Ve kâle nûhun rabbi lâ teżer ‘alâ-l-ardi mine-lkâfirîne deyyârâ(n)
Nuh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Kafirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma!"
Nûh dedi ki: "Yeryüzünde kafirlerden bir tek kişi bırakma."
Nuh Suresi 26. ayet, Nuh peygamberin kavminin inkarcılığına karşı Allah'a yakarışını ve yeryüzünde hiçbir inkarcı bırakmamasını talep etmesini ifade eder. Ayet, 'terk etmek/bırakmak' ve 'inkarcı' kavramları üzerinden ilahi adalet ve helak talebinin dilbilimsel derinliğini sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nuh (عليه السلام) ismi, Kur'an'da sıkça geçen peygamber isimlerinden biridir. İsmin kökeni hakkında farklı görüşler olsa da, 'ağlamak, inlemek' anlamındaki 'nevha' kökünden geldiği ve kavminin isyanına karşı çok ağladığı için bu ismi aldığı rivayet edilir. Ayette, bu peygamberin Allah'a yakarışını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da peygamber isimleri, genellikle o peygamberin misyonu veya yaşadığı olaylarla ilişkilendirilir. Nuh, 'tufan' ve 'kavminin inkarcılığına karşı sabır' kavramlarıyla özdeşleşmiş bir figürdür. Ayetteki duası, onun kavmine karşı duyduğu ümitsizliği ve ilahi müdahale talebini yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): تَذَرْ fiili, 'terk etmek, bırakmak' anlamına gelir. Nuh'un bu duası, Allah'tan yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi sağ bırakmamasını, yani onları tamamen helak etmesini istemesidir. Bu, kavminin isyanının ulaştığı son noktayı ve Nuh'un onlardan tamamen ümidini kestiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'lâ tezer' ifadesi, mecazi olarak 'helak et, yok et' anlamındadır. Nuh, Allah'tan yeryüzünde kafirlerden tek bir kişinin bile kalmamasını talep etmektedir. Bu, bir şeyi tamamen ortadan kaldırma isteğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): الذَّرْو (ez-zerv) kökünden türeyen 'tezer', bir şeyi olduğu gibi bırakmak, terk etmek demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın inkarcıları yeryüzünde varlıklarını sürdürmelerine izin vermemesi, yani onları yok etmesi anlamındadır. Bu, Nuh'un kavmine karşı duyduğu derin hayal kırıklığını ve ilahi cezalandırma talebini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): الكفر (el-küfr), bir şeyi örtmek, gizlemek demektir. Dini bağlamda ise, Allah'ın nimetlerini örtmek, yani nankörlük etmek veya Allah'ın varlığını ve birliğini, peygamberlerini ve getirdiği hakikatleri inkar etmek anlamına gelir. Ayetteki 'el-kâfirîn', Nuh'un tebliğini reddeden ve Allah'a isyan eden kavmini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfr kavramı, Kur'an'da sadece inançsızlığı değil, aynı zamanda ahlaki bir nankörlüğü ve gerçeğe karşı körlüğü de ifade eder. Nuh'un kavmi, Allah'ın ayetlerini ve Nuh'un uyarılarını ısrarla reddederek bu 'küfr' halini derinleştirmişlerdir. Ayetteki 'kâfirîn', bu inançsız ve nankör topluluğu işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kâfir kelimesi, 'k-f-r' kökünden türeyen bir ism-i faildir ve 'örten, gizleyen, inkar eden' anlamlarına gelir. Kur'an'da genellikle Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberlerini veya ahiret gününü reddedenler için kullanılır. Nuh Suresi 26. ayette, Nuh'un tebliğine karşı çıkan ve imana gelmeyen kavmini tanımlar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): دَيَّار (deyyâr), 'dâr' (ev, yurt) kelimesinden türemiş olup, 'evinde oturan, mesken tutan kimse' anlamına gelir. Arapçada 'lâ deyyâra fîhâ' denildiğinde 'içinde kimse yok' manasına gelir. Nuh'un duası, yeryüzünde kafirlerden tek bir kişinin bile kalmamasını, yani hiçbir mesken tutanın, hiçbir canlının bırakılmamasını talep eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): دَيَّار kelimesi, 'dâr' (ev) ile ilişkili olarak 'ev sahibi, evinde oturan kişi' anlamındadır. Ancak burada nefy (olumsuzluk) bağlamında kullanıldığında, 'hiç kimse' anlamını pekiştirir. Nuh, Allah'tan yeryüzünde kafirlerden tek bir 'deyyâr'ın, yani hiçbir canlının kalmamasını istemektedir, bu da helak talebinin kapsamını genişletir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): دَيَّار, 'dâr' kökünden türemiş mübalağalı bir isim olup, 'evinde sürekli oturan, ikamet eden' anlamındadır. Olumsuzluk edatıyla birlikte kullanıldığında, 'hiç kimse, hiçbir canlı' manasına gelir. Nuh'un bu ifadesi, kafirlerden yeryüzünde hiçbir iz, hiçbir varlık kalmamasını dile getiren kesin ve kapsamlı bir helak talebidir.
