Yevme yekûmu-rrûhu velmelâ-iketu saffâ(n)(s) lâ yetekellemûne illâ men eżine lehu-rrahmânu ve kâle savâbâ(n)
(36-38) Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahman'dan bir mükafat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh'un (Cebrail'in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah'a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahman'ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.
O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. Rahmân'ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler.
Nebe' Suresi'nin 38. ayeti, kıyamet gününün dehşetini ve o günkü konuşma yasağını tasvir etmektedir. Ayet, 'Ruh' ve meleklerin saf tuttuğu, ancak Rahman'ın izniyle ve doğru sözle konuşulabileceği bir sahneyi dilbilimsel ve semantik derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Ruh' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'er-Rûh' için, müfessirlerin çoğunluğunun Cebrail (a.s.) olduğunu ifade eder. Ayrıca, Allah'ın emriyle var olan ve canlılara hayat veren ilahi nefes anlamını da taşır. Ayetteki bağlamda, kıyamet gününde meleklerle birlikte saf tutacak olan yüce bir varlığı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'er-Rûh' kelimesinin burada Cebrail (a.s.) anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da 'Ruh'un bazen vahiy, bazen de Cebrail için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'Ruh'un meleklerle birlikte zikredilmesi, onun meleklerden ayrı ve özel bir konuma sahip olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Ruh' kavramının Kur'an'daki çok yönlü anlamlarını inceler. Cebrail'i ifade eden 'Ruh'un, Allah'ın emrini ve vahyi taşıyan bir aracı olarak merkezi bir rol oynadığını vurgular. Bu ayetteki 'Ruh', kıyamet gününde Allah'ın huzurunda özel bir statüye sahip olan, ilahi iradenin tecellisi bir varlık olarak belirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kavm' kökünden gelen 'yakûmu' fiilinin burada 'durmak, hazır bulunmak' anlamında olduğunu belirtir. Kıyamet gününde Cebrail ve meleklerin Allah'ın huzurunda saf tutarak duruşunu ifade eder. Bu duruş, bir saygı ve teslimiyet halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kıyâm'ın asıl anlamının 'ayakta durmak' olduğunu, ancak mecazi olarak 'bir işe koyulmak, bir şeyi üstlenmek' gibi anlamlara da geldiğini ifade eder. Bu ayetteki 'yakûmu', meleklerin ve Ruh'un Allah'ın emrine amade bir şekilde saf tutarak duruşunu, yani bir göreve hazır bulunma halini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kıyâm' fiilinin Kur'an'da genellikle bir durumdan başka bir duruma geçişi veya bir görevi üstlenmeyi ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, kıyamet gününde meleklerin ve Ruh'un Allah'ın huzurunda belirli bir düzen içinde, saygıyla ve görev bilinciyle duruşunu sembolize eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'saf' kelimesinin 'birbiri ardına dizilmek, sıra oluşturmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'saffen', meleklerin ve Ruh'un kıyamet gününde Allah'ın huzurunda düzenli bir şekilde, disiplinli bir sıra halinde duruşunu tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'saf' kelimesinin 'bir çizgi üzerinde düzenli bir şekilde duran topluluk' anlamına geldiğini açıklar. Bu ayetteki kullanımı, meleklerin ve Ruh'un ilahi bir düzen ve hiyerarşi içinde, Allah'a karşı tam bir teslimiyetle duruşunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'saffen' kelimesinin hal (durum) bildiren bir zarf olduğunu ve meleklerin duruş biçimini açıkladığını belirtir. Bu, onların Allah'ın azameti karşısındaki saygılı ve düzenli duruşlarını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kelâm'ın 'anlam ifade eden ses' olduğunu ve 'tekellüm'ün de bu sesi çıkarmak, konuşmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ yetekellemûne', kıyamet gününde Allah'ın izni olmadan kimsenin konuşma yetkisinin olmadığını, mutlak otoritenin Allah'a ait olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kelâm'ın 'anlamlı söz' olduğunu ve 'tekellüm'ün de bu sözü sarf etmek anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayette, kıyamet gününde konuşma izninin sadece Allah'a ait olduğunu ve bu iznin ancak belirli şartlar altında verileceğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'konuşma' eyleminin sadece bir iletişim aracı olmaktan öte, ilahi otorite ve iradeyle yakından ilişkili olduğunu belirtir. Bu ayetteki konuşma yasağı, kıyamet gününde Allah'ın mutlak egemenliğini ve O'nun izni olmadan hiçbir varlığın kendi başına bir irade sergileyemeyeceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rahmân' isminin Allah'a mahsus olduğunu ve 'rahmet' kökünden türediğini belirtir. 