Velekad ḣaleknâkum śümme savvernâkum śümme kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse lem yekun mine-ssâcidîn(e)
Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, "Adem için saygı ile eğilin" dedik. İblis'ten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı.
Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin" dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.
Bu ayet, insanın yaratılışını, şekillendirilmesini ve ardından meleklere Âdem'e secde emrini konu almaktadır. Anahtar kavramlar, yaratma, şekil verme ve secde etme fiilleri üzerinden ilahi kudreti ve İblis'in isyanını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خلق), bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek demektir. Ayetteki 'خَلَقْنَاكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanı başlangıçta, yani Âdem'i ve onun soyunu belirli bir ölçü ve takdirle yaratmasını ifade eder. Bu, varlığa getirme ve şekillendirme sürecinin ilk adımıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Halk (خلق), bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde icat etmek, var etmek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanı, yani Âdem'i ve onun neslini, daha önce benzeri olmayan bir biçimde, kendi kudretiyle meydana getirdiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'halk' (خلق) kavramı, genellikle Allah'ın mutlak yaratma gücünü ve yoktan var etme eylemini ifade eder. Bu ayetteki 'خَلَقْنَاكُمْ', insanın varoluşunun ilahi bir fiil olduğunu ve Allah'ın iradesiyle gerçekleştiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tasvir (تصوير), bir şeye belirli bir suret ve şekil vermektir. 'صَوَّرْنَاكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanı yarattıktan sonra ona en güzel ve mükemmel sureti verdiğini, onu diğer varlıklardan ayıran özelliklerle donattığını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tasvir (تصوير), bir şeye şekil ve biçim vermektir. Ayetteki 'صَوَّرْنَاكُمْ', yaratma eyleminin ardından gelen, varlığa estetik ve fonksiyonel bir form kazandırma aşamasını ifade eder. Bu, insanın fiziksel yapısının ilahi bir sanat eseri olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Suret (صورة), bir şeyin dış görünüşü ve biçimidir. 'صَوَّرْنَاكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanı yaratıp ona belirli bir suret, yani dış görünüş ve özellikler verdiğini anlatır. Bu, insanın fiziksel ve biyolojik yapısının Allah tarafından belirlendiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Secde (سجود), boyun eğmek ve tevazu göstermektir. Ayetteki 'ٱسْجُدُوا۟' emri, meleklerin Âdem'e karşı bir saygı ve itaat ifadesi olarak eğilmelerini, onun üstünlüğünü ve Allah katındaki konumunu kabul etmelerini ifade eder. Bu, ibadet secdesi değil, bir tazim secdesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Secde (سجود), alnı yere koyarak boyun eğmektir. 'ٱسْجُدُوا۟' emri, meleklerin Âdem'e karşı bir saygı ve teslimiyet göstergesi olarak secde etmelerini emreder. Bu, Âdem'in yaratılışındaki hikmeti ve Allah'ın ona verdiği değeri vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Secde (سجود) kelimesi, Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanılır. Bu ayetteki 'ٱسْجُدُوا۟', meleklerin Âdem'e karşı bir tazim ve itaat secdesi olup, Âdem'in hilafet makamına layık görülmesinin bir göstergesidir. Bu, Allah'ın emrine mutlak itaati simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İblis (إبليس), 'iblas' (إبلاس) kökünden türemiş olup, rahmetten ümidini kesmek, hayretten donakalmak anlamına gelir. Ayetteki 'إِبْلِيسَ', Allah'ın emrine karşı gelerek secde etmeyen ve bu isyanıyla ilahi rahmetten mahrum kalan varlığı ifade eder. Onun bu tavrı, kibir ve itaatsizliğin sembolüdür.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İblis (إبليس), Allah'ın rahmetinden ümidini kesen ve şaşkınlık içinde kalan varlıktır. Ayetteki bağlamda, meleklerin secde etme emrine uymayarak isyan eden ve bu yüzden lanetlenen cin taifesinden bir varlığı temsil eder. Bu, itaatsizliğin ve gururun sonucunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İblis (إبليس) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'a karşı isyan eden ve insanı saptırmaya çalışan kötücül bir varlık olarak tasvir edilir. Bu ayetteki 'إِبْلِيسَ', ilahi emre karşı gelerek kendi iradesini Allah'ın iradesinin önüne koyan ve bu nedenle lanetlenen varlığı simgeler. Onun bu eylemi, insanın imtihanının başlangıcıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sâcidîn (ساجدين), secde edenler, yani Allah'ın emrine boyun eğenler demektir. Ayetteki 'مِّنَ ٱلسَّـٰجِدِينَ' ifadesi, İblis'in, Allah'ın Âdem'e secde emrine itaat eden melekler grubundan olmadığını, dolayısıyla bu emre karşı geldiğini vurgular. Bu, itaat edenlerle isyan edenler arasındaki ayrımı netleştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sâcidîn (ساجدين), secde edenler, yani Allah'ın emrine itaat edenlerdir. Ayetteki 'لَمْ يَكُن مِّنَ ٱلسَّـٰجِدِينَ', İblis'in Allah'ın emrine uymayarak secde etmeyenlerden olduğunu, dolayısıyla ilahi iradeye karşı geldiğini açıkça belirtir. Bu, onun isyanının ve kibirinin bir sonucudur.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(11) Ve lekad hâlaknâkum summe savvernâkum
summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs, lem yekun mines sâcidîn.)