Nûh Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yâni yeryüzünde ehli mudil-dâllîn’den kimse bırakma. Çünkü o aslında bu duayı kendi mertebesi itibari ile ifade etmişti. Demek ki, dallîn’in hakikati ona sadece zâhiri anlamda belirtilmiş idi. O mertebe itibariyle kesret hakikatleri yaşandığından, kesrette de zıtlar toplanamadığından, yâni o devrede “kesrette vahdet” yaşanmadığından yeryüzünde hiç bir “mudil” isminin zuhur mahallinin kalması istenmemiştir.
Ancak, Hakikat-i Muhammed-î de ise, bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir.
Nûh (a.s.) ise bunların tamamen kaldırılmasını istemiştir. Çünkü bütün esmâ-i İlâhiyyenin hâmîsi değil idi. Peygamberimiz ise, “rahmeten lilâlemîn” olduğundan, “mudil” ismide bu âlemin cüzlerinden olduğundan, onun kaldırılması değil ona uyulmaması tenbih edilmiştir, aradaki mühim fark budur.
Demek ki, Hakikat-i Muhammed-î seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır.[47]
Mesnevi-i Şerifin ilk 18 beyitin içinde bu âyet hakkında;
9. Bu neyin sesi âteştir ve hevâ değildir. Her kimde bu ateş yok ise, yok olsun.
"Ateş"ten kasıt, ilâhi aşk âteşidir; ve bu mübârek beyit, yukarıdaki dört numaralı beyitle ilişkilidir. Yâni, kendi aslından uzak düşen her bir kimse, ilk kavuşma zamanını ister; çünkü kendi aslının âşıkıdır; ve bu aşk insân-ı kâmilde gâyet şiddetle açığa çıktığından, onun sözleri de baştan başa bu şiddetli aşkın âteşidir. Ve halka kendisini âlim gösterip hürmetlerini kazanmak için kitaplardan ezberlenip nefsin hevâsından çıkmış olan sözler değildir, ilâhi ilhâm ve vahiydir. Onun bu ilhâmi olan sözleri, kalbinde kendi aslına ulaşma aşkı olan kimseleri vecde getirir. Fakat bu aşkdan boş ve kendi benliğine gönülmüş olan kimselere bu ateşin etkisi olmaz. Bundan dolayı her kimde aslına ulaşma aşkının ateşi yok ise, o kimse ilk olarak kendi vehmî olan varlığından yok olsun ve kendisinin aklî ve bakış açısından ibâret olan bilgilerinden fânî olsun.
Ankarâvi hazretleri beytin orjinalinde geçen "nist bâd" yâni "yok olsun" sözü için bedduâ değildir buyurur. İşin aslında insân-ı kâmil, ilâhi mahlûklardan hiçbirisine bedduâ etmez; çünkü ilâhi ve Muhammedi ahlâk ile ahlâklanmıştır. Nitekim Uhud savaşında müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübârek yanaklarını yaralayıp dişlerini kırdılar. O Server-i âlem, bir taraftan akan kanları siler, bir taraftan da "Ya Rab! kavmime hidâyet et; çünkü bilmiyorlar" buyurur idi ve bedduâ etmezdi. Ve bâzen onlardan bedduâ tarzında gözüken sözler, hayırlı duâdır.
Nitekim Nûh (a.s.) kavmi hakkında “rabbi lâ tezer alel ardı minel kâfirîne deyyârâ” (Nûh, 71/26) yâni "Yâ Rab, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!" buyurdu. Hz. Şeyh-i Ekber, Fusûsu'l-Hikem'de Nûh Fassı'nda, bunun şu ma’nâda hayır-duâ olduğunu beyan buyurur:
"Ya Rab! kâfirler senin Zâhir isminin hükümlerine gömülüp daldılar ve gizli ve âşikâr olarak dâvet ettigim halde, senin Bâtın isminin hükümlerine yaklaşmadılar. Sen onların cisimlerini Zâhir isminden, Bâtın ismine naklet ki, rûhları bu şekilde kemâl bulsun."
İşte nebîlerin ahlâkı ile vasıflanmış olan Hz. Pîr'in bu duası da bedduâ değildir; ancak bir tavsiyedir.