'Rahmân', geniş ve kuşatıcı merhamet sahibi demektir. Ayetteki 'er-Rahmân', kıyamet gününün dehşetine rağmen, konuşma iznini verecek olanın dahi O'nun merhametiyle olacağını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Rahmân' isminin Allah'ın zâtına mahsus olduğunu ve O'nun tüm yaratılmışlara şamil olan engin merhametini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, kıyamet gününde dahi konuşma izninin, O'nun merhametinin bir tecellisi olarak verilebileceğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rahmân' isminin Kur'an'da Allah'ın en temel niteliklerinden biri olarak vurgulandığını belirtir. Bu isim, Allah'ın evrensel ve koşulsuz merhametini ifade eder. Ayetteki 'er-Rahmân', kıyamet gününün zorlu koşullarında bile, konuşma izninin O'nun merhametinden kaynaklanacağını ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'savâb' kelimesinin 'doğru, isabetli' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kâle savâben', kıyamet gününde konuşma izni verilen kişinin ancak hakikati, doğruyu ve Allah'ın rızasına uygun olanı söyleyebileceğini ifade eder. Bu, yalan ve batıl sözün o gün geçersiz olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'savâb'ın 'doğruya isabet etmek, hatadan uzak olmak' anlamına geldiğini açıklar. Bu ayetteki kullanımı, kıyamet gününde konuşmanın sadece Allah'ın izniyle değil, aynı zamanda sadece doğru ve hakikat içerikli olması şartına bağlı olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'savâb' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'doğruluk, hakikat, isabetli karar' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, kıyamet gününde konuşmanın sadece Allah'ın izniyle ve O'nun belirlediği doğru çerçevede gerçekleşeceğini, yani batıl ve yalan sözlere yer olmadığını ifade eder.
Nebe' Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Diyanet Meali:
78. (36/38) Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân'dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh'un (Cebrail'in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah'a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân'ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
(78/38) - O gün ki Kıyama duracak Ruh ve Melâike saf saf. Bir kelime söyliyemezler, o kimseden başka ki o Rahman ona izin vermiş o da savabı söylemiştir
Âyette görüldüğü gibi “Ruh ve melâike”den bahsedilmektedir. Bilindiği gibi “Ruh-u A’zam, bir bütün halinde âlemleri ihata etmiştir. Burada bahsedilen Ruh insana üflenen nefisle birlikte, olan birey görünümlü kimselerin, mükellef-i ilâh-i hükmün kendilerine sorumluluk verdiği Ruhlar’dır. Ancak birey olarak ayrı gözükseler bile aslında gene Ruh-u A’zam ile ilişiği vardır.
Melâike ise herbir bireyin dünya da iken “kiramen katibin” sağında solunda olan ve önünde arkasında olan “hafazamuhafaza” melekleridirki, Rahman izin verdikçe, orada şahitlik yapacaklardır.
Bu sahne Rahmanın olduğu heryerde olacaktır. Çünkü Rahman’ın, ilk rahmeti o dur ki, bütün varlıklara kendinden varlık vermiştir. Bahsi geçen sahne sadece bizim insan neslimiz-sülâlemiz için ise diğer gökyüzü âlemlerinin iptal olması gerekir. Bizim insan nesli-sülâlemiz ortadan kalktıktan sonra Rahmaniyetinde kalkması gerekecektir. Çünkü Rahman sıfatının asli vezifesi insanı meydana getirmesidir. (55/3) Bizim insan neslimizin nasıl oluştuğu geçmiş sayfalarda Âdemiyyet mertebesi olarak âyetlerle açıklanmıştı. Diyelimki bu âyette ve diğer âyetlerde açık olarak görüldüğü gibi bu dünyanın kıyametinin kopacağı yeryüznde insan nesli-sülâlesinin kalmayacağı bildirilmiştir. Ancak dünyamız yörüngesinde dönmesine devam edecek oluşumundaki coğrafyası değişecektir.
Ancak Rahmaniyyet mertebesi Allah-ımız varoldukça varolacaktır. O halde başka gökyüzlerinde Rahmanın bu görevinin devam edeceği açıktır. O halde hiç şüphe olmasınki bu sonsuz âlemde bizim insan neslimiz-sülâlemizden evvel yaşamış geçmiş, sayısını bilemeyeceğiz kadar insan nesli-sülâsi toplulukları vardı. Halen dahi bizden ileride ve bizden geride gökyüzünde insan nesli dabbe türü sülâlerin olduğu ve onlarda kalktıktan sonra tekrar aynen yenilerinin geleceği Ulûhiyyet mertebesi devam ettiği sürece bu oluşumlar devam edip gidecekler.
