İçeriğe atla
Abese 4Cüz 30 · Sayfa 585

Abese Sûresi 4. Âyet

عبس

Sohbete sor

Ev yeżżekkeru fetenfe'ahu-żżikrâ

Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.

Abese Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Kûr’ân-ı Kerimde geçen zikir âyetlerindendir.


Hani diyor ya “Yayın eğriliği onun doğruluğundandır” birine göre eğri olan şey diğerine göre düz olmaktadır. İşte her şeyin düzlüğü kendine göredir. Biz ne yazık ki bireysel varlıklarımıza göre göreceli olarak şu doğrudur, şu yanlıştır diye karar vermekteyiz halbuki bu âlemde yanlış hiçbir şey yoktur. Yanlış bir şeyin de olması mümkün değildir, eğer bu âlemde yanlış bir şey varsa bu âlemin mutlak var edicisi ortaya koyucusu Hakk olduğundan o bizim gördüğümüz eksiklik yanlışlık hemen Hakka raci olmaktadır. Yani biz Hakkı suçlamaktayız sen yanlış yapmışsın diye yanlış gördüğümüz yerde. İşte “abese vetevella” bakın abes gördü başını çevirdi diyor. 80/1 Nerede nefsimize uygun gelmeyen bir şey varsa âyeti orada okunmaktadır, yaşanmaktadır. Abes gördü, kötü gördü başını çevirdi, döndü diyor ya, aslında Efendimize gelecek bir ihtar yok onun şahsında ihtar bize geliyor. Yani hiçbir yerde eksik yanlış bir şey görmeyelim yanlışlık varsa gerçekten o yanlışlık bizdendir yani bizim anlayışımızın yanlışlığından biz onu yanlış görmekteyiz. Yani ölçümüz yanlışsa ölçtüğümüz şey de yanlış olur. İşte kim ki bu âlemde böyle bir yanlışlığı olmadığını görür, işte o kimsenin artık gönlünde kavga olmaz.

Çünkü kavga edecek kimse görmez. Kavga edenleri görüyorsa da bakıp geçer. Yeri geldiğinde kendisi kavgaya karışmaz mı, karışır ama onun karışması kendiliğinden değil Hakkın orada o esmasının çıkmasının gereğinden karışır. Düşmanlar gelip istila etse bu Hakk’tandır diye savaşmayacak mıyız, tabi ki Haktandır ama biz de Hakkız o zaman evvela kendimizdeki Hakkı korumamız lazımdır. Yalnız hakkından fazla karşı tarafa icabet etmeyeceğiz. Bir yumruğa karşı bir yumruk yeterlidir. Efendimiz de savaşmış Efendimiz de biliyordu o savaşın Hakkın zuhuru olduğunu ama sureti korumak zorundaydı. Efendimizi Zat zuhuru olan Mekke-i Şeriften Mekke-i Mükerremeden kim çıkarabilirdi. Mümkün değildir. İşte Cenab-ı Hakkın programı o olduğu için çıkıldı çıkması lazım olduğu için çıkartıldı.

Araf Suresi 172 âyetinde “elestübirabbiküm” ben sizin Rabbiniz değil miyim işte aynı hadise burada da Rabb-ı has hususunda da bu ifadeye gelmektedir, onlar “kalu” dediler ki “bela” evet sen bizim Rabbımızsın dediler, bunu söyledikleri zaman onun hükmünü de boyun eğmiş olduklarını ifade etmektelerdir.

7/172- Hani Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden (menilerinden, genlerinden) kendi zürriyetlerini alıp; onları kendi nefslerine şahitlendirerek sordu: "Elestubirabbüküm = Rabbiniz değil miyim?", (onlar da) "KALU= dediler, BELA = evet, Şehidna = bilfiil şahidiz"... Kıyamet sürecinde, "Biz bundan kozalıydık (gafildik)" demeyesiniz.