“Andolsun ki sizi halkettik, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin" dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.”
“Sizi halkettik” hîtâbı şu andan bahsediyor ve toprak bedeninizi meydana getirdik ve sizi tasavvur ettik yâni iç bünyenizdeki oluşumu düzenledik. Madde olmayan ve varlığımızda mevcût her türlü hâllerimiz bizim iç bünyedeki yaşantımızdır. İnsânın diğer varlıklardan en önemli farklarından biride bu iç bünyedeki yaşantılardır, gerçi diğer mahlûkatta da bu vardır fakat insândaki gibi kemâlde değildir. Cenâb-ı Hakk üstelik bunu bizzât yaptığını belirtiyor.
Bu secdeyi gerektiren de işte bu iç bünyedeki yaşantıdır yâni halkedilen dış bedeni değil iç bünyedeki hâldir. Eğer bizler bunu nefsânî olarak kullanırsak nefsi emmâre ismini, Râhmani olarak kullanırsak nefsi sâfiye ismini alıyor ve daha da yukarılara çıkıyor.
Melâikeyi kirâm hemen secde etti çünkü Allah’ın îkazıyla Âdem (a.s.) da olan Hakîkati İlâhîyyeyi anladılar. Bizim kişisel bedenimiz yönü ile bu secde eden melekler bizim kendi ürettiğimiz kuvvetlerdir. Beş farzın yerine getirilmesi ve diğer ibâdetler kişide bir kuvvet yâni mânâ âleminden varlıklar oluşturuyor. Bizler şu anda yaptığımız fiillerin ifâde ettiği mânâların farkında değiliz eğer bunların hakîkatlerini bize göstermiş olsalar ölünceye kadar başımızı ibâdetten kaldıramayız ve bu da dünya düzenini bozar. İşte bizim bu ibâdetlerimizden meydana gelen melekler secde eden meleklerdir. İki melek vardır biri solda biri sağdadır denilen, soldaki günahları yâni eksi fiilleri, sağdaki sevapları yâni artı fiilleri yazarlar.
Kişisel olarak bizim iblisimiz nefsi emmâredir ve nefsi emmâre secde etmez çünkü işi isyan edip secde etmemektir. Nefsi emmârede secde etmiş olsa hiçbir zıt
kuvvet olmayacağı için insân melek olur. İblis ayrıca insânlara bu duruma göre mücâdeleyi öğretiyor, biz İblise hiç mücâdele etmeden hemen teslim olursak işte orada işimiz çok zordur. Önce bu nefsi emmârenin kontrol altına alınması gerekiyor ki levvâme, mülhîme ve sırayla diğer bütün nefs mertebelerine yükselelim. Efendimizin (s.a.v) de buyurduğu gibi “Herkesin bir şeytanı vardır ben kendi şeytanımı müslüman ettim” diyor, dikkât edersek öldürdüm demiyor, çünkü öldürme durumunda o bizim kendi varlığımız ın içinde olduğundan kendi varlığımızı öldürmüş olmamız gerekecektir.
Âdem (a.s.) hakkında belirtilen bütün hususlar bizim kendi varlığımız içindir. Kûr’ân-ı Kerîm bugüne de geldi bugünkü şartlarda da geçerli ve her an nâzil olmaktadır. Bırakalım melekleri dikkât ettiğimizde Kâbe-i Şerîfi namaz esnâsında bir vinç ile yukarı kaldırdığımızda insânların birbirlerine secde ettiklerini görürüz, hürmeten, karşılarındaki “ve nefahtü” ye (15/29) yâni oradaki Allah’ın varlığına olan bir secdedir bu, yoksa madde bedene yapılan bir secde değildir. Secdeden sonra kendi hakîkatini idrâk ettiği içinde oturarak Cenâb-ı Hakk’a şükranda bulunuyor. Secde bir hâldir ve geçicidir fakat tahiyyat bir makamdır ve kalıcıdır ve oturuş pozisyonunda aldığımız şekil ile “Muhammed” yazıyoruz.
Din kişinin kendisini anlayıp bilmesidir yoksa belirli fiilleri tekrar ederek ezberci olması değildir fakat ne yazık ki artık günümüzde bu hâle gelmiştir. Şeriat düzeyinde yapılan fiillerde kalınmış, iç bünyenin düzenlenmesine geçilememiştir. Din de zâten bizim bedenimize değil aklımıza, aslımıza, hakîkatimize gelmiştir, bizler bunları çalıştırıp duygu ve düşüncede yol almaz isek bu bedeni her gün kırk defa yıkayıp temizlesek beden değişmez ve değişecek bir şey de yoktur, sevap kazanılır sadece ve kartondan kule gibi olan bu sevaplarıda bir günah gelir bir gün götürür fakat ilim ebedi malıdır kişinin. Herşey kaybolur fakat ilim kaybolmaz ve Cenâb-ı Hakk’ın insânı diğer varlıklardan üstün kılmasının sebebi dahi budur,
kendi hakîkatini en geniş şekilde insânda zuhura çıkarmıştır. Bizler bu hâlin içine dalıp kaybolduğumuz için kıymetini bilemiyoruz ve beşeri, maddi duygularımızın ağırlığıyla hayâtımızı sürdürüyoruz.