İçeriğe atla
Nâziât 24Cüz 30 · Sayfa 584

Nâziât Sûresi 24. Âyet

النازعات

Sohbete sor

Fekâle enâ rabbukumu-l-a'lâ

"Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi.

Nâziât Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Oku demesi aslında evvela gönül kitabını oku demektir. Okuyamam dediğinde, nasıl okuyayım dediğinde “biismi rabbike” diye şifresini, anahtarını vermekte. Rabb mertebesinden, Mûsâ’dan başlayarak oku deniyor. İşte onun için Kûr’ân-ı Kerîm’de, kısaca hamd fatiha süresinde ondan sonra belirli bazı îmân 5 Âyetinde muhkemleri belirtiyor hakikatleri. Bakara 30. Âyette bir miktar Âdem (a.s.) dan başladıktan sonra geçiyor Mûsâ (a.s.) agırlıklı olarak. İşte bu esmâ âleminden oku Rabb mertebesinden, Oku dediği Mûsâ’yı anlat evvelâ deniyor.

Neden? Mûsâ (a.s.) ın hayatı tarikatın hakikatını anlatmakta ve bu kitap nedir nasıl bir oluşumu var. İşte bu kitap “hüden” yani hidâyettir, yol gösterici. Daha evvel Büşra müjdedir. Neyin müjdesini veriyor. insânın bir ismi de beşer di ya. Bu da beşerden müjdelenmekten meydana geliyor. Allahın hakikatinin bu mertebelere ulaşmış kimselerde kemâliyle açık seçik olduğunu müjdele, diyor.

Hani Hz. Ali efendimiz buyurdular “sen kendini küçük bir cirim sanırsın halbuki büyük âlem, âlemi ekber’sin” diye belirttiği bu hakikatdir. Büyük âlem aslında Kûr’ân demek tir. Bundan büyük bir âlem yoktur. Bu müjde Kûr’ân-ı kerîm’in birçok âyetlerinde geçiyor. Yûsuf (a.s.) mı kuyudan çıkardıkları zaman o kervancı “Büşra” müjde bir çocuk çıkıyor dedi. (12/19)

Oradaki müjde o mertebenin müjdesi, yani yûsufiyet mertebesinin müjdesidir. Burası ise mûseviyyet mertebesinin müjdesidir. Ey okuyan kimse sana müjdeler olsun ki, hüden dediği bu hidâyet, sana hakikati Muhammediye’den geliyor ki, bu hakikatleri bildirmekte. Gene Büşra sana müjdeler olsun ki, Hakikati Muhammediyye’den gelen bu müjde sana bu anda şu Sûre’yi okuyorken, hakikat-i Mûseviyyet-i müjdeliyor.

Senin bu yolda, yolunda olduğun yani kim hangi dersteyse bulunduğu derste, gerçi sadece o derste olanlar değil burada herkese hidâyet ve müjde vardır. Neden bir defada bu mertebeleri anlamak, kolay mesele değil. Her kişi hayatının her safhasında her peygamberden bir başka etkilenir gene o mertebeyi geçmiş olsun isterse, zuhurat-larıyla geçmiş olsun, geriye dönüp o mertebenin başka özelliklerini tekrar tahsil eder.

Bizim derslerimiz kitapta 12 mertebe olarak yazar ama bunlar çok karışık kargaşa olmasın diye 12 dir. Asli olan ise 36 -40- derstir.

1. İnci, seyir ilmel yakîn hali ile olur. Yukarılara gitti oralardan bilgiler aldı, tekrar başa gelerek daha kemâlâtlı olarak döner. Bu sefer aynel yakîn olarak 2. ci, seyrini yapar. Bunu artık kendi yapabilir, kişi 1 inci, tatbikatını yaptıktan sonra kendi yapabilir. 3. üncü, bir daha tekrar başa gelir hakkal yakîn olarak seyrini yapar. Böylece ders sayısı 36 olmuş olur. Virde bunun geriye dönüşü vardır. Tecelliyi zât –tecelliyi sıfat –tecelliyi esmâ-tecelliyi ef’âl –olarak ayrıca geriye dönüşü vardır. Yani bunlarla mutlak tahakkuk oluşumu vardır. O zaman mertebe sayısı 40 a ulaşmış olur.