Bakın kendi nefislerine şahit oldular diyor. İşte tek nefsten halk edilen ve de nefes-i rahmani olan ve her bir mevcutta nefis ismini alan, nefes iken ulaştığı her bir varlıkta nefis ismini almış iken işte o nefiste kendi özel hakikatlerinin varlığına şahid oldular. Yani ilahi varlıklarına şahid oldular ilahi nefislerine şahid oldular. Yoksa beşeri anlamda kendi hayallerinden var ettikleri kendi nefslerine değildir. Kendisinde hangi esmanın kontrolü verilmişse programlanmışsa ona dedi “bela” diye. “Evet, Rabbımızsın “dediler. Her bir esmaya her bir zuhuru “bela“ dedi.

Bu sadece zahirdeki meallerde görüldüğü gibi yahut zahir anlayış gibi fiziki ibadet edeceğiz anlamında bir kabul değildir. Bakın burası çok mühim bir hadisedir, yani her esma-i ilahiyenin zuhur mahali ne ise onun zuhur mahali o esmanın ifade ettiği manayı zuhura getireceklerine söz verdiler. Yoksa hepsi cami ibadetini yapacağız diye o ibadet hükmünde değildir. Ama biz ne yazık ki sırat-ı mustakıym dediğimiz zaman sadece abdiyet olarak sadece onu zannediyoruz, halbuki bütün bu âlem ne kadar varlık varsa her bir varlık kendisini zuhura getiren esmanın tezahurunu ortaya getiriyorsa o esmanın tezahurunu ortaya getireceğim diye söz verdi.

Ağaç ağaç olarak verdiği sözünü tutmakta, kuş, kuş olarak verdiği sözünü tutmakta zaten bunun dışına da çıkması mümkün değildir, işte bu halde baktığımız zaman raziye ve merziye zuhura çıkmış olmaktadır. Zaten raziye ve merziye mertebesi de aslında budur. Her bir esma zuhura çıkardığı yani esmanın zuhura çıkardığı yerden esma mazhardan razı zuhur yerinde ve her bir esma da merzidir, yani kendisini meydana getirenden razı, bizim beşeri manada işte başımıza kötülükler geldi ya Rabbi ben senden razıyım sen de benden razısın gibi değildir.[6] “ İz- -T-B- ”

İmdi onu, "Abese" tilâvetinde her bir gamdan irâha eder (32).

Abese sûresi var ya işte onun hakikatini açıyor. Ya'nî keşf-i hissî gibi ayne'l-yakîn ve keşf-i ma'nevî gibi hakka'l- yakîn mertebelerinde olmayan burhân-ı aklî ile nefes-i rahmanı hakkındaki ilm-i yakîn, Gündüz sonunda uyuyan kimseyi (Abese, 80/1) âyet-i kerimesinin tilâvetinde her bir gamdan rahat ettirme eder. Abese (80) / 1- Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ma'lûm olsun ki (Abese, 80/1-4) âyet-i kerîmesinin sebeb-i nüzulü budur ki: Bîr gün (S.a.v.) Efendimiz ba'zi müşrikinin îmân etmelerini istemesi üzerine onlara tama ederek yani onların iyilikleri yönünde onlara himmet etmek üzere onları mülayim kelimelerle ve münasıb lisan ile îmâna da'vet buyurmakta idi.

O sırada Abdullah ibn Ümmi Mektûm ismindeki sahâbî geldi; kendisi a'ma idi. Resûlulâh'ın meşkuliyeti ve meclisin hallerini göremediğinden: "Ya Resulâllah bana nasîhat buyur!" diyerek nebinin kelamını kesti onlarla konuşmasını engelledi. Bu söz kesme (S.a.v.) Efendimiz'e fena geldi. Yani söz ile lisan ile değil de mimik ile yanlış bir iş yaptın diye öylece düşüncesinden geçirdi.

