İllâ tensurûhu fekad nasarahu(A)llâhu iż aḣracehu-lleżîne keferû śâniye-śneyni iż humâ fî-lġâri iż yekûlu lisâhibihi lâ tahzen inna(A)llâhe me'anâ(s) feenzela(A)llâhu sekînetehu ‘aleyhi veeyyedehu bicunûdin lem teravhâ vece'ale kelimete-lleżîne keferû-ssuflâ(k) vekelimetu(A)llâhi hiye-l'ulyâ(k) va(A)llâhu ‘azîzun hakîm(un)
Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkar edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, "Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber" diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, Allah ona yardım eder. Hani o kâfirler, onu Mekke'den çıkardıkları vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bulundukları sırada arkadaşına "Üzülme, çünkü Allah bizimledir." diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan Allah'ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.
Tevbe Suresi 40. ayet, Hz. Peygamber'in hicret esnasındaki ilahi desteği ve müşriklerin çabalarının akamete uğratılmasını konu edinir. Ayet, Allah'ın peygamberine verdiği yardımı, sekîneti ve düşmanların sözünü alçaltmasını vurgulayarak imanın gücünü ve ilahi kudreti ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasr (نصر), düşmana karşı yardım etmektir. Allah'ın kuluna yardımı, onu düşmanına karşı güçlendirmesidir. Ayetteki 'إِلَّا تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ ٱللَّهُ' ifadesi, müminlerin yardım etmemesi durumunda dahi Allah'ın peygamberine yardım edeceğini, zaten etmiş olduğunu vurgular. Bu, ilahi desteğin insan yardımına bağlı olmadığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nasr (نصر), birine karşı galip gelmesine yardımcı olmaktır. Ayetteki 'فَقَدْ نَصَرَهُ ٱللَّهُ' ifadesi, Allah'ın peygamberini düşmanlarına karşı muzaffer kıldığını, onu koruduğunu ve desteklediğini mecazi olarak anlatır. Bu, hicret esnasındaki zorlu koşullarda dahi Allah'ın peygamberini yalnız bırakmadığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كفر), bir şeyi örtmek demektir. Şeriat dilinde ise Allah'ın birliğini, peygamberliğini veya şeriatını inkar etmektir. Ayetteki 'ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟' ifadesi, hakikati örten, Allah'ın peygamberine düşmanlık eden ve onu yurdundan çıkaran Mekke müşriklerini tanımlar. Bu, onların eylemlerinin temelinde yatan inançsızlığı vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfr (كفر), Kur'an'da 'nankörlük' ve 'hakikati örtme' anlamlarında kullanılır. Özellikle Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ve O'nun ayetlerini reddetme durumunu ifade eder. Ayetteki 'ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟' ifadesi, sadece inançsızlığı değil, aynı zamanda Allah'ın peygamberine karşı gösterilen düşmanca tavrı ve nankörlüğü de kapsar. Onların peygamberi çıkarmaları, bu küfrün somut bir tezahürüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ğar (غار), dağdaki oyuk veya kovuktur. Ayetteki 'إِذْ هُمَا فِى ٱلْغَارِ' ifadesi, Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir'in müşriklerden gizlenmek için sığındıkları Sevr Mağarası'nı belirtir. Bu, hicretin kritik bir anını ve ilahi korumanın tecelli ettiği mekânı işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ğar (غار), dağda bulunan geniş oyuktur. Kur'an'da bu kelime, özellikle Hz. Peygamber'in hicret esnasında sığındığı yer olarak geçer. Ayetteki kullanımı, o anki tehlikeyi ve Allah'ın peygamberini bu tehlikeden nasıl koruduğunu vurgular. Mağara, ilahi himayenin sembolü haline gelmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sekînet (سكينة), kalbe inen huzur, güven ve sükûnettir. Allah'tan gelen bir rahmet ve manevi destektir. Ayetteki 'فَأَنزَلَ ٱللَّهُ سَكِينَتَهُۥ عَلَيْهِ' ifadesi, Hz. Peygamber'in ve Hz. Ebû Bekir'in mağarada yaşadığı korku ve