Żâlike bi-ennehum şâkkû(A)llâhe verasûleh(u)(c) vemen yuşâkiki(A)llâhe verasûlehu fe-inna(A)llâhe şedîdu-l'ikâb(i)
Bu, onların Allah'a ve Resulüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah'a ve Resulüne karşı gelirse bilsin ki Allah'ın cezası şiddetlidir.
Çünkü onlar Allah'a ve Resulüne karşı geldiler. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki Allah'ın azabı çok çetindir.
Enfâl Suresi 13. ayet, Allah'a ve Resûlüne karşı gelmenin vahim sonuçlarını vurgulamaktadır. Ayet, 'şâkkû' fiili üzerinden karşı koyma eylemini ve 'şedîdü'l-ıkāb' ifadesiyle bu eylemin şiddetli cezasını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şakk (شق) kelimesi, bir şeyi ikiye ayırmak, yarmak anlamına gelir. 'Şâkka' fiili ise, bir kimsenin diğerine karşı gelmesi, onunla zıtlaşması, sanki her birinin ayrı bir yolda olması gibi bir durumu ifade eder. Ayetteki 'şâkkû' ifadesi, müşriklerin Allah ve Resûlü'nün yolundan ayrılıp onlara muhalif bir yol tutmalarını, düşmanlık etmelerini anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şâkka (شاقّ) fiili, 'muhâlefe' (karşı gelme) ve 'mu'âdât' (düşmanlık etme) anlamlarına gelir. Ayetteki kullanımı, onların Allah'ın ve Resûlü'nün emirlerine karşı gelerek, onlara düşmanlık beslediklerini mecazi bir anlatımla ifade eder. Sanki onlar bir tarafta, Allah ve Resûlü diğer tarafta duruyormuş gibi bir ayrılığı vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ş-k-k' kökünün Kur'an'daki kullanımının, sadece fiziksel bir ayrılığı değil, aynı zamanda ideolojik ve ahlaki bir ayrılığı da ifade ettiğini belirtir. 'Şâkka' fiili, bir topluluğun veya bireyin, ilahi düzene veya peygamberin tebliğine karşı gelerek kendi yolunu çizmesini, böylece bir 'yarılma' veya 'ayrılık' yaratmasını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın ve Resûlü'nün birliğine karşı çıkanların durumunu anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Allah (الله) ismi, zat-ı vâcibü'l-vücûd olan, bütün kemâl sıfatları kendisinde toplayan, ibadete müstahak tek mabudun özel ismidir. Bu ayette, kendisine karşı gelinen, emirlerine muhalefet edilen yüce varlık olarak zikredilmiştir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Allah (الله) ismi, bütün isim ve sıfatları kuşatan, zat-ı ilahiyeye mahsus bir isimdir. Bu ayette, kendisine karşı gelmenin şiddetli bir cezayı gerektirdiği, mutlak otorite sahibi olan varlık olarak vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Resûl (رسول), Allah'ın emirlerini insanlara ulaştırmak üzere gönderdiği kişidir. Ayetteki 'Resûlühû' (O'nun Resûlü), Hz. Muhammed'i ifade eder ve ona karşı gelmenin, Allah'a karşı gelmekle eşdeğer olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Resûl (رسول), risaletle gönderilen, yani bir mesajı iletmekle görevlendirilen kişidir. Kur'an bağlamında, Allah'ın vahyini insanlara tebliğ eden peygamberleri ifade eder. Bu ayette, Allah'ın elçisi Hz. Muhammed'e karşı gelmenin, Allah'a karşı gelmekle aynı hükümde olduğu vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şedîd (شديد), bir şeyin kuvvetli, sağlam ve çetin olması anlamına gelir. Ayetteki 'şedîdü'l-ıkāb' ifadesi, Allah'ın cezasının çok şiddetli, ağır ve kaçınılmaz olduğunu