Bunların içerisinden Mûseviyyet mertebesinin hakika-tini, dönüşümlü olarak tekrar idrak etmek hidâyettir. Büşra’dır. Kim için müminler için. Hâdî isminin zuhurunda olanları ilgilendiren meselelerdir bunlar, diye ifade edil-mektedir. Tabii mudil isminin hakikatini de ilgilendiriyor. Onların kemâlâtı da hâdî isminin zuhuru ve büşrası kimde zuhura geliyorsa onların karşıtlarında–tarihte görüldüğü gibi–karşıtlarında aynen mudil ismi zuhura geliyor. Onlarda o kemâle geliyor. Mûsâ (a.s.) karşısında fir’âvn olduğu gibi. Fir’âvn da mudil isminin kemâlini veriyor. Oda onun kemâlini yaşıyor. İbrâhîm’in karşısında ---🡪 Nemrut

Hz. Rasûlüllah’ın karşısında ---🡪 Ebû leheb, Ebû cehil lerin olduğu gibi.

Onlarda aynı kemâlâtta o isim, o hakikatin oluşumu-nun karşıt zıt esmâsını yaşıyorlar ki, hakikatler böylece zuhura geliyor. Eğer Mûsâ (a.s.) sadece hâdî ismini zuhura çıkartmış olsaydı bir şey anlaşılmazdı. Çünkü terâzi 2 kefeli olduğunda tartıyor. Bir yere dirhem bir yere malzeme konuyor. Dirhem olmazsa o zaman malzeme ne ile anlaşılacak-tartılacak. Gündüz olmazsa gece, açlık olmasa-tokluğu ne ile anlayacağız. Mücadele yükselmeye ve sıyrılmaya sebep oluyor. İşte Kûr’ân-ı Kerîm, her şeyi ile birlikte tam kemâliyle izâh tarzı, bir yaşam tarzıdır.

Bu anlatılanlar hâdî isminin tesirinde olan kimseler dir. Tabii mudil isminin tesirinde olanı da anlatıyor. Burada hâdî isminin kemâlâtını belirtmektedir. Aynı Kûr’ân-ı kerîm, mudil isminin Kemâlâtını da ifade ediyor. Ne diyordu Fir’âvn ---“Ene Rabbükümül â’lâ” (79/24) (Ben sizin en yüce Rabb’ınızım.) Hayâlî olarak en kemâli o da onun hâlidir daha ilerisi yok.[38]

“ İz- -T-B- ”


Eğer Îsâ’nın (a.s.). kavmine tebliğ ettiğini, Mûsâ da (a.s.). tebliğ etseydi, kavmi, Firavun’un katli işinde kendisini itham ederdi. Firavun demişti ki:

“Ben sizin alâ rabbınızım.” (79/24)

Bu, bir iddia idi, rububiyyet sırrının ifşası ise ancak, Fir’avun’un bu iddiasını verebilirdi. Ancak bu iş, Fir’avun için tahkik yollu değildi. Bunun içinde, Fir’avun’la dövüştü ve galip geldi. Eğer Mûsâ (a.s.). Tevrat’ta rububiyyet ilminden bir açıklama yapsaydı, kavmi kendisini inkâr ederdi. Fir’avunla çekiştiği için ise onu ayıplarlardı, itham ederlerdi.

İşbu sebepledir ki, o ilmi, gizlemekle emrolundu.

Fir’avun beşeriyetine uluhiyyeti verdiği için söylediği sözde haksız idi. Söz doğru olmasına rağmen nefsinden söylediği için tatbiki yanlıştır. Fir’avun zamanın sözü geçen en üst kişisi idi ve çevresinde kendisinden üstün kimse görmediği için bu sözü söyledi oysa rububiyyet tecellisi vahyi veya ilhâmi yâni ilâhî olmalıdır. Mûsâ (a.s.)’ın açıklamayıp kendisinde bıraktığı rububiyyet sırrının Zâhiren söylenmesi dahi aynı Fir’avun’un söylediği cümleler ile olabilecekti.[39]

“ İz- -T-B- ”


FİR'AVUN'UN İDDİASI VE MANSUR'UN SÖZÜ :

Ben sizin âlâ rabbınızım(79/24) dedi Fir'avun. Bu bir iddia idi. Neden? Çünkü nefsten söylenmişti. Ancak Hallac-ı Mansur da aynı şeyi söyledi. Yalnız Hallac-ı Mansur ene rabbikümül âlâ demedi, ene-l Hakk dedi.