10. Aşkın ateşidir ki “ney”e düştü. Aşkın kaynayışıdır ki, meye düştü.
Bu mübârek beyit, yukarıda geçen ateşin tefsîridir. Yâni "ney"in sesi ateştir dedik; bu ateşten kastımız, aşk ateşidir; ve aşk ateşi ise kâinâtı kaplamıştır. Mahlûkların en mükemmeli olan insân-ı kâmilin, mübârek kalbine düşen aşk ateşi olduğu gibi, mâden türünden olan sûri meyin ve şarâbın kaynayışı da aşk ateşindendir. Çünkü “Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en unefe fe halektel halka li uref”yâni "Ben, sıfatlarımın ve isimlerimin gizli hazînesi idim. Bu sıfatların ve isimlerin eserlerinin zuhûruyla bilinmeye muhabbet ettim; bundan dolayı mahlûkları bilinmem için halk ettim" hadîs-i kudsîsi gereğince, kâinatın meydana geliş sebebi ilâhi muhabbet olmuştur. Ve muhabbetin şiddetlisine "aşk" derler. Bundan dolayı bu mu¬habbet ve aşk bütün eşyâya sirâyet etmiştir. Nitekim Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh’lerinin yetmiş ikinci bölümünde şöyle buyururlar:
"Sivrisinekten file varıncaya kadar, her birinin bir isteği ve âşık olduğu vardır. Pislik köpeğin ve yırtıcının isteği ve gıdâsıdır. Aşksız hayat mümkün değildir. Nitekim İslâm’ın Sadrı buyurdu ki, her kim ben âşık değilim ve bir şeyi sevmem derse, kalkıp onun burnunu kesiniz ve gözünü çıkarınız; eğer bağırırsa, deyiniz ki: Bizim ma'şuktan kastımız, ayrılığı, feryâda sebep olan şeydir. İşte anbardan bir avuç ve kitaptan bir yaprak yeterlidir; gerisi bu kıyas üzeredir."
Bilinsin ki, mevcûdun birliğini söyleyen tabiat âlimleri derler ki: "Hilkatte en önce sonsuz olan fezâ içinde elastikî, dâima değişimde olan ve sayılması mümkün olmayan gizli, yâni görünmez parçalardan oluşmuş, hepsi aynı cins ve kendi arasında maddenin atomları serpili olan esîrden başka hiçbir şey mevcût değildi. Hattâ belki bu atomlar da, yine esîrin yoğunlaşmış titreşimli parçalarından ibâret idi. Bir zaman oldu ki, başlangıçtaki bu atom¬lar belirli miktarda bir araya toplandılar ve bizim madde dediğimiz tabîatın macununu oluşturdular."
Burada birtakım sorular vardır ki, cevapları tabîat âlimleri indinde hep belirsizdir. O sorular şunlardır:
1. Bilim "hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan şey de yok olmaz" diyor. Şu halde bu akıcı esîr cevheri fezâda nereden peydâ olmuştur? Cevâbı belirsiz.
2. Fizik ilminin atâlet kânûnu yânî “duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez” kânûnu gereğince bir maddenin harekete gelmesi için bir sebep ve hareket ettirici lâzımdır; bu kimdir? Cevâbı yine belirsiz.
3. Esîrin titreşen parçaları, sonsuz fezâ içinde tamamıyla
yoğunlaşmıyor da, niçin fezânın şurasında burasında öbek öbek düzenli sistemler oluştura-cak şekilde yoğunlaşıyor; ve tam bir düzen içerisinde bir silsile tâkip ediyor? Cevâbı belirsiz.
4. Bu akılsız ve irâdesiz ilk atomlar nasıl belirli miktarda ve düzenli bir şekilde bir araya toplanıyorlar?
Bu âlimler, bu soruların cevâpları bizi alâkadar etmez diyerek bu çıkmaz sokakta, önlerine gelen belirsizlik duvarlarına başlarını çarptıktan sonra, zekâlarını ve idrâklerini tekrar süflî âleme çevirirler. Fakat bu araştırmalarında gizli bir hakîkatin üstüne basıp geçmiş, olurlar. O da budur ki:
Sonsuz fezâ hakîki vücûdun aynıdır ki, esîr denilen akıcı cevher, o hakîki vücûdun tenezzüllerinden ve izâfelerindendir. Ve o hakîki vücûdun Hayat, İlim, Semi', Basar, İrâde ve Kudret ve diğerleri gibi sıfatları vardır. Çünkü hareket Hayat'tan ve düzen İlim'den ve İrâde'den; ve bir şeyin var edilmesi ve icâdı Kudret'ten hâsıl olur ve fezâda zerreleri titreşen esîre vücûd ve varlık verdikten sonra, onun üstünde, ondan daha latîf ve bu bahsedilen sıfatların sahibi olan bir vücûdun ve varlığın kabûlü zarûrî olur. Eğer tabîat âlimi bizim bu sözümüze îtirâz ederek:
"Ya o senin hayâl ettiğin esîrin üstündeki latîf hakîki vücûd, o fezâya nereden geldi?" diyecek olursa, deriz ki:
Biz hakîki vücûddan bahsediyoruz. O vücûd nereden çıktı diye sormak, evvelce o vücûdun varlığının yokluğunu hayâl etmek olur ve artık ona vücûd denemez, yokluk denir. Bundan dolayı bu soru selîm bir aklın değil, vehmin sorusu olur; ve selîm bir akıl vücûd bahsinde burada durur; ve ancak o hakîki vucûdun izâfetlerine ve tenezzüllerine bakıcı olur. Çünkü izâfi vücûdlardaki düzenli silsile, Hayat ve İlim ve İrâde ve Kudret sıfatları-nın işidir. Beşerdeki akıl ve zekânın vâzifesi bunları idrâk etmektir. Kör ve câhil bir tesâdüfün beşer akıl ve zekâsında yeri yoktur. Beşerin aklı ve zekâsı, bu düzeni gördükten sonra, o hakîki vücûdda, kendi sıfatlarının ve isimlerinin aslının olduğunu idrâk eder ve kendisinde bu hakîki asla bir muhabbet ve istek görür. Çünkü bir hayat ve ilim ve irâde sâhibi, sevmediği ve istemediği bir işi yapmaz ve kudretini de sarf etmez.