Ondan yüz çevirip daha mühim olan emr-i da'vetle iştigâle devam buyurdu. Yani ümmi mektuma bakmadan diğer meşguliyetine devam etti. Yani ilgilenmedi, biraz yüzünü buruşturdu, nereden çıktın şimdi, biz burada davet ile meşgulüz sen nereden çıktın gibilerden. Onun üzerine (S.a.v.) Efendimiz'e bu âyet-i itâb nazil oldu. Yani ikazlı biraz sert âyet nazil oldu. Ma'nâ-yı münî-fi: yani yüce manası "Ona a'mâ geldikde yüzünü ekşitip çevirdi. Sana ne şey bildirdi? Belki o müzekkî ola yani temizlenmek istemişti, o niyetle gelmişti. Veyahut va'z ile mütenassıh ve müntefi' ola! Yani kendindeki velâyetin vaadi ile nasihati ile düzgün bir hale gelmiş ola, bunu istemişti diyor. Bu âyet-i kerimenin nüzulünden sonra (S.a.v.) Efendimiz ona rast geldikçe: "Merhaba, yâ Abdallah, Rabb'im senin için bana itâb etti" buyurarak gönlünü alırlar idi. Sonra O’nu Medine’de müezzin yapıyor.

İmdi bu âyetti kerîmenin burada zikredilmesinin sebebi budur ki: Bilcümle suver-i âlem nefes-i rahmaninin yayılmasıyla tecellisinden zuhurundan husule gelmiştir. Şimdi buradaki iş bakın burada çok büyük bir hadise vardır, Hazret-i Peygamber kendisinden talep etmeyenlere konuşuyordu. Talep etmedikleri halde gelin size vereyim diyordu. Ama İbn-i Mektum talep etti, bakın aradaki fark odur. Fakat Efendimiz iyi niyetle onlara daha çok faydalı olurum düşüncesiyle talep edilenden kendini çekti.

İşte aradaki fark budur. Demek ki bir bilginin gerçek ma’nâda alınabilmesi için talep gereklidir. Onun için demişlerdir; “talebena vecedena” yani biz talep ettik ve de bulduk. Yani talep eden bulur, denir. Ve nefes-i rahmânî ise zât-ı mutlakın aynıdır. Binâenaleyh suver-i âlemin tümü hakikatler bakımından ve'l-bâtın Hak'tır. Yani hakikati itibariyle batınen Hakk’tır.

Ve insan dahi âlem suretlerinden bir suret olup, muhitiyle, çevresiyle gece gündüz münâsebettedir. Ba'zan kendi muhitinde asık yüzlü tecelliyâta ve ba'zan güler yüzlü hallere tesadüf eden olur. Çirkin bir tecelli ile karşılaştığı vakit fiilen "Abase ve tevellâ" (yüzünü ekşitti, yüzünü çevirdi) sûresini okumakla ile meşguldür. Bir şeyi abes, çirkin gördük işte bize orada “Abese” suresi hemen nazil oldu. İşte orada Hakk olarak bakman gerekiyor, Hakk’ın Celal tecellisi olarak bakman gerekiyor. Ama sana Cemal tecellisi de gelir onu da bileceksin, ama Cemal tecellisine nasıl muamele edeceksen Celal tecellisine de nasıl muamele edeceksen ikisinin muamelelerini değiştireceksin farklı yapacaksın. Ama dozunu ayarlaman gerekir. Aslında Celal tecellisinin de Cemal tecellisinden başka bir şey olmadığını bilecek, hiçbirinin diğerinden ayrı olmadığını bilecek ama batında ayrı olmadığını bilecek faaliyete geçtiği zaman ikisi de ayrıdır. Birisi sopalı birisi de şekerli, birinin elinde şeker var, birinin elinde sopa var, nasıl çıkacaksın, adalet yapmak için bir mertebede şekere şeker dersin, diğer mertebede sopaya da sopa dersin. Yalnız sopayı fazla kaptırmayacaksın, bir sopa mı yedin, bir sopa yahut ¾ sopa biraz daha az olur o kadar ona Rahmet edersin.

Ama tamamen hoş görü ile bakarsan hani “fazla tevazu etme yoksa halin sanırlar” sonra o sopayı hep sırtında yersin. O Hakk ise sen de Hakksın sen bu âlemde başka bir yerden gelmedin ki. Hakk’ın esmasının zuhuru birdir, o zaman isimler arası Hakk’ı korumak gerekir. İşte kul hakkı dedikleri de budur aslında. Hani kul hakkı üzerinde titizlikle duruluyor, “kul hakkı ile gelme benim yanıma“ deniyor, kul hakkı dediği işte esma-i ilahiyenin hakkını gözetmemektir.