Aslında ikisi de Hakk'a dönen, yani kendinde bir Hakk varlığını belirten cümle idi. İkisi de bunu söylemekle asıldılar. Yani birisi ceza olarak suda asıldı, garkoldu, birisi de şeriat mertebesinde asıldı, kesildi. Yani bu sözü söylemek, genele açıldığı zaman her iki şekilde de suç unsuru olmaktadır.. Kişiler kendi kendine bunu tekrar edebilir.

Hallac-ı Mansur'un ise söylemesi iddia değildi. Fir'avn bunu nefsinden söylediği için bir iddia oldu. Yani hakikati olmadığı halde bunu böyle söylemesi iddia oldu. Yani kendinde olmayan bir şeyi söylemesi O'nun iddiası oldu. Ve bu iddia da tasdik edilecek bir iddia değildi. Ama Hallac-ı Mansur tabii olanı söyledi. Ene-l Hakk dedi.

Eğer bizler de her birerlerimiz bütün âlemde ne varsa, bütün insanlar ene-l Hakk deseler bilinçli olarak söyleseler doğruyu söylemiş olurlar, iddia olmaz. Fir'avn nefsinden söylediği için iddia olur ama her birerlerimiz bunu bilinçli olarak söylediğimiz zaman iddia olmaz.

Ancak bir kimse cemaat içinde kendini üstün göstereyim diye bazı vasıflar alırsa o zaman iddia olur ve suç unsuru olur. Yani nefsine pay çıkarmak için bunu söylerse. Ama sâfiyetiyle söylerse veya idrak ederek söylerse iddia olmaz.

Çünkü; Cenâb-ı Hakk bu âlemleri Hakk olarak halketti, (46/3) bakın âyeti kerimeye dayanan bir husustur. Ve her birerlerimiz de bu âlemin içersinde olduğumuzdan zâten Hakk olarak halk edildik. Peki o zaman enel Hakk demesi suç olur mu? Olmaz, zâten bu halde halkedildik. Ancak bunu nefsimize kaptırırsak, nefsani ma’nâda diğerlerine üstünlük taslamak için söylersek o zaman fir'avn oluruz. Yani küfür hükmüne girmiş oluruz.[40] “ İz- -T-B- ”


“Ben sizin alâ rabbınızım.” (79/24)

Bu, bir iddia idi, rububiyyet sırrının ifşası ise ancak, Fir’avun’un bu iddiasını verebilirdi. Ancak bu iş, Fir’avun için tahkik yollu değildi. Bunun içinde, Fir’avun’la dövüştü ve galip geldi. Eğer Mûsâ (a.s.). Tevrat’ta rububiyyet ilminden bir açıklama yapsaydı, kavmi kendisini inkâr ederdi. Fir’avunla çekiştiği için ise onu ayıplarlardı, itham ederlerdi. İşbu sebepledir ki, o ilmi, gizlemekle emrolundu.

Fir’avun beşeriyetine uluhiyyeti verdiği için söylediği sözde haksız idi. Söz doğru olmasına rağmen nefsinden söylediği için tatbiki yanlıştır. Fir’avun zamanın sözü geçen en üst kişisi idi ve çevresinde kendisinden üstün kimse görmediği için bu sözü söyledi oysa rububiyyet tecellisi vahyi veya ilhâmi yâni ilâhî olmalıdır. Mûsâ (a.s.)’ın açıklamayıp kendisinde bıraktığı rububiyyet sırrının Zâhiren söylenmesi dahi aynı Fir’avun’un söylediği cümleler ile olabilecekti.

Tıpkı, Resûlüllah (s.a.v.). efendimiz de, kendisin-den başkasının kabul edemeyeceği bazı şeyleri gizlemekle emrolunduğu gibi. Bunu, kendisine istinaden rivâyet edilen bir hâdise dayanak söylüyoruz; şöyle buyurdu: “Mîraca götürüldüğüm gece, bana üç ilim verildi:

Bir ilim idi ki; gizlenmesi için benden söz alındı.

Bir ilim idi ki; tebliği arzuma bırakıldı.

Bir ilim idi ki; tebliği ile emr’olundum.”

Gizlenmesi için, kendisinden söz alınan ilim, ilâhî sırlardır. Bütün bu sırları tümden Allahu Taâlâ Kûr’ân’a yerleştirdi.

Aslında Hz.Resûlüllah (s.a.v) ın gizlemiş olduğu bir şey yoktur fakat ehline açmıştır, genele gizlemiştir. Efendimiz (s.a.v) hem tebliğini yapmış hem de bu tebliğin içinde gizlenmesi gerekenleri gizlemiştir. Çünkü tamamen gizli bırakılmış olsa idi ümmeti Muhammede haksızlık olurdu, tam açık olarak anlatılmış olsa idi bu sefer de anlayamayanlara haksızlık olurdu.