Şimdi mâdemki bu eşya muhabbet ile ve istek ile hakîki vücûd tarafından açığa çıkarılmıştır, muhabbet ve irâde ve diğer sıfatların eserlerinin, o vücûdun tenezzüllerinde izâfi vücûdlar âlemine de sirâyet etmesi tabîi olur. Nitekim mâden olan unsurların birbirini çekmesi ve bitkilerin kendi hayatlarına lâzım olan maddeleri çekme iştiyâki ve hayvanların birbirine meyli ve insanların birbirine olan aşk ve muhabbetleri, hep bu hakîki asıldaki muhabbetin sirâyet etmesindendir. İşte mübârek beyitte halk edilmişler âleminde insân-ı kâmilden, mâdenlere varıncaya kadar bu ezelî muhabbetin sirâyet edici olduğuna işâret buyrulmuştur.[48]
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;
Kur’an’a değilde Furkan’a iktiba ettiler. O da Kur’an’ın içinde olduğundan dolayısıyla yine Hakka tabi olmuş oluyorlar. Zira âlem Hakkın Nefes-i Rahmanide söylediği kelamın suret-i manzumesidir. Yani bu âlem kelamın suretlenmiş şeklidir. Velhasıl Nûh Kavimi kavlen nebilerini inkar ettiler, fakat putlarının masharları ile vech-i mutlak’ı setr ettikleri için icabet etmiş oldular. Yani fiilen icabet etmediler kavlen nebilerini inkar ettiler. Sözle inkar ettiler fakat putlarının masharları ile yani zuhuru ile yani onlara tapmak ile vech-i mutlakı setrettikleri için fiilen icabet ettiler. Yani Vech-i mutlakı örttüler ama put da vech-i mutlakın varlığından bir başka varlık olmadığından yine o kendileri ona icabet etmiş oldular. Böylece Nûh (as) dahi onlara zem suretinde sena edip yani zem gibi görünen sena edip, Kur’an-ı Kerim’de sena gibi görünüp öyle şeyler var ki, taltif gibi görünen yerme vardır.
Mesela خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا 25/76 “Onlar Cennette ebedi kalıcılardır” dendiği zaman burada biz bunu taltif olarak görüyoruz, zahir bakıldığında öyledir, ama batını manada baktığın zaman orada zem vardır. Çünkü mertebesi artık dondurulmuş oluyor onların. Mertebenin dondurulmuş olması onun artık sınırlandırılmış olması demektir. İşte o orada zem edilmiş oluyor. İşte bazı ayetler var dışarıdan baktığın zaman zem gibi görünüyor, ama altında iltifat vardır.
Yani “Yarab yeryüzünde kafirlerden devre den bir kimse bırakma” dedi. Ki bu onların batına ve usulleri için duadır. لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا 71/26 “ Ya Rab yeryüzünde kafirlerden devreden bir kimse bırakma” Yani yeryüzünde küfür ehli olan kimseyi bırakma, onların iman ehli olmasını istemektir. Yani bunları bir taraftan kaldır diyor ama onları iman ehli yap öyle bırak demek istiyor. Yani dışarıdan baktığın zaman yerme iken özüne baktığın zaman onlara gerçek duadır. Dedi ki bu onların batına cema usulleri için duadır. Yani zahirden batına ve cem haline geçmesine duadır. Zira Zahir isminin suretlerinden birer suret olan onların cesedleri fani olmakla batına ve ceme vasıl olurlar.
Yani yeryüzünde küfür ehlinden bırakma demesi zahir olan vücutlarının batına geçmesi demek oluyor. İşte Uleme-i billah Nûh (as) ın kavimi hakkındaki lisan-ı zem ile onlar üzerine senadan neşeye işaret ettiğini bildiler. Yani zem sözü ile onların üzerine senadan neşeye işaret ettiğini bildiler. Kimler bunlar Ulema-ı Billahtır. Allah’ın ulamalarıdır, yani Ariflerdir, bu sözden Nûh (as) ın zem gibi görünen bu sözden onlara taltif ettiğini bildiler. Yani sena ettiğini, onları övdüğünü bildiler. Neşeye işaret ettiğini bildiler, o tahkik ehli olan ulema Nûh (as) ın davetinde Furkan olduğu için, farklılık olduğu için gece gündüz farklılığı olduğu için ki bu da Furkan. Kaviminin o davete icabet etmediğini de bildiler. Zira kesretten vahdete yani çokluk tan birliğe ve teşbihten tenzihe davet aynı Furkandır. Yani Furkani davettir. Kur’an-ı Kerim’in bir ismi de Furkan ya, Kur’an’i davet var, Furkani davet var, Ümmül Kitab daveti var, Kitabül Mübin daveti var, İmamül mubin daveti var, Kur’an-ı Kerimde bunların mertebeleri vardır.
