Femeni-bteġâ verâe żâlike feulâ-ike humu-l'âdûn(e)
Kim bunun ötesini isterse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir.
Bundan ötesini isteyenler, var ya işte onlar haddi aşanlardır.
Meâric Suresi 31. ayet, cinsel ilişkilerde meşru sınırların dışına çıkmanın 'aşırı gitmek' olarak nitelendirildiğini vurgular. Ayet, 'ibtiga' (istemek, aramak) ve 'âdûn' (aşırı gidenler) kavramları üzerinden helal ve haram arasındaki çizgiyi belirleyerek, bu sınırları ihlal edenlerin durumunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İbtiğâ (ابتغاء) kelimesi, 'bağy' (بغي) kökünden türemiştir ve bir şeyi şiddetle aramak, talep etmek anlamına gelir. Kur'an'da genellikle meşru olmayan bir şeyi aramak veya haddi aşmak bağlamında kullanılır. Bu ayette ise cinsel ilişkilerde helal sınırların dışına çıkma arayışını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Bağy (بغي) kelimesi, 'haddi aşmak, zulmetmek' anlamlarına gelir. İbtiğâ ise bu haddi aşma eylemini istemek, ona yönelmek demektir. Ayetteki 'femenibteğâ' ifadesi, belirlenen helal sınırların ötesinde bir tatmin arayışına girenleri işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İbtiğâ kavramı, Kur'an'da bazen olumlu bir arayışı (Allah'ın rızasını aramak gibi) ifade etse de, bu ayetteki gibi 'verâe zâlike' (bunun ötesinde) ifadesiyle birlikte kullanıldığında, genellikle meşru olmayan bir şeye yönelme, haddi aşma ve sapma anlamını taşır. Burada cinsel sınırların ihlalini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Verâe (وراء) kelimesi, Arapçada hem 'arka' hem de 'ön' anlamında kullanılabilen zıt anlamlı kelimelerdendir (ezdâd). Ancak bu ayetteki 'verâe zâlike' (bunun ötesinde) ifadesi, belirlenen helal sınırların dışını, yani haram olanı kastetmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Verâe kelimesi, Kur'an'da mecazi olarak 'ötesinde, dışında' anlamında sıkça kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, 'belirlenen helal cinsel ilişkilerin dışında kalan' her türlü eylemi kapsar ve bu sınırların aşılmasını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Verâe kelimesi, bir şeyin arkasında veya ötesinde bulunmayı ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın helal kıldığı cinsel ilişkilerin 'ötesinde' bir arayışa girmeyi, yani haram olanı talep etmeyi anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Adû (عدو) kökünden türeyen 'âdûn' (عَادُونَ) kelimesi, 'haddi aşmak, sınırı geçmek' anlamına gelir. Kur'an'da genellikle Allah'ın belirlediği sınırları çiğneyenler için kullanılır. Bu ayette, cinsel ilişkilerde meşru olmayan yollara sapanların, Allah'ın koyduğu sınırları aşan kimseler olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Adâ (عدا) fiili, 'sınırı aşmak, tecavüz etmek' demektir. 'Âdûn' ise bu fiilin ism-i fail çoğuludur ve 'sınırları aşanlar' anlamına gelir. Ayette, helal olanın ötesine geçerek harama bulaşanların bu vasıfla nitelendirildiğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Adâvet (عداوة) ve udvân (عدوان) kelimeleri de aynı kökten gelir ve düşmanlık, haddi aşma anlamlarını taşır. 'Âdûn' kelimesi, burada sadece bir eylemi değil, aynı zamanda bu eylemi sürekli yapan ve bu yolla haddi aşmayı karakter haline getiren kimseleri ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Adâ (عدا) fiili, 'bir şeyden diğerine geçmek, sınırı aşmak' anlamındadır. 'Âdûn' ise, Allah'ın belirlediği şer'î ve ahlaki sınırları bilerek ve isteyerek çiğneyen, bu konuda aşırıya giden kimseleri tanımlar. Ayette, cinsel ilişkilerdeki meşruiyet sınırlarını aşanların bu kategoriye girdiğini açıkça belirtir.
Meâric Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bundan ötesi Akl-i küll ve Hakîkat-i Muhammediye hakîkâtleridir. Bir yönden itâb yâni uyarı olarak görünen bu hitâb bu sâhaya nefis ile yaklaşılamayacağıdır. Ancak bu sâhaya nefsin’den câhil olan ve Akl-ı küll ve “Hakîkat-i Muhammediyeyi” idrâk ve anlayan kişiler geçebilir. Nasıl ki Cebrâil (مِراج) mi’rac’a çıkarken “ben bundan öteye geçemem yanarım, dediğinde Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz yanarsam ben yanayım” demişti. Mevlânâ Hazretleri de bu hakîkatı ifâde ederken “Mustafa’nın koltuğu altında başka bir elbise vardı.” Diye bu hakîkatı bildirmektedir.[81] “ İz- -T-B- ”
وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ {المعارج/32}
(44/32) “Vellezîne hum li-emânâtihim ve ’ahdihim râ’ûn(e)”
(44/32) Andolsun biz İsrailoğullarına, bilerek, âlemlerin üstünde bir imtiyaz verdik.
Emânet edilen “zalûmen cehûlâ” nefsin’den câhil olan İnsân’ın Hakk’ın hâlifesi olması emânetidir. İşte kendilerine emânet edilen söz, sözde ki ma’nâ, ma’nâda ki rûh ve rûhda ki nûr ile Hakk’ın nûrudur. Gözlerinin nûru olan namazı ikâme ederek bu sözü yerine getirirler.[82] “ İz- -T-B- ”
وَالَّذِينَ هُم بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ {المعارج/33}
(44/33) “Vellezîne hum bişehâdâtihim kâ-imûn(e)”
(44/33) Ve onlar ki şâhidliklerinde dürüstürler.
"Şâhidlik ederim ki, (اَللهُ) Allah (c.c.)’dan başka ilâh yoktur. Yine şâhidlik ederim ki, (مُحَمّد) Muhammed, O'nun kulu ve elçisidir."
Yani müşahâdelerinde dürüstürler, müşâhade etmediği şeyi sözlemezler ve yazmazlar. Hazreti Âlî’nin dediği gibi, görmedikleri (اَللهُ) Allah (c.c.)’a ibâdet etmezler. Görüldüğü gibi şâhidlik görülene olur, görülmeyene nasıl şâhid olunabilir? Mahkemede bile şâhidlik ederken, Hâkim olayı gördün mü? Diye sormaktadır. Ya Rabb-imiz, mahkeme-i Kübrâ’da bizim şâhidliğimizin nasıl olduğunu sorgulayacak olursa yani gördün mü? Diye sorarsa bizim cevabımız ne olacaktır. Çok iyi düşünmek ve gereğini yerine getirmek lâzımdır.[83] “ İz- -T-B- ”