endişe anında Allah'ın onlara manevi bir dinginlik ve güven duygusu verdiğini gösterir. Bu, ilahi yardımın sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir boyutunun da olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sekînet (سكينة), kalbin yatışması, korkunun gitmesi ve güvenin gelmesidir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın peygamberine ve arkadaşına indirdiği sekînet, onların zor anlarında kalplerini teskin eden, onlara güç ve sabır veren ilahi bir lütuftur. Bu, onların imanlarını pekiştirmiş ve tehlike karşısında metanetli olmalarını sağlamıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ulüvv (علو), yücelik ve üstünlük demektir. Ayetteki 'وَكَلِمَةُ ٱللَّهِ هِىَ ٱلْعُلْيَا' ifadesi, Allah'ın kelimesinin, yani O'nun dininin, hükmünün ve vaadinin, inkar edenlerin sözünden ve çabalarından her zaman daha üstün ve galip geleceğini vurgular. Bu, İslam'ın nihai zaferini ve ilahi iradenin mutlak üstünlüğünü ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ulüvv (علو), mertebe ve şeref bakımından üstün olmaktır. Ayetteki 'ٱلْعُلْيَا' kelimesi, Allah'ın kelimesinin, yani O'nun dininin ve mesajının, hiçbir beşeri gücün veya ideolojinin üzerine çıkamayacak kadar yüce ve güçlü olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın dininin evrensel ve kalıcı üstünlüğünü simgeler.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İllâ tensurûhu fekad nasarahu(A)llâhu iz ahracehu-llezîne keferû sâniye-sneyni iz humâ fî-lâri iz yekûlu lisâhibihi lâ tahzen inna(A)llâhe me’anâ feenzela(A)llâhu sekînetehu aleyhi veeyyedehu bicunûdin lem teravhâ vece’ale kelimete-lleżîne keferû-ssuflâ vekelimetu(A)llâhi hiye-l’ulyâ va(A)llâhu azîzun hakîm(un) Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/40)
Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;
Diyanet Meali:
9.40 - Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, "Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber" diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
9.40 - Eğer siz ona yardım etmezseniz biliyorsunuz â Allah ona yardım etti: o küfr edenler onu çıkardığı sıra ikinin biri iken, ikisi ğârdeler iken ki o lâhzada arkadaşına «mahzun olma çünkü Allah bizimle beraber diyordu, derken Allah onun üzerine sekinetini indirdi. Onu da görmediğiniz ordularla te'yid buyurdu da öyle yaptı ki o küfredenlerin kelimesini en alçak etti, Allahın kelimesi ise en yüksek o, öyle ya Allah bir azîz hakîmdir.
Bu ayet-i kerîme’de de görüldüğü gibi gök ordularından bahsedilmektedir. Yedi arz hadisinde bahsedildiği gibi. Peygamberimiz bu arzlarda da “sizin Peygamberiniz gibi bir peygamber vardır” ifadesi ile aynı konunun Muhammediyyet sevr garı hadisesinin oralarda da yaşandığını ifade etmektedir. Tabii ki bu konu bir anlayış meselesidir. Herkesin kabul etmesi diye bir hususu yoktur. Ancak gerçek budur.[40] T.B.
“Gar-ı Sevr” Sevr mağarası hakikati
Hz. Muhammed (sav) ile Ebubekir sıddık R.A. Hazretlerinin girdikleri o mağara gizlenebilecek gönül mağarasıdır, orada korkulmaz.
Cenab-ı Hakk; Kur’anı Keriym Tevbe 9/40 ayetinde,
اللَّهَ مَعَنَاعلا تَحْزَنْ إِنَّ
“la tahzen innellahe meana” mealen, “mahzun olma Allah bizimledir” diyordu.
Allah’ın kendileriyle birlikte, Hz. Rasulüllah da zatıyla mevcud olduğunu bildirmiştir. Zararlı nefsi güçlerden korunmak için bir müddet “gönül mağarasında” gizlenmek gerekmektedir.
Dışarıda ise, iki aciz varlık onları korumuştur, ki bunların biri örümcek, “yer ehli” diğeri de, güvercin “gök ehli”dir.
Her ne kadar bunlar zahiren “nefs-i emmare” hükmünde iseler de, onlarda bulunan zati tecelli dolayısıyla zararları değil faydaları olmuştur.
İşte sen de Rabb’ınla gönül mağaranda gizlenirsen ne gök, ne yer ehlinden kimse sana kötülük yapamadığı gibi, yardımcı da olurlar.