Halbuki emr-i Vücut Kur’an’dır. Emrin vücudu Kur’an’dır, Furkan değildir. Yani Cem-i Esma-ı İlahiye cami ve hakayık-ı mütabayine yani bu beyan edilenlerin hakikatine mütekabiliye havi olan Ahadiyet-i Zatiyenin ihatasından hariç hiçbir şey yoktur. Yani Kur’an’ın ihatasından hariç hiçbir şey yoktur. Ve esma-ı İlahiye ile Hakkın şuunat-ı zatiyesi olup Esma-ı ilahiye ise Hakkın şuunat-ı zatiyesi olup kendisinin aynıdır. Yani bütün bu âlemler, Allah’ın zuhuru olduğundan ta kendisinin aynıdır. Onun şuunatı ise Zat’ının muktezasıdır, böylece zat’ın ehadiyesi, Ehadiyet mertebesi bütün mahallerde esmasıyla mezhiri imkaniyede zuhuru ve tecellisi itibariyle yani bütün varlıklar ahadiyet mertebesinin zuhurda ahadiyet mertebesinin bütün imkaniye de zuhuru ve tecellisi itibariyle bir şeyden tenzih olunmaz.
Neyi neyden tenzih edeceksin ki, bütün varlıkta Hakkın varlığı varsa ve orada isimler zuhur ediyorsa ve şuunat-ı İlahiye ise bütün varlıklar, o zaman şundan tenzih ederiz, bundan tenzih ederiz diye hiçbir şey söyleyemezsiniz. Tenzih edilecek tek şey kendimizi tenzih etmektir. Kendi mahalimizi temizlemektir. Zira hiçbir şey kendi Zat’ının müktezasından tenzih olunmaz. Kendi zatının gerektirdiği şeyden tenzih olunmaz. Senin gözlerin, ayakların varsa ben kendimi bu ayaklardan tenzih ederim sözü hiç geçerli bir söz değildir. Kendimi bu gözden tenzih ederim, benim göze ihtiyacım yoktur, gözsüz görürüm gibi bir şeyler söylemek tabi ki geçerli bir söz olmaz. Dolayısı ile âlemde Cenab-ı hakkı herhangi bir şeyden tenzih etmek ondaki mevcut olan zuhuru kaldırmış olmak demektir ki buna da kimsenin gücü yetmez. O istediği kadar tenzih etsin. O hayalindeki bir varlığı tenzih etmektedir, Allah’ı tenzih edemez.
Böyle olunca emr-i vücut Kur’an’dır, Furkan değildir. Yani Vücut bütün olan tüm olan bir vücut, Kur’an’dır. Bu vücudun bölümleri de Furkan’dır. İşte kim nereye taparsa Furkani hareket etmiş olur. Farklı Rablara yönelmiş olur. Nûh (as) da bu mertebeden di. Cem mertebesinde ikame olunan kimse Furkana yani farka müteallik olan ihbaratı kabul etmez. Yani Cem mertebesinde bulunan kimse farklar ile ilgili ilimlere tenezzül etmez, bakmaz, icabat etmez. Çünkü aynı cemde olduğu için farkın taalluk olan ihbaratı kabul etmez.
Furkana yani farka müteallik olan ihbaratı kabul etmez. Yani farklılıktan gelen haber leri kabul etmez. Çünkü aynı cemde olduğu için farkın ne olduğunu bilmez. Yani Cem haliyle hallendiğinden farkı bilemez. O kimse her ne kadar fark içinde olsa bile yine Furkana müteallik ihbaratı kabul etmez. Yani fark âleminde yaşasa da ilmen, ruhen cemde olduğundan o farklılığı fırkalaşma yı kabul etmez. Zira kur’an Furkan-ı mutazammındır. Yani Kur’an Furkan’ı da kendi bünyesine almıştır. Yani fark âleminin ne kadar mertebesi, tafsili varsa Kur’an ve cem mertebesinde hepsi birleşmiştir.
Halbuki Furkan Kur’an’ı cem’i mutazammın değildir. Yani Furkan Kur’an’ı ihata edemez. Yani parça bütünü ihata edemez. Dolayısıyla Kur’an bütün Furkan parça olmuş oluyor. Ama o da Zat’ın varlığında olduğundan O’nun da aslı Kur’an’dır. Yani Kur’an ayrı Furkan ayrı değil, Furkan Kur’an’ın mertebeleridir. Çünkü Kur’an’da yani mertebe-i Cem de müştemi olan ayanın her birisinde mahal hasabiyle Hakkın zuhuru Furkanidir. Yani bunların hepsi Kur’an’da yani Zat’ta cem olmakla birlikte zuhura geldiği zaman Furkani, farklılalaşmadır, orada Furkan ismini alır. Şu halde Furkan Kur’an-ı Mutazammın olmadığından yani Kur’an’ı ihata edemediğin den mertebe-i Kur’an’da ve makam-ı cemde bulunan Furkana yani makam-ı farka davet olundukta kabul etmez. Yani zat mertebesinde olan bir kişiyi kesrete davet etmek mümkün olmaz. Kim ki Vahdet ilmini idrak etti sen ona istediğin kadar şurada bu var, şu var dersen o oraya itibar etmez. Ancak Zat’ın zuhuru olarak itibar eder. Ama kendi başına bir varlık olarak bakmaz.