Kul bir ismin zuhurudur, sen o kulun hakkını geçmişsen esma-i ilahiyenin hakkına tecavüz etmiş oluyorsun. Onunla gelme bana diyor yoksa falan kul Ahmed’in, Mehmed’in kulluğu ile değildir. O kulda zuhur eden benim ismime haksızlık yapmış oluyorsun diyor. Sabır gelen hadisenin gelişine bağlı bir oluşumdur, insanı sabra zorlayan bin bir türlü hal vardır.

Kişi hangi mertebede ise sabrı da o mertebeden olacaktır. İnsandaki meratib-i ilahi tek bir mertebe olmadığından hangi mertebeye yükselmişse o mertebedeki sabrı o mertebeden karşılığını vermesi gelecektir. Zaten o mertebeye çıkan kişi nereye çıkmışsa o mertebeden gelir müsibet dediğimiz şeyler. Onu da o ona göre karşılaması lazımdır. Aslında bu âlemde belirli bir mertebeye geldikten sonra sabır diye bir şey yoktur.

Çünkü “Sabır” Hakk’ın ismidir. Bakın esma-i hüsna’nın en sonuna koymuşlar sıralamada. “Sabır” Hakk’a mahsustur, insana mahsus değildir. Sabrı tarikat mertebesine göre anlatırlar, işte adamın birisi yolda gidiyormuş, derken aynı istikamette giden bir başkası da varmış arka tarafta, onun yanında da bir elemanı varmış, ona yardım ediyormuş eşyalarını taşıyormuş.

Giderlerken öndeki tabi yol tozlu, git git bitmiyor, arkadaki

yardımcısına şu öndekinin ensesine bir tokat at sana bir altın vereceğim diyor. Öndeki de bayca güçlü arkadaki yardımcı kişi de ondan zayıf tereddütte kalıyor. Altını da istiyor, sonunda cesaretlenip önde gidenin ensesine bir tokat atıyor. Ve ondan sonra da kusura bakma kardeşim ben seni asker arkadaşım sandım diyor, sonra altını vaad edenden alıyor.

Bir süre daha gidiyorlar gene yol bitmiyor, gene sıkılmışlar, bu sefer bir tokat daha at sana iki altın diyor. Neyse aynı kişiye arkadan koşturuyor bir tokat daha atıyor, tokat yiyen kişi “fesuphanallah” diyor. Vuran kişi geliyor o iki altını da alıyor, gene yol devam ediyor bu sefer aynı kişi yardımcısına git bir tokat daha vur sana üç altın var diyor. O kişi de abi yapma beni o iri kişiye dövdüreceksin diyor.

O da bilmem bak üç tane altın var burada atarsan senin olacak diyor. Derken cesarete geliyor koştura koştura gidip önde giden aynı kişinin ensesine bir tokat daha vuruyor. Sende bu ense varken patronda da altınlar varken sen daha çok tokat yersin diyor. Bu dünyalık bir hikaye dervişler hakkında olan bir hikayedir, derken yine bir adamın biri gidiyormuş, arkadan da kuvvetli güçlü biri öndeki çok fakir, düşkün birisi, arkadaki de biraz güçlü ben diyor nasıl olsa bunu hallederim, yani bu bana bir şey yapamaz, gidiyor öndeki zayıf olanın ensesine bir tokat atıyor, adam hiç şeyini bozmadan bulunduğu konumunu bozmadan yoluna devam ediyor.

Derken arkadan gelenin canı sıkılıyor, napayım ne edeyim diyor, bir tokat daha atıyor. Öndeki zayıf olan yine yoluna devam ediyor, üçüncü tokatta ancak şöyle başını çevirip azıcık bakıyor ve yoluna devam ediyor. Arkadaki daha çok meraklanıyor neden bu böyle yaptı diye. Bir tokat attı baştan kişi cevap vermedi, ikinciyi attı cevap vermedi üçüncüde arkasına bakıyor. Adam bu sefer iyice merak ediyor, ne oluyor diye bu sefer önüne geçiyor dur diyor.