belirtir. Bu, karşı gelenlere yönelik bir uyarıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Şedîd (شديد), 'şiddet' kökünden türemiş olup, bir şeyin gücünü, katılığını ve zorluğunu ifade eder. Allah'ın cezası için kullanıldığında, bu cezanın hafifletilemez, kaçınılamaz ve çok ağır olacağını vurgular. Bu, Allah'a ve Resûlüne karşı gelmenin ciddiyetini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ikāb (عقاب), bir şeyin ardından gelen sonuç veya cezadır. Genellikle kötü bir fiilin ardından gelen karşılığı ifade eder. Ayetteki 'şedîdü'l-ıkāb' ifadesi, Allah'a ve Resûlüne karşı gelmenin kaçınılmaz ve çok ağır bir cezayla sonuçlanacağını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ikāb (عقاب) kelimesi, 'akab' kökünden türemiş olup, bir şeyin peşinden gelmek, takip etmek anlamlarını içerir. Kur'an'da ise, genellikle günahların veya isyanın ardından gelen ilahi cezayı ifade eder. Bu ayette, Allah'a ve Resûlüne karşı gelme eyleminin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak şiddetli bir cezanın geleceğini vurgular.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Zâlike bi-ennehum şâkkû(A)llâhe verasûleh(u) vemen yuşâkiki(A)llâhe verasûlehu fe-inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)” Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir. (8/13)
Bu hakkı örtüp gizlemeye çalışanların uluhiyet ve risalet mertebesine karşı gelmelerindendir. Kim bu uluhiyet ve risalet mertebesine karşı gelirse ukuhiyet yani her mertebeyi hakkını veren mertebe bunun da hakkı olarak çetin azap verecektir. Burada anlatan mertebe uluhiyet mertebesidir. Bize dönük yönü ise bizde bulunan zât ve gönül mertebelerine karşı duran kuvvetlerden bahsedilmektedir.
Yine mesnevi-i şerifte bu âyetler hakkındaki beyitler şöyledir.
1171. Boyun çekicilerin başının ilâcı olmak üzere, bu iz için onun ayağının toprağı ol!
“Hâk-i pây-eş" teki ش zamîr-i gâibi, insân-ı kâmile râci’dir. Ya’ni, Hakk’ın tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesi cem’iyyetinin mazharı olan insân-ı kâmilin ayağının toprağı ol; tâ ki boyun çekicilerin ya’ni cihânda kudret ve tasarruf-ı mecâzî sâhipleri olan kimselerin başlarının tâcı olasın!
1172. Tâ ki benim şeklim sizi aldatmasın; benim naklimden evvel benim mezemi yeyin!
Ya’ni, benim sûret-i beşeriyyem sizi aldatmasın. Bilin ki benim sıfâtım sıfât-ı Hak’ta; ve ef’âlim ef’âl-i Hak’ta fânî olmuştur. Binâenaleyh ben söylersem, söyleyen ben değilim. İmdi, benim şarâb-ı aşkımın mezesi olan maârif-i ilâhiyyeyi yeyip için! Beyit:
“Beni tûtî kuşu sıfâtında olarak aynanın arkasında tuttular; üstâd-ı ezelin söyle dedi şeyi söylüyorum!"
1173. Ey çok kimselerin ki sûret yolunu vurdu, sûrete kasd etti ve Allâh üzerine vurdu!
Sûret-perest olan kimseler ma’nâyı görmeyip sûret kaydında kaldı ve tarîk-ı Hak’ta sûret onların yolunu kesti. Onlar enbiyâ ve evliyâya, “Bunlar da bizim gibi beşerdir” diyerek ezâ ve cefâya tasaddî ettiler. Halbuki onların bu taarruz ve tecâvüzleri Allâh Teâlâ'ya taarruz ve tecâvüz oldu. Çünkü onlar Hak’ta fânî ve Hak ile bâkî idiler. Ve bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i kudsîye işâret buyurulur: “Kim benim için bir velîye ihânet ederse, muhârebe ile bana mübâreze eder!”