Nûh (as) ın davetine karşı kavimi azim bir hile ile mukabele etmeleri üzerine Nûh (as) onlar hakkında رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا 71/26 “Ya Rab yeryüzünde kafirlerden birisini bırakma” diye dua etti. Cenab-ı Şey (ra) bu duayı lisan-ı hakikatla böyle tefsir buyururlar ki Nûh (as) duasında “Rabbi” dedi “İlahi” demedi. Bazen de biz de diyoruz ya neden burada “hak” dedi, neden “rahman” dedi, neden “rab” neden “Allah” dedi diye. Hepsinin yeri var olduğundan. Burada da Nûh (as) ya rabbi diyor, İlahi demedi, yani ey benim Rabbım deyip Rabbı nefsine izafe etti. Zira Rab hangi isimle olursa olsun mutlaka merbub iktiza eder. Yani Rab varsa ona bağlı olan onun terbiyesi altında olan vardır bu da merbub dur. Nûh (as) da rabbım demesiyle O’nu Rab kendini de merbub olarak gösterdi. Rab hangi isimle olursa olsun mutlaka merbubu iktiza eder. Kendine bağlı olan kulların veya zuhurların ihtiyacını kaza için o rububiyetinde sabittir. Yani hangi rabba ne bağlı ise o onun ihtiyacını verir.
Nûh (as) da ya rabbi dediği zaman istediğini verecektir manasınadır. Bizde çoğu zaman “aman ya rabbi “diyoruz. İşte “aman yarabbi” dediğimiz zaman bizim esmamız hangi esmanın tecellisi ise o esma bizim ihtiyacımızı vermeye çalışır. Fakat İlah bir sıfat-ı muhayyen ve ismi mahsus ile mukayyed değildir. “aman Allahım” dediğin zaman o kadar geniş ki hangi tarafından hangi şeyi isteyeceksin, ama Rab dediğin zaman seni terbiye eden rab tek esma olduğun dan hemen ona yönelmiş oluyorsun. Onun kontrolunda olduğundan senin ne istediğini biliyor zaten, senin neye ihtiyacın olduğunu da biliyor zaten. Bu rab senin has rabbındır. İlah cemi esma ve sıfata şamildir. Bütün esma ve sıfatlara camidir, sen İlahi dediğin zaman hangi yönden ne istiyorsun ama rab dediğin zaman senin has rabbın seninle ilgili olduğun zaman hemen senin ne istediğini bilir. Sen şimdi askerin bir postalı için genel kurmaya gidemezsin, postalı depoda görevli çavuştan alacaksın. Genel kurmay bütün silahlı kuvvetlerin genel olarak ihtiyacını karşılar. Bir postal ile uğraşmaz.
Mesela hasta olan bir kişi “ya ilahi, ya Allah “ diye nida etse bu ismin tahtında olan şafi ismine, ve aç kalan kimse “Ya ilah” dese “rezzak” ismine iltica eder. Yani İlahın Rezzak yönündeki çünkü Allah isminde mevcut ya hepsi, Allah dese de yine Rezzak rabbına döner o istek yani Allah öteki tarafa havale eder. O zaman sen direk o isme yönel. Başbakandan bir şey isteyipde isteğin eğitim ile ilgili ise başbakan eğitim bakanına havale eder. Oraya havale etmektense sen eğitim bakanından iste doğrudan doğruya. İlah esma ile bu surette tenevvu eder o her vakit bir şende ve bir tecellidedir. Onun için bir subut yoktur. Yani ilahda sabitlik yoktur. Her an bir başka şendedir. Ama Rab her an kendi şende sadece bir şendedir. Fakat rab için hacet giderme hususunda sabitlik vardır. Çünkü Rab onun için Rabdır. Böylece Nûh (as) rab ismi ile nidada telvinin subutunu hacetine muvafık olan suret ne ise Ya Rabbi demesi itibarıyla, hakkın o sıfat ile tecellisini ve zuhurunu diledi.