Tebliği ile emr’olunduğu ilim, Zâhir idi.

Tebliği arzusuna bırakılan ilim Bâtın idi.

Efendimiz (s.a.v) in karşısına gelen kişi bu ilmi idrâk edebilecek kapasitede ise Efendimiz (s.a.v) ona bu ilmi tebliğ etti, değil ise etmedi.[41] “ İz- -T-B- ”


79/24 âyetinde

"Ben, sizin en âlâ Rabbinizim!" dedi.

Firavuna diyerek dava-ı ulviyyet etmişti. Yakınları ve yardımcıları olan firavuna Musa (as)ın tek başına olarak galebe istilası zahiren olmayacak bir şey olduğu halde yani tek başına kendi kendine o Firavun ordusuyla birlikte karşılaşması mümkün olmadığı halde Hak Teala hazretleri 20/68 قُلْنَا لا تَخَفْ اِنَّكَ اَنْتَ الاَعْلَى “korkma muhakkak ki sen yücelerdensin.” Firavunun “Rabbukümül'a'la;” sözüne karşılık “sen daha alasın” buyurur. Bu da beşinci özelliğidir. Firavuna mukabele ederek onu baş aşağı eyledik diyor. Yani tek başına idi, ama Firavun o kadar ordusuyla arkadaşları dostları ile birlikte olduğu halde kendisi “ene Rabbukümül'a'la;” sözünde de bulunduğu halde ama “sen ondan daha yücesin” sözü onları baş aşağı ediverdi.

Mesnevi: Firavun ejderha idi Asa-i Musa dahi ejderha oldu. Musa’nın asası dahi ejderha oldu. 53/42 âyetinde;

وَاَنَّ اِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى

53/42-Muhakkak ki gidişin sonu Rabbinedir!

Yani üstündeki bu üstünlük Hakka kadar gider diyor. Yani her elin üstünde bir el vardır. Musa’nın eli kuvve-i haktır, bütün deryalar onun önünde bir sel gibidir, hileler ve tedbirler eğer ejderha olursa vücud-u hakiki olan Allah’ın önünde hepsi “La” dır. Yani yok hükmündedir, hayaldir. Vaktaki sözlerim buraya vasıl oldu, diyor Mevlana hazretleri secdeye baş koydu, harfler ve sesler ortadan kalktı artık suret kalmadı işte burada namaz da kalmadı ama ben ben deyip bu nefs ile yaşıyorsan, beşeriyet ve uluhiyet yönüyle abduhu ve rasuluhu hükmünü yerine getirmemiz gerekir. Doğru yolu bilen ancak Allah zül Celal hazretleridir. Harfler manalar ve sesler yok oldu, suret kalmadı, işte burada namaz da kalmaz.[42] “ İz- -T-B- ”


Fir'avn kusûr-i fehimlerinden nâşî yani kusurlu anlayışlarından dolayı o kavme ihanet etti; ve onlar da Fir'avn'a itaat etti. Ve onlar günahkar kavim idiler. Ya'nî akılda lisân-ı zahir ile fir'avn'ın "Ben sizin rabb-i a'lânızım" اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى Nâziât, 79/24) diye ettiği da'vâyı inkâr için gerçekten aklın verdiği şeyden yoksun idiler. Zîrâ Fir'avn'ın da'vâ-yı rubûbiyyeti akıl mertebesinde lisân-ı zahir ile vâki' oldu. Halbuki kusursuz akıllı bir insanın rubûbiyyetle zuhurunu inkâr eder. Çünkü akıl için hadd-i muayyen vardır. Yani belli bir hudud vardır. Ehl-i keşif ve yakîn o hadd-i muayyeni tecâvüz ettiği vakit akıl bu hadd-i muayyende tevakkuf eder, ileriye geçemez.[43] “ İz- -T-B- ”


(79/24) - Fekâle ene rabbukumul ağlâ.

Diyanet Meali:

(79/24) - "Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi.


Deyen Fir’avn, “kendisine geçici olarak verilen, nefsi rabb-ı has, Rububiyyet-Rablık gücünü” kendine mal ettiğinden böylece kendini gerçek ilâh yerine koyduğundan, neticesi denizin boğucu ilâh-i Rabb’lığında helâk olup gitmek oldu.[44] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)