“Sevr”in rakkam değeri:
() “se” 500
() “vav” 6
() “rı” 200 = 500 (500+6+200) = 706 eder, ki bunun da toplamı (7+0+6)=13 tür.
Burada da Hakikat-i Muhammedinin tesiratı açık olarak görülmektedir.[41]
Bağlantısı olması bakımından Esmâ’ül Hüsnâ fütuhat ve tecellilerinden ilgili bölümü buraya alıyoruz.
(صر) “Sr-Sır” ve (جد) “Cd-Ced-Cet” Bunlar Türkçe ifadeler olarak karşılık bulmaktadır. A-rapça da yani hakikat yönü ise (سر) “Sr-Sır”ın içinde (س) “Sin” İnsânı Kâmil ve Rubûbiyet vardır. Efendi Babamın bu sırrı Rubûbiyet-Rabbi Hass (13) yönünden (سلام) “Selâm” esmâsıdır. Bunuda kendisi açıklamıştı. “CD” bu hakîkatleri “CD” ye aktararak bâtınında “DC” doğru akım kullanan bilgisayar ve telefonlardan gönülden gönüle aktarmaktadır.
Sayısal ifadeler ise; (ص) Sad: 90, (ر) Re: 200, (ج) Ce:3, (د) De: 4 dür. Toplamı ise; 200+90+3+4= 297 dir. Bu sayı Rasûl sayısal değeri olduğu gibi, 97+2= 99 Esmâ’ül Hüsna’dır. 97-2= 95 dir.. (95) Tin Sûresi ve (40) Hakîkat-i Muhammedi sayısı çıkınca kalan sayı (55) (مَتِين) “Metin” dir.
Esmâ tecellisi bölümünde Efendi Baba’mın kitapları ile Nusret Babam (r.a)’in kitaplarını bağdaştıramıyan bir zâhiri Nusret Bey vardı.
(سر) “Sır” arapça değeri “260”dır. (26) Museviyet dairesinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur.
Nasıl ki Mûsâ (a.s.) 8 ve 9. Levhler, Nûr-Hüda veya Rubûbiyet-Kudret levhalarını kavmine açıklamadıysa, Nusret Babam (r.a.) “necat-velayet-hamd-sayı sistem, bünyesinde olduğu halde bunu Tûr sûresinin hakîkatte açıklayıcısı olan Efendi Babam açıkladı ve açıklamaya devam etmektedir. (Nusret Babam gemici olduğu halde, nuh-necattan bahsetmiş midir? Fetih-Nasr sûresi içinde Rabb-inin Hamd’i vardır. Hamd hakikatlerinden bahsetmiş midir?)
(صر) Türkçe yazılmak ile beraber (290) sayısı ile hakîkat mertebesini de içinde barındırır. (29) 28 mertebenin yakîn halinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur. (29) Ankebut-Örümcek sûresidir. Bunu şartlanma, vehim ve hayalle anlamak mümkün değildir. Nakşilik tarikatının hakîkatı olan Ebu Bekir sıddık hazretlerinin Bekriyye hakîkatine vakıf olmak lazımdır.
Bu sevr mağarasında Resülûllah Efendimizin Ebu Bekr (r.a.) an efendimize İsmi Celâl olan Allah (c.c.) isminin telkinidir.
Bu sır, Sevr (ثور) hakîkatidir. Aradan velayet (و) “Vav” alınınca kalan (ثر) Türkçe yine sırdır. Burada Ebu Bekir (r.a.) efendimiz… 2 nin ikincidir. “Nur” esmâsı sayısal değerlerinde ne bulunmuştu. 52-54-56-58 dir. Yani çift sayılar bunu aslı çiftlikteki birliktir.
Aslında burada Efendimiz (s.a.v.)’in risâlet hakikatını fenafillah mertebesinden kendi bünyesinde bulunan velâyet hakikatini ayna olan velayet hakikatine aktarmasıydı.