1174. Nihâyet bu can bedene muttasıl olmuştur; hiç bu can bedene müşâbih midir?
Ya’ni bir kimse derse ki: “Hakk’ın vücûdu vücûd-ı vâcibdir ve insân-ı kâmilin vücûdu ise vücûd-ı mümkindir. Vücûd-ı mümkinin vücûd-ı vâcibden hazzı olmadığı halde, mümkinü’l-vücûd olan bir kâmile ezâ nasıl Hakk’a ezâ olur?” Cevâben deriz ki: Nihâyet bu canın bedene bî-tekeyyüf bir ittisâli vardır ve bu can aslâ bedene müşâbih ve beden cinsinden değildir. Halbuki bedene olan ezâ ve cefadan rûhun müteezzî olduğu, zevkan ve hissen herkesçe ma’lûm ve musaddaktır. Bu hakîkata binâen, insân-ı kâmilin sûretine olan ezâmn Hakk’a ezâ olduğu meydandadır. Ve bu ma’nâ, bu ve emsâli âyât-ı kerîmede tasrîh buyurulur.(Ahzâb, 33/57) ya’ni “Şu kimseler ki, Allâh’a ve Resûlü’ne ezâ ederler.” Ve (Enfâl, 8/13) ya’ni “Kim ki Allâh’a ve Resûlü’ne meşakkat verirse,...” Bu husûsta Hüseyn-i Hârezmî kendi şerhinde şöyle buyurur: “Latifin kesîf ile imtizâcı vardır ki, akl-ı derrâk onun keyfıyyetinin idrâkinde söz söyleyemez. Nitekim, rûh-ı pâk bir avuç toprak ile karışmış ve öyle bir cevher-i ulvî böyle bir unsur-ı süflî ile akd-i musâhabet etmiştir. Nûr-i kalb kan katresiyle hem-nişîn ve “görücülük” gözün yağ parçasına karîn olmuş ve “meserret” kırmızı ciğere ve “gam” karaciğere musâhib bulunmuş ve “akıl”, iş’âl edilmiş bir şem’ gibi başın beyninde zâhir olmuştur.”[38]
2633. Halbuki ben bir kulak bulamıyorum ki, o güzel gözden bir nükte söyliyeyim.
“Güzel göz”den murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) Fass-ı Âdem de insân-ı kâmil hakkında söyle buyurur; “Ve o insan Hak için gözbebeği menzilesindedir.” Hz. Pîr-i dest-gîr efendimizin burada beyân buyurmadıklan nükte her ne kadar ma'lûmumuz değil ise de, gerek Fusûsu'I-Hikem’de ve gerek Mesnevî-i Şerifde beyân buyurulmuş olan dekâyıka nazaran anladığımız nükte budur ki: Vücüd-ı hakîkînin mertebe-i ıtlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsân olan efâl yokdur. Vücûd mertebe-i ulûhiyyete tenezzülünde sıfât ve esmâ sâhibidir; fakat efâl yokdur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, efâl zâhir olur. Ve mertebe-i şehâdetde taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit, sıfât ve esmâ ve efâl azher olur. Binâenaleyh ism-i Câmi’ Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın’ın hey’et-i mecmûasınm ismi olur. İmdi vücûd-ı mutlâkın cemî’-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hulâsası Âdem olmuş olur. Âlemsiz ve Âdem’siz Allâh’ı görmek mümkin değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve efâl müctemi’dir. Ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebe-i tenezzülü olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye, insân-ı kâmilde nihâyet bulur. Ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı, hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Hak, insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir ve bilcümle sıfât-ı kevniyye ile muttasıf olur ve her bir mevtinin ve her bir mertebenin lezâzeti ile mütelezziz ve âlâmı ile müteellim olur. İmdi bu sözleri her bir kulak işitip kabûl edemez. Zîrâ sâha-i idrâki dardır. O dar olan idrâk kailin küfr ettiğini zanneder. Halbuki bu sözler beyânât-ı kur’âniyyeye münâfı değildir. Hak Teâlâ hazretleri Zât-ı şerîfini (Âl-i Imrân, 3/54) [“Onlar tuzak kurdular, Allâh de onların tuzağını bozdu”] (Ra’d, 13/42) [“Bütün tuzaklar Allâh’a âitdir”] (Ahzâb, 33/57) [“Allâh ve Resûl’ünü incitenlere...” ] (Hadîd, 57/18) [“Allâh’a güzel bir ödünç verenlere”] (Enfâl, 8/13) [“Kim ki Allâh ve Resûl’üne meşakkat çektirirse...”] âyetlerinde, sıfât-ı kevniyyeden olan “mekr” ve “ezâ” ve “karz almak” ve “meşakkat çekmek” ile tavsif buyurmuşdur. Bu îzâhâtdan erbâb-ı zekâ ve irfân anlar ki, Hakk’ın ezvâkı, insân-ı kâmilin ezvâkı veyâ aksi olarak insân-ı kâmilin ezvâkı, Hakk’ın ezvâkıdır. “Kevn” âlemin vücûdudur ve “kevn-i câmi’“ ise insân-ı kâmildir. Âlem, insân-ı kâmilin vücûdu ile mücellâ bir ayna mesâbesindedir ki, Hakk-ı mutlak onda sûret-i ilâhiyyesini kemâli ile müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede uzakdan kendi vücûdunun hâricinde vâki’ olan bir şeye nazar ile mütehassıl temâşâ kabilinden değildir, belki cemî’-i zerrâtda bizzât zuhûr ve huzûr ile müşâhede-i zevkıyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede (Sebe’ 34/47) [“O her şeye şâhiddir”] buyurulur. Bu bahisde "insân-ı kâmil hakkında söylenecek sözler çokdur; idrâki vâsi’ olanlara bu kadar kâfidir.[39]
Fusûs’ul Hikem de benzer âyetlerin yorumuda şöyledir.
Sıfat-ı İlâhiye ile zuhurda iken o çemberin alt kısmında zuhur ettiğinde sıfat-ı hakliye ile zahir olur. Bu âlem-i imkanda buraya imkan âlemi de deniyor, mümkinat âleminde taayyun elbisesi giyinmiş olan yani meydana gelme elbisesi ile meydana gelmiş olan şahsın vücudunda meydana gelmiş olan Hak olduğundan kendisinden sıfat-ı halkiye meydana gelir.
İlâhi sıfatlar değil halk sıfatları meydana gelir. (Burada tenzih mertebesinin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır. ) Hakkın hile yapma, alay etme, hastalık, açlık, susuzluk gibi sıfat –ı halkiye ile zuhuru Kur’an ve hadiste sabittir. Nitekim Hak teala buyurur, “Onlar Allah’a eziyet ederler.(33/57)
يُوءْذُونَ اللَّهَ “..Onlar Allah’a eza ederler…” وَمَكَرَ اللَّهُ 3/54 “.. Allah hile yapar..” اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ 2/15 “..Allah onlar ile alay eder..” سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ 9/79 اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُوءْمِنِينَ 9/111 ”.. وَاَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا 57/18 “..güzel bir şekilde Allah’a borç veriniz..” وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ 8/13 “.. kim ki Allah’a zorluk çıkarır.. ” اِنَّ اللَّهَ لايَسْتَحْيِۤ 2/26 “.. muhakkak ki Allah haya etmez, utanmaz..” Kudsi hadiste; “ben hasta idim beni ziyaret etmedin” ve “muhakkak ki Allah benden gayri değildir” böylece bu mevtının muktezası yani bu zuhurun iktiza ettiği yön ile yani yukarıda belirtilen zuhur yönleri ile bu gibi noksan sıfatlar Hakk’a muzaf kılınır, Hakk’a ait olur. Lakin bu hüküm bu mevtından tecavüz etmez. Yani bu zuhurdan dışarı çıkmaz, burada kalır.[40]