Hakk’ın onun muradına muvafık sıfatla zuhuru renklenmektir, değişikliktir. Yani değişik, değişik sıfatlarla zuhur etmektir, Ya rabbi dediği zaman. Çünkü rububiyet metrebesinde telvinin subutundan gayri sahih değildir. Yani renklenmenin sabitliğin den gayri sahih değildir. Zira her dua eden kimse hakkın kendi muradına göre tecellisini ister. Onu da ancak kendi rabbından alabilir. Kendi ihtiyacına göre olanı kendi rabbından alabilir. Nûh (as) “Rabbi “ ey benim rabbım nidasından sonra “Yeryüzünde bırakma bunları” dedi ki kavimi aleyhinde onların arz üzerinde kalmayıp zeminin içine gitmeleri yerin içine gitmeleri ve kendilerini zahir ismin hicabında bırakan zahiri perdelerde bırakan taayyunat-ı vücudiyelerinden kurtulup kendi varlıkları tayin ettikleri vücutlarından kurtulup batın ahadi ve cemiye dahil olmaları içindir. Ahadiyetin batınında cem olmaları içindir. Beddua şeklinde duayı hayır dua eyledi. Zahirden bakıldığında beddua şeklinde ama batını hakikatide hayır dua idi onlar için. Nitekim Muhammedi buyurur ki eğer siz ipi sarkıtsanız allah’ın üzerine düşerdi. Zira bu gördüğümüz taayyunat-ı kesife latif mutlak vücudun zuhurundan hasıl olmuş vücutlardır. Maddiyatın vücudu emr-i itibaridir. Yani bu gördüğümüz vücutlar itibari vücutlardır. O latif vücudun yavaş, yavaş tenezzül etmesi sonucunda O latif vücuda zarf olarak zahir olmuştur.
Şu halde ipi sarkıtan ve ip ve ipin sarkıttığı mahal hep Allah’ın vücududur. Onun gayri bir mevcut yoktur ki ip onun üzerine düşsün. Zaten ipin başka yere düşmesi mümkün değildir. Göklerde ve yerde olan suver-i hakliye halk edilmiş suretler hep vücud-u vahidi mutlakın esma sebebiyle kayıtlanmasından ve taayun kisvesine bürünmesinden ibaret olduğundan taayyun elbisesine bürünmesinden ibaret olduğundan bunlar da zuhur Hak için sabittir. Yani ordaki zuhur Hakkın zuhuru olması sabittir. Başka bir tabirle vücud-u Mutk-ı Hak nihayetsiz bir deryadır ki zahir suretler hep onun köpükleridir. Nitekim Ferudunu Attar “eğer gözün görücü ise yani fail bir göz ise sen deryayı gör, zira âlem yoktur âlem deryanın köpüğüdür, düşün ki bu âlem hep hayeldir, nihayet bu hayeli bundan ziyade görme. Sen delimisin yoksa şaşkınmısın ki bu kadar hayel içinde uyumuş olasın. İmdi sen yere gömüldüğün vakit arz senin zarfındır, kabir senin zarfındır. Sen onun içindesin” Yani sen ölürsün ve senin anasırı muhtelifeden mürekkep olan vücudun arz içine gömülmekle Zarf-ı arz senin vücudunu ehl-i âlemin mezarından setr eder.
Yani senin taayyunun sureti fanidir. Ve sen batında aynı cemde müstehleksin. Batında onlarla birlikte Hakkın varlığında müstehleksin orada helak olmuşsun. Hakkın varlığında helak olmuşsun. Vahidiyetin batını senin zarfındır. Yani nasıl ki bu toprak senin zahirdeki bedeninin zarfıdır, senin mananın zarfıda vahidiyetinde senin mananın zarfıdır. Zira senin vücudun vücud-u mutlakı Hakkın bit tenezzül, tekasüf ederek tenezzül ile kesif hale gelerek mukayyed ve müteayyin yani kayıtlanmış ve tayin edilmiş olmasından ibarettir. Bu taayyunu zahiri düğümleri çözülünce batına gider. Vücud-u Mutlakta mündemiç bulunur. Yani bu taayyunu zahiri düğümleri zahirdeki olan bu taayyunun düğümlerine demek hücre yapısı çözülünce yani bunu tutan ilmek ile bir varlık meydana geliyor bizim de vücut örgümüz hücre yapıları ile atomları ile bir vücut meydana gelmiş örmeyle işte bu örme sökülür bir, bir sökülürse nasıl o elbise den eser kalmıyorsa işte bu taayyun olan vücudun da düğümleri çözülünce batına gider.
Sende kimlik kalkınca mutlak vücuda dahil oluyorsun. Hakikatın görünmesi için senin ortadan kalkman gerekir. İster buna yanarak ulaş ister buna bilerek ulaş yeter ki sen O’na ulaş. İşte bu günden bu yokluğa ulaşırsan yarın yanmadan kurtuluyorsun.
Birinci vücut dünyada, ikinci vücut ahrette, üçüncü vücut Cennet ve Cehennemde kişi nereye giderse oranın malzemesinden bir vücut verilecek ki oraya intibak edebilsin. Bu toprak bedenle Cennete giremez, bu ağız ve dil oradaki lezzetlere dayanamaz. Buradaki vücut Cehennem ateşine dayanamaz, oranın varlığından bir elbise verilecek ki oraya intibak edebilelim. Yoksa bir anda yok oluruz, iş biter halbuki cehennemde daimi kalacaklar vardır. Böyle olunca insan bu âlem-i şehadetten bu suretle intikal ettiği vakit berzah âleminde zahir olur. Bu isme berzah âlemine haline münasip bir kalıp verilir. Nitekim Hz Mevlana (ra) buyururlar, “Eğer benim bu kadeh-i vucudumu kırarsa gam çekmem zira o sakinin koltuğu altında bir başka kadeh-i vücut vardır.”