İşte yolumuzda bu mertebeden olan (ثر) “Sır”dır. (ث) “Se” Sevb-Elbise ve Senâ sırrının Necdet babama aktarılması idi aslında “Nusret-zafer-Fetih” aynasından bu yansımaktaydı. Mü’min Mü’minin aynasıdır hakîkati açılmıştı. Burada sayısal değer; 500+200= 700 ve 6 (706) olmaktadır. (76) Nusret Babamın dünyada kalma süresidir. Toplamı “13” tür. Birde bunun (ث) “Se” harfinde 3 noktası vardır. 76+3= 79 dur… Hayret ki hayret…
İlk hesaplanan sayısal değer; (صر) “Sr-Sır” 290, İkinci hesaplanan asıl sayısal değer (سر) “Sır” 260 ve son değer, Sevr (ثور) 700+6+3 tür. Son değer görüldüğü gibi “700” (ز) “Zel” harfinin sayısal değeridir. “Zevâl” dir. 63 ise efendimizin bu dünyada kalma süresidir. Zevâl aynı zamanda kemâl yani “Bekâbillah” süresidir. 63 yaşında bu mertebeden velâyet Hazreti Ebu Bekir’e intikal etmiştir.
Bu konuda oluşan istişare ve tefekkür maili buraya alıyoruz.
Konu: NEFS VE AKL
Hayırlı sabahlar Hocam; nasılsınız? Siz ve aileniz için Cenab-ı Hakk'tan sağlık ve afiyet temenni ederim.
Zuhuratları gönderme vakti gelmiş bulunmakta Allah'ın izniyle…
Sağlık deyince ve nimet deyince şu anda müşahede ile yakinen anladığım en önemli sağlık konusu bize verilmiş akıl diye düşünüyorum. Günlük işler için kullanılan basit akıl için dahi bu böyledir. Fakat asıl kastım yüksek kapasiteli akıl, kişiye kendini ve kim olduğunu ve dahi rabb-ini bilmesini sağlayan akıldır. Aklı küllün yardımını alan akıldır…
Yıllar önce içinde bulunduğum bir tarikatta; sen aklını çok kullanıyorsun, aklını bırakmazsan olmaz dediler. Çok düşündüm o zaman. Akıl bırakılmaz, akıl önemli dedim kendi kendime. Şimdi anlıyorum ki isabet etmişim, Allah (c.c.) doğruyu ilham etmiş…
Akıl o kadar önemli ki nefs terbiyesi dahi aklın, akl-ı meadın açığa çıkması ve kuvvetlenmesi için yapılıyor. Alt seviyelerde gezinen nefs alt seviyelerde düşünmeyi sağlıyor. Nefs ve akl arasında doğrudan bağ var. Nefs ve duygular arasında bağ var…
Terzi Baba duyguları bırakmaktan söz ediyor. Bir kaç sohbette ise duyguların İlahi olana çevrilmesinden söz ediyor. Nefsin terbiye edilerek bu kıvamda yaşamını sürdürmesi duyguları ilahi olana çeviriyor, aklı dahi ilahi olana yükseltiyor. Nefs, duygu ve akıl dönüşüyor, yükseliyor. Anladım ki; nefs terbiyesi akla ulaşmak için yapılıyor.
Hakk bir hakîkati sadece tek alanda, tek konuda değil, aynı sistemi birçok yerde birden göstermiş. Misal insan bedenidir… Tıp ilminde gelinen nokta, bağırsak florası düzeltilirse, buradaki kötü bakteriler azaltılıp, iyi bakteriler çoğunluk olup, hakimiyeti ele alırsa, psikoloji ve beyin sağlığı yerinde olur diyorlar ve beden sağlığıdır. Aynı sistem… Nefsin alt seviyeleri düzeldikçe sağlık başlıyor. Hem fizik bedende, hem duyular âleminde, hem akl seviyesindedir…
Bunları düşündürdü bazı gözlemlerim bu sabah. Nefs, ruh ve akl… Birbirinden bağımsız değil, biri diğerinin önünü açıyor yada tam tersi kapıyor. Ve hakiki akla ulaşmanın yolu nefsten geçiyor. Yolumuzdaki sistemin sağlamlığı net bir şekilde bir kez daha böylece gözler önüne geliyor...
Diğer maille, zuhuratları ayrıca göndereyim.
Düşündüklerimi anlatmak istedim. Yanlışım varsa bilmek istedim. Sizi yormuş olmam, İnşallah…
Konu: Ynt: NEFS VE AKL
Hayırlı Günler Te… Te… Hanım Kardeşim, Bizler şimdilik iyi sayılırız... Sizlerde iyisinizdir. İnşeallah...