Onlarında kendilerine ait Ruh ve melekleri, “O gün ki Kıyama duracak Ruh ve Melâike saf saf. Bir kelime söyliyemeyeceklerdir,” [39] “ İz- -T-B- ”
Kur’anı Keriym Nebe Suresi 78. sure 38. Âyette
yevme yekumürruhu vel melaiketü saffen la yetekellemune illa men ezine lehürrahmanü ve kale savaben
“Cebrail ve meleklerin dizi dizi durdukları gün, Rahmanın izni olmadan kimse konuşmayacaktır. Konuştuğu zaman da doğruyu söyleyecektir.”
Cebrail; ilim ve haber, melekler ise güç, kuvvet demektir.
Kıyamet koptuğundan geçici olarak bu görevler durdurulmuştur. Böylece o gün Cebrail ve melekler “Rahman”ın önünde dururlar, O’nun izni olmadan kimse konuşamaz. Orada sadece dünyada iken Rahmani hakikatleri idrak edenlere söz hakkı verilir.
“Hakikat-i Rahmaniyyet”i idrak eden tevhid ehlinin “Cebrail” ve “meleklere” yani aracılara ihtiyacı kalmaz, onların faaliyetleri durdurulur.
Çünkü bilgilerini doğrudan “Rahman”dan alırlar ve mevcut olanın sadece Rahman ve O’nun tecellisi olduğunu yakıyn bir bilgi ve müşahede ile bilirler.[40] “ İz- -T-B- ”
Kûr’ân-ı Keriym Nebe sûresi 78/38. âyetinde
Meâlen : O gün ki: Rûh ve melekler saf saf dikilir. Râhman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar ve konuşan da isabetli/doğru söyler.
Özet yorum : Bu âyet-i kerime hakkında tefsirler değişik malumat vermişler ve mahşerde oluşacak bir hadise olduğunu beyan etmişlerdir. Dileyen kendi çabasıyla da araştırabilir, çok da iyi olur. Çünkü kendini tanıma yolunda çaba sarfeden kim-senin en büyük vasfı araştırıcı olması, bu yoldan da bilgisinin nakli değil müşahedeli olmasını sağlamasıdır.
Bilindiği gibi
“Kûr’ân” → “zât”tır,
“Furkan” → “sıfat”tır,
“Kitab-ül mübiyn” → “esma”dır,
“İmam-ül mübiyn” → “ef’al”dir.
Ve yine bilindiği gibi, Kûr’ân-ı Keriym kendi ifadesiyle;
“hay”dır, → hayat kaynağıdır,
“rûh”tur, → her şeye candır,
“nûr”dur, → bütün varlığı içten aydınlatmaktadır,
“ışık”tır, → her varlığı dıştan da aydınlatmaktadır.
Bu muhteşem özelliklerle her sûresi, her âyeti, her kelimesi yaşayan canlı birer mânâlar deryasıdır. Neresi okunuyorsa okuyana orası, oradaki gerçek yaşamı açığa çıkararak yaşanmasını sağlamaktadır, çünkü zamanımızda ve her zaman içinde bahsedilen her sahnenin zahirde yaşanan karşılığı mutlaka vardır.
Kûr’ân-ı Keriym bütün mertebelere câmi olduğundan ezelden ebede ne olmuş veya olacak ise, kendisinde bu mertebeler mevcud ve her an yaşanmaktadır ve bu âlemde hadiselerin tahakkuk sahnesi olduğundan “fiili Kûr’ân”dır.
Biz de bu âlemin bir elemanı olduğumuzdan bu âlem kitabının bir kelimesiyiz, yani Kûr’ân’a mensubuz. Ancak hangi sûrenin hangi âyeti içindeyiz ve hangi kapsam alanına dahiliz? ...... bilmeye çalışmalıyız. Çünkü orada birbirine zıt birçok mertebeler ve o mertebelerin kimlikleri vardır.
İşte irfaniyet yolunda yürüyen bir kişinin ilk yapması gerekli olan bu fiili âlem Kûr’ân’ındaki yerini tesbit etmesi ve kendisine gelen hitabın hangi mertebeden olduğunu bilmesi ve gereğini yapabilme iradesini gösterebilmesidir.