Yahu bu ne biçim iştir bunu bana anlat diyor. “oğlum olan oldu geçen geçti hadi git sen bak işine “ diyor. O da yok ne olur sen bunu bana anlat diyor. Peki madem ısrar ettin anlatayım dinle diyor. Sen bana birinci tokatı attın zaman ben düşündüm diyor, ben bir suç işlemişim ki diyor, Cenab-ı Hakk bana bir tokat attırttı, o suçumun cezasını çektirtti diyor, ikinci tokatı attığın zaman ben gene düşündüm demek ki benim cezam bir tokatlık değil iki tokatlıkmış diyor. Üçüncü tokatı attığın zaman düşündüm ki artık bu bana eziyet oldu yani hadi iki tokatlık günahım var ama üç tokatlık günahımı hatırlayamadım diyor.

O zaman bana bu tokatı kim attı göreyim de mahkeme-i kübrada bu bana tokat attı da şahit olayım diye sana baktım diyor. Bakın karşılık vermiyor da soracaklar sana bu tokatı kim attı diye cevap vermek için bakıyor. Onun için seni tanıyayım diye yüzüne baktım diyor. İşte bunu tarikat düzeyinde anlatırlar, işte sabrın birinci derecesi, ikinci derecesi, üçüncü derecesi falan gibi böyle anlatırlar.

Hakikat-ı ilahiyeye erenin sabrı kalmaz demişlerdir. Yahut Hakikat-ı ilahiyeye ulaşanın erenin sabra ihtiyacı kalmaz demişlerdir. Çünkü orada sabır düşmektedir. Ama bu söz olarak söyleniyor da bu işler kolay mıdır? Kolay değildir tabi ki, 2/153 âyetinde “innallahe meas sabirin” buyurur.

Allah kalırsa Hakk yerine senin dediğinde sabredenlerle beraberdir. Hak senin vekilliğini de almışsa o zaman sana sabredecek bir şey kalmıyor. Beşeriyetinle olduğun zaman onu çok büyük bağırışlarla, çağırışlarla karşılayacağın bir hadiseyi sükünet ile karşılıyorsun.

Zîrâ hey'et-i mecmûa-i âlem Kur'ân-ı fiilîdir. Yani bütün bu âlemin her şeyi fiilen Kur’an’dır. Gerçekten Kur’an-ı tafsili diyorlar bu âleme fiili Kur’an da diyorlar. Çünkü bütün bu âlem Hakk’ın yaygın hali olduğundan Kur’an’ın tafsilatıdır. Yani biz bu Kur’an’da kurudan ve yaştan soğuktan ve sıcaktan ne varsa hiç birisini açık bırakmadık. Yani yazmadık hiçbir şey bırakmadık yani tabiat âleminde ne varsa Kur’an-ı Kerim’de hepsi var, Kur’an-ı Kerim de ne varsa bütün âlem onun açılmış halidir.

İçinde bütün kitaplar mevcuttur, hatta Kabe-i Muazzama hani nasıl Zat’i zuhur ise Kur’an’da da bütün mevcutlar var ise orada saymış olduğumuz ön sıra direkler 104 tanedir, Osmanlı’nın yapmış olduğu birinci sıra direklerin tamamı 104 tanedir. İşte Zat’i Kur’an orada yaşanmaktadır. Bakın 104 direk 104 kitabın ifadesidir. Her bir kitabın tecellisini orada göstermektedir. İkinci kattaki ön direkler ise 113 tanedir. Yapan mühendis bunu biliyordu veya bilmiyordu, o ayrıdır ama mühendisin mühendisi onu böyle yapacaksın, oraya bu direği dikeceksin diyor, o da dikiyor. 113 direği başındaki bir ahadiyet mertebesi 13 de Ahmediyet mertebesidir.

İman etselerde etmeselerde âlemlerin tamamı Kur’an-ı fiilidir. Yani inkar ehli de olsa işte onlar Kur’an’dandır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de bunun hepsine hitap vardır. Her mertebede hitap vardır. Mertebe varsa hitap da varsa o Kur’an’dır dışında olamaz. Dışında olması için onların kendilerine ait varlıkları olması lazımdır. Yani Kur’an’ın âlemin dışında olması için kendilerine ait Allah olması lazımdır.