Yazdıklarınız güzel olmuş... Elinize gönlünüze sağlık... Cenâb-ı Hakk nicelerini nasip etsin. İnşeaallah...
Böylelikle fikri sahadaki perdelerde açılmış olur. Bahsettiğiniz yerdeki kişilerin sahası bellidir. Hayali ve vehimi teslimiyetçilerdir...
Bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v.) Vahidiyet sırrırını sevr (aradan vav alınınca Sır kalır, ama bu sır "Pelte" olduğu için Sena-Övgü ve Sevb-Elbise" sırrıdır) mağarasında kapalı alanda vermiştir (Allah (c.c.) lafzı)... Ama orada bir yılan gelir ve Hazreti Ebubeki'ri ayağından ısırır. Anlatılır bu yılanın ataları anlatmış, buraya kainatın sevgilisi gelecekmiş, nasip bu yılanaymış. Hazreti Ebubekir ayağını koyunca ısırmış ve zehrini akıtmış. Ve daha sonra bu haraketinden dolayı özür dilemiş.
Ama hiç bir yerde bu işin hakîkati neydi, bu niçin olmuştu denilmez... Cenâb-ı Hakk Resülullah'ı ve ikinin ikincisini güvercin (heva) ve örümcek (şartlanma) hayvanlarından korurken niye bir yılana bu işi için müsade edilmişti. Ve Mi’rac hadisesi gerçekleşmiş, Ebubekir, Ebubekir sıddık olmuş yani tasdikçi, Fenafillah makamındaydı.
Yılan Museviyet aklı idi. Nasıl ki Mûsa (a.s.) asasını yere bırakınca ejderha suretine dönüşmüş ve şaşırıp korkmuştu. İşte burada yılan aklı ve ayak nefsi temsil etmektedir. Bir anlık akıl ile hareket nefsi acıtmaktadır... Bu zehride ancak kaynak olan temizleyip iyileştirebilir. Burada yanlış anlaşılmamaya mahal vermeme için bir açıklama yapalım, Hazreti Ebu Bekir nefsi, “nefsi nefis”tir. Kendi yok ki acı olsun, bu bizler için üstünde düşünülmesi gereken bir hadisedir.
İşte Mi’raca çıkarken Cebrail'i (aklı) Efendimiz Sidret'ül Müntehada bıraktı. Ve Yanarsam ben yanayım. Dedi... Belirli bir yere de gelinince aklı küllü terk edip aklı evvele ulaşmak lazımdır.
Selâmlar, Hoşça Kalın...[42]
Bir başka yorum;
9/40. “Eğer siz ona yardım etmezseniz, biliyorsunuz ya, o küfredenler onu çıkardıkları sırada mağarada bulunan ikinin biri iken Allah ona yardım etmişti ki, o, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!» diyordu. Bunun üzerine Allah ona ma’nevî güç ve huzur verdi, onu görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin kelimesini en alçak etti. Allah'ın kelimesi ise en üstün olandır. Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir.” Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz Hicret ederken gelen bu âyet bilinen bir hâdisenin özel bir yönünü anlatmaktadır.[43] “Yâr-ı Gar” mağara dostu mağara arkadaşlığı denilen bu âyet günümüzde “Nakşibendi” târîkatı olarak anılan oluşumun ilk temelinin atıldığı “Ebu Bekir” efendimize atfedilen Bekriyye ile ilgilidir. Hazreti Ömer’e ithâf edilen “Ömeriyye”, Hazreti Osman’a ithâf edilen “Osmaniyye-Nûrbahşiye” ve Hazreti Ali’ye ithâf edilen “Aliyye-Alevi” dir. Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a dayanan târîkat oluşumları günümüze ulaşamamış, diğer târîkatların bünyesi içine dâhil olmuştur.
Âyet (işaret) sayısal ifâdesi “40“tır. 40 harfsel ifâdesi (م) “Mim” Hakîkât-i Muhammediye içinde 13 sayısal ifâdesi bulunmaktadır. Bu Sıfât/hakîkât/fenâfillâh mertebesi ifâdesidir. Sûre (sûret) sayısal ifâdesi “9“dur. (9) Esmâ/târîkat