Kemâle erebilmesi için yukarıda kısaca belirttiğimiz mertebeleri kendi bünyesinde birey olarak hayatına tatbik edebilmesidir.
Kûr’ân-ı Keriym’de bahsedilen bütün hadiselerin her-gün yaşanan özel bir yönü olduğu gibi ahiretle ilgili olan bölümlerinin de ahirette tekrar genel mânâda yaşanacağı şüphesizdir.
Eğer bizler bu günden bu âyetlerin ifade ettiği mânâları özel olarak kendi bünyelerimizde yaşayabilirsek, daha sonra bu hadiselerin genelini yaşarken şaşkınlığa ve paniğe kapılmamış herkesin dehşet içinde olacağı o günlerde süku-netimizi muhafaza ederek tam bir tevekkül içerisinde neticeyi bekleyebiliriz.
Bu ifadelerden sonra tekrar Nebe 78/38 âyetine bir göz atalım.
Gayemiz tefsir yapmak değildir. Zâten onların hepsinin tefsirleri, ehilleri tarafından defalarca yapılmıştır, ancak küçük bir iki hususa dikkat çekmek istemekteyiz.
Bu âyetin zahiren ifadesinin mahşer gününü ifade ettiği açıktır. Mutlak müşahedeli mânâ ve tahakkuku da ancak o zaman azametiyle ortaya çıkacaktır.
Bugün bu olayın bu yaşam şartları içerisinde mutlak mânâda yaşanması mümkün değildir. Ancak gelecekte böyle bir sahnenin mutlak mânâda olacağı açık olarak bildirilmek-tedir.
Bunu böyle bilip imân etikten sonra, bize acilen lâzım olan diğer âyet-i kerimelerde de olduğu gibi bu âyet-i kerimeden bugün nasıl bir istifade ederiz düşüncesi olmalıdır.
Âyet-i kerime okunduğunda “rûh”un tekil meleklerin çoğul olarak ifade edildiği ve râhmaniyyet mertebesinden, ulûhiyyet mertebesinin haber verdiği açık olarak anlaşılmak-tadır.
Bu rûh “râhmaniyyet mertebesi”nden bütün âlemlere “nefes-i râhmani” olarak üflenen “rûh’ul kudüs”ün mahlûka dönük yüzü olan rûh’tur ki bütün âlemde faaliyet-tedir.
Yukarıda bu rûh’un mertebeleri kısaca ifade edilmişti. Asılda rûh tek olduğundan tekil, fakat mertebeleri olduğun-dan saf saf diye meleklerle beraber aynı zamanda çoğul ola-rak ifade edilmiştir.
Ancak “dikilir” ifadesiyle birey şuuru olan rûhtan veya rûhlardan bahsedilmekte; maden, nebat gibi onların rûhun-dan bahsedilmemektdir. Çünkü onların ahiretleri yoktur, me-lekler ise, zâten çoktur.
O yaşanacak hadiseye mutlak mânâda “râhmaniyyet mertebesi” hakim olduğundan, orada “râhman”ın mutlak mânâda her varlığın içinden de onlara rahmeti olduğundan bu rahmetin açığa çıkması çok muhtemeldir.
Cenâb-ı Hakk’ın “Râhman” ismi olduğu gibi “Cebbar” ismi de vardır. Râhmaniyyetin belirtilmesi her varlığa kendi gereği olan rahmetin verilmesi olarak düşünülebilir.
“Ancak onun izin verdikleri konuşur.”
Çünkü onlar bu hakikatleri idrak ettiklerinden müşahedeli olarak konuşurlar ve gerçek olan doğruyu söylerler.
Kısaca böyle ifade ettikten sonra bu hadiseyi şuurumuzda şu anda yaşamaya çalışalım.
Yukarıda belirtilen mertebeleri toplu halde düşünerek tefekkür ettiğimizde zâten rûh ve melâikenin bütün mertebeleri ile mutlak mânâda faaliyette olduğunu anlamamız zor olmayacak ve âyet-i kerimenin bu bölümünün dahi bütün âlemlerde halen capcanlı yaşandığını idrak etmemiz açık olarak anlaşılacaktır.
Bütün bunları ve benzeri oluşumların hakikatlerini akıl ve gönüllerinize havale ederek ve Cenâb-ı Hakk’tan irfaniyet dileyerek rûh ile ilgili bazı âyetler bölümünü burada şimdilik bitirmek istiyorum.
Tevfik ve muvaffakiyet Allah’tandır (c.c.).[41] “ İz- -T-B- ”