Gerek mü'min ve gerek kâfir mademki bu âlem içindedir, fiilen Kur'ân okumak ile meşguldür. Bakın inkarcı dahi olsa fiilen Kur’an’ı okumaktadır. Yani Kur’an’ı yaşamaktadır. Aklen isterse oraya ulaşamaz. Velâkin bu okumadan gaflet- tedirler. Binâenaleyh âlemlerin kıvamı nefes-i rahmânî ile olduğunu burhân-ı aklî ile bilen kimse, böyle tecelliyât-ı abûseye müsadif oldukda, nereden geldiğini bilir; ve bu ilim kendisinin ıztırâbını rahata çevirir. Yani sıkıntılı bir hal bile gelse onun Hakk’tan geldiğini bilir onun sıkıntısını tamamen geçiremese bile ona rahatlık verir.

Biraz daha îzâh edelim. Meselâ aklî ispat ile nefes-i rahmaniyi bilen kimse göz aklına mübtelâ olan bir kimseden kötü muamele görür. Ama bunu göremez ama gözü gören kimse onun bu muamelesine karşı yüzünü ekşitip ondan uzaklaşır. İşte bu sırada “Abese vetevella” âyet-i Kerimesini fiilen tilavet etmiş olur. Yani karşımıza bir hadise çıktı biz ondan yüzümüzü çevirip döndük “abese ve tevella” âyetini biz fiilen yaşamış, okumuş olduk.

Fakat bu ilim ile bilir ki, kendisine kötü muamele eden kimsenin sureti ve keza sûret-i muamele nefes-i rahmaniden mütevelliddir. Bu burhân-ı aklî ile Hakk'a teveccüh ve âyet-i kerîmenin sonrasıyla amele gayret edip, o kimseye yumuşak söz ile mukabele ve nasîhat eder. Ve bu ilim sayesinde gönlü müsterih olur. Hakka'l-yakîn mertebesini var kıyâs et! İlmel yakıynde böyle yapar bir de hakkal yakıyni kıyas et.

Yani akli delil ile bu ilmi bilen kimse karşısına böyle abes bir şey de gelse kendine göre abes bir şey de gelse ona güzellikle kolaylıkla muamele eder, hoşgörü ile muamele eder, böylece kendisi de müsterih olur, karşı taraf da müsterih olur. Bu ilmel yakıyn böyledir, Hakkal yakıyn yaşayan kimse için ise sen nisbetlendir diyor. Onun hali tabi ki daha üstün olur.[7] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza “Mesnevi-i Şerif” beyitleri ile devam edelim.

Mâdemki senin ilâcın marazı ziyadeleştiriyor, binâenaleyh kıssayı talibe söyle, "Abese'yi oku!

Senin maraz-ı dalâlete karşı ilâcın da’vet ve nasîhat idi. Mâdemki bu nasîhat ilâcı maraz-ı dalâleti ziyâdeleştiriyor, ey vâris-i Muhammedi olan insân-ı kâmil, artık kıssa-i hidâyeti hidâyet talibine söyle ve “Abese ve tevellâ” sûre-i şerîfesinin ma’nâsını tefekkür et!