Yani benim bu kadehimi kırsa yani benden bu vücut elbisesini alsa onun koltuğunda çok elbiseler vardır. Bana bir başka elbise verir diyor. Bir başka kadeh verir diyor. Ayet-i Kerimede “biz sizi tekrar diriltiriz tekrar meydana getiririz.” Kavlinin izahıdır. Cenab-ı Nûh duasında لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ 71/26 “Yeryüzünde kafirlerden bırakma” O kafirler ki taleb-i setr için esvaplarına büründüler ve parmakları ile kulaklarını tıkadılar, zira onlar istiğfara davet olunmuşlardı bundan setri anladılar.
Ve duada مِنَ الْكَافِرِينَ kelamından sonra دَيَّارًا kavli gelip Cenab-ı Şeyh (ra) tefsiren buyururlar ki “ahadan” yani “Yeryüzünde kafirlerden birisini bırakma “ ta ki davet umumi olduğu gibi menfaat dahi umumi olsun. Yani kafirlerden hiç birini bırakma dediğinin ifadesini hepsi birden menfaatlensin yahut o hali görsünler manasınadır.
Zira Nûh (as) esma suretleri olan mezahir-i kesire ile vech-i Vahdetten hicaba düşen kavimini hicabat-ı Celaliye-i zulmaniyelerinden Cemali Zat’ın nuruna ve şekavetten saadete davet eyledi. Davet ettikçe onların hicapları arttı. Anladı ki onlar hicap ehlidir ve farktan Ceme ve Zahir isminden Batın ismine teveccühleri mümkün değildir. Bunlar Mudil isminin masharı olduklarından Hadi ismine davet etmek onları daha çok perdeledi. Onun için kulaklarını tıkadılar, esvaplarını başlarına çektiler. Neden? Mudil isminin masharı olduklarından Hadi ismini kabullenmeleri mümkün değildi zaten.
Böylece onların zahir suretlerinin Zahir isminin masharı olan yeryüzünden kalkarak yani onların zahirlerinin yeryüzü zahirinden kalkarak Batın ismine Batının masharı olan arzın karnında arzın içinde örtünmeleri için “Bunları kahret, suyla batır, yerin dibine çek” diye dua etmesi Zahir isminden Batın ismine onları ilhak etmesi içindir. Yani bu dua Rahmet için idi. Dışarıda işin tam tersi ifade ediliyor, halbuki onların Zahir isminden Batın ismine intikallerini istiyor. Mudil isminin masharı olduklarından Hadi isminin tecellisine girmeleri mümkün olmadığını ama gene de onlara bir Rahmet olmasını istediğinden yani peygamberlik rahmetinin onlara ulaşmasını istediğinden bu sefer değişik Esma yönüyle Zahir isminden Batın isminin Rahmetine çekmeyi diledi.
Onun için bu duayı etti, aslında bu dua onların hakkında hayır dua oldu. Ama bunu M. Arabi Hz leri ancak keşfedebildi. Tefsirlere bakarsan onlara beddua etti diye görürsün. Tabi ki Zahir ehli için o da doğrudur. Dış yüzeye bakıldığında o da doğru dur. Zira onların kesretten vahdete yani çokluktan batın âlemi vahdete ve tefrika ve buuttan yani uzaklıktan ve tefrikadan yani farklılaşmadan can ve kurba intikalleri kendileri hakkında hayır ve salah olduğu gibi sair baki kalan mü’minleri de şaşırtıp hayrete düşüremeyecekleri cihetle hani 80 küsür kadar kişi mü’min oldularya şimdi onlar eğer yeryüzünde yaşamış olsalardı o mü’minleri de dalalate Mudil ismine çekeceklerdi. Hem kendileri Rahmet alsın diye hem de diğer mü’minleri Mudil ismine çekmesin diye onların yeryüzünden kalkması gerekiyordu. İki sebep var, gemiye binenler mü’min idiler ya onlar bir gün gelecek karaya çıkacak gemiye binmeyenlerde karada yaşamış olsalardı onlardaki Mudil tesiri gemiden inenlere de tesir edecekti.
Çünkü az da olsa her kişinin varlığında Mudil ismi de var diğer bütün isimler de vardır. Hangisi fazla ise o isim ağır basıyor, ama zaman zaman o az olan esmada zuhura çıkıyor. İşte kişinin şartlanmalarıyla az olan esma bazen çok olan esmadan daha çok faaliyet gösteriyor. İşte dervişlik de bunu dengelemek için yapılıyor aslında. Yani böyle bir durumu da ortadan kaldırmış oluyor. Şu halde davet umumi olduğu gibi
menfaat dahi umumi olmuş olur.[49]