-ül haram-haremi şerif kâ’be-i muazzama” gibi isimlerle anılan bu muazzam Zat-i tecellinin indiği mekân, bütün âlemler de sadece bu küçücük arz-dünyadamı olacaktır? Eğer böyle ise, diğer âlemlere haksızlık edilmiş olmazmıydı?
Bütün gökyüzü âlemleri Hakk-ın mülkü olduğundan O’nunda mülkünün her tarafında beyti-evi olduğundan o halde bizim Kâ’bemiz gibi Kâ’belerin başka yerlerde de olmaması mümkün değildir.
Nasılki bir padişahın mülkünün bir çok yerlerinde sarayları köşkleri olduğu gibi, alemlerin padişahının da mülkünün dilediği yerlerinde, “beytleri-evleri” olması acaipmidir.
Beytinin olduğu yerde de onun ziyaretçileri melekleri ve İnsan nesli-sülâlelerinin de olacağı açıktır.
(Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele![76] T.B.