Ma’lûm olsun ki, enbiyâ ve evliyâ tabîb gibidirler. Tabîb ölecek olan bir hastayı ne kadar dikkat ve ihtimâm ile tedâvî etmiş olsa, bu tedavisiyle onun helâkine hizmet etmiş olur. Bunun gibi, şekâvet-i ezeliyye marazına mübtelâ olan kimseleri enbiyâ ve evliyâ tarîk-ı hidâyete da’vet ettikçe onlann dalâlet ve şekavetleri ziyâde olur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu’l-Hikem'de Fass-ı Ya’kübî’de bu husûsta tafsilât i’tâ buyurmuşlardır. Binâenaleyh mürşidlerin ir- şâdâtı ancak tâlib-i hidâyet olanlar hakkında müessir olduğu için, onlardan yüz çevirmek lâyık olmaz. Nitekim ashâb-ı kiramdan a’mâ olan Abdullâh b. Ümm-i Mektûm hazretleri bir gün huzûr-ı Risâletpenâhrye geldi. Resûlullâh efendimiz müşriklerin reîslerine nasîhat ile meşgül idiler. Ümm-i Mektûm hazretlerinin gözleri görmediği için, meclisin nezâketini takdîr edemeyip, “Yâ Resûlallâh, sana Allâh’ın ta’lîm ettiği şeyi bana ta’lîm et!” diyerek, Risâletpenâh Efendimizin sözünü kesti. Mühim olan bu mecliste sözlerinin kesilmesi Peygamberimiz’e ağır geldi. Yüzlerini ekşitip çevirdiler. Hz. Abdullâh vaz’iyyeti anladı, mescidden dışarıya çıktı. Cebrâîl (a.s.) Peygamberimiz’e bu (Abese, 80/1-4) ya’ni, “Yüzünü ekşitti ve çevirdi. Ona a’mâ geldiğinden dolayı mı? Ne bilirsin, belki o müzekkâ ve mutahhar olur; yâhût mütenassıh ve müteyakkız olur? Binâenaleyh ona nasîhat menfaat verir” âyet-i kerîmesini getirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz, o ekâbiri bırakıp Hz. Abdullâh’ın arkasından gitti ve buyurdu ki; “Dön, dön; zîrâ sen iyâl-i Muhammed arasındasın!” Tekrar mescide getirdi ve mübârek hırkasını yayıp üstüne oturttu. Ondan sonra Abdullâh hazretleri her ne zaman huzûr-ı Risâletpenâhî’ye gelse, “Merhabâ ey o kimse ki, onun hakkında Rabbim bana itâb etti!” buyururlar idi.

Mâdemki a mâ Hakk'ın tâlibi gelmiştir; fakrından dolayı onun sinesini mecruh etmek lâyık değildir.

Hakk’ın talibi olan a’mâyı, hidâyete olan ihtiyâcından dolayı onu irşâd ve nasîhattan mahrûm ederek kalbini zedelemek lâyık değildir.

Sen büyüklerin irşadına harissin, tâ ki avâm reislerinden öğreneler.

Kendilerine tâbi’ olan avâm tâifesi ilm-i hidâyeti reislerinden öğrenmeleri için ey Nebiyy-i zîşânım, sen o kavmin büyüklerinin irşâdına harissin. Bu beyânâtı cenâb-ı Pîr efendimiz Kur’ân’ı tefsîren Hak cânibinden îrâd buyururlar.

Ahmed, gördün ki mülükten bir taife dinleyici oldular, hoş oldun, zîra caiz ki;

Bu reîsler dînin iyi dostu olsunlar; bunlar Arab ve Habeş üzerine baştırlar.

Bu sıyt Basra dan ve Tebük'ten geçsin; zîrâ ki nâs mülûklerinin dîni üzeredirler.

Ey nebiyy-i zîşânım Ahmed, avâm üzerine hâkim olan bir tâifenin senin sözlerini dinleyeceklerini gördün ve onların îmân ve hidâyetlerine tama’ edip, söz dinleyişleri hoşuna gitti. Zîrâ düşündün ki, bu reîsler dînin fâideli dostu olacaklardır. Çünkü bunlar Arab’ın ve Habeş’in hâkimleridir. Bunlar îmân ederlerse, dînin sıyt ve şöhreti Basra ve Tebük şehirlerinden ilerilere de intişâr edecektir. Zîrâ avâm, başlarında hâkim olan kimselerin dinleri ve âdetleri üzerinde yaşarlar.

Bu sebebden sen bir mühtedî a mâdan yüz çevirdin, dar geldin.

Sen bu zikrolunan düşünceden dolayı, bir hidâyet tâlibi a’mâ olan Ümm-i Mektüm’dan yüz çevirdin ve sözünü kestiği için gönlün daraldı.

Zîrâ bu fırsatta, bu mahall-i nüzûl az düşer; sen yarandansın ve senin vaktin geniştir.

“Menâh”, uyku mahalli ve nüzûl mahalli ve develerin yeri ma’nâlarınadır. Burada “mahall-i nüzûl" ma’nâsını vermek münâsibdir. Bu beyt-i şerîfte, lisân-ı Pir ile cânib-i Hak’tan Resûl-i zîşân Efendimizin kasd-ı âlileri tavzih buyurulur. Ya’ni, “Ey nebiyy-i zîşânım! Sen Ümm-i Mektûm’dan yüz çevirmekle demiş idin ki: “Ey Ümm-i Mektûm, böyle reislerin bu mahalle nüzûl edip gelmeleri ve söz dinlemeleri az vâki’ olur ahvâldendir. Bu fırsat içinde senin vaktin geniştir; ne zaman gelsen benim tarafımdan sana ta’lîm-i dîn etmek mümkindir. Zîrâ sen ashâbım zümresindensin.”

Dar vakitte bana mâni' oluyorsun; bunu nasîhat ediyorum, azab ve ceng değil.

Ey Ümm-i Mektûm, bu dar vakitte kavmin büyüklerini iknâ’ ile meşgul iken bana mâni’ oluyorsun. Bunu öfke ve nizâ’ cihetinden değil, sana nasîhat olarak söylüyorum. Bu beyt-i şerîf dahi kasd-ı Risâletpenâhî’yi tavzihtir.

"Ey Ahmed, Hak indinde bu bir kör; yüz Kayser den ve yüz vezirden daha iyidir!"

"Agâh ol, "en-nâsü maddin"i hâtıra getir. Bir ma'den yüz binden fazla olur!"

Bu beyt-i şerîfte, Ebû Hureyre (r.a.)den rivâyet olunan, “Nâs altın ve gümüş ma’de'nleri gibi ma’dendir” hadîs-i şe- rîfine işâret buyurulur. Cânib-i Hak’tan Resûl-i Ekrem Efendimize hitâb olduğuna göre, ma’nâ şudur: “Ey Nebiyy-i zîşân, bu zikr olunan hadîsini hâtırına getir, toz toprak içinde veyâ çamurlara bulaşmış bir altın parçası, gâyet müzeyyen nakışlarla münakkaş ve parlatılmış bir bakır ma’deninden pek ziyâde kıymetdârdır. Binâenaleyh sûret-i zâhirede a’mâ ve pejmürde bir halde bulunan Ümm-i Mektûm, sûret-i zâhireleri süslü ve muntazam olan birçok hükümdarlardan ve vezirlerden daha makbûl ve mu’teberdir. Nazar-ı i’tibâr zâhire değil, bâtınadır!”

“Muhtefî la'l ve akîk ma'deni, yüz binlerce bakır madeninden daha iyidir!”

“Hacmi sagîr olan kıymetli la’l ve akîk taşlan ma’deni, hacimleri büyük olan bakır ma’deninden daha kıymetdâr ve daha makbûldür."

“Ey Ahmed! Burada malın fâidesi yoktur; aşktan ve derdden ve dûddan dolu bir sîne lâyıktır."

“Ey nebiyy-i zîşân olan Ahmed! ind-i İlâhî’de âlem-i kesâfete taalluk eden malın fâidesi yoktur. Ben Azîmü’ş-şân, aşkla ve gönül derdiyle ve âh u vâh dumanıyla dolmuş bir sîne isterim.”

Kalbi münevver bir kör geldi, kapıyı kapama; nasîhatı ona ver ki, nasîhat onun hakkıdır."

"Eğer iki üç ahmak sana münkir oldular ise, mâdemki sen şeker ma'denisin, ne vakit acı olursun?"

“Eğer birkaç ahmak, rüesâyı bıraktı da pejmürde bir körün arkasından koştu diyerek senin efâlini inkâr ederse, sen menba’-ı hidâyet ve cemâlsin; ne vakit acı ve celâlî olursun?”

"Eğer iki üç ahmak sana töhmet koyarsa, ZHak senin için şehâdet verir."

“Eğer birkaç ahmak senin ef âl-i hasenene ve ahlâk-ı şerîfene i’tirâz edip, seni kabâhatli addetmek isterlerse, Hakk senin ahlâk-ı şerîfene (Kâlem, 68/4) kavliyle Kur’ân-ı Kerîm’de şehâdet buyurur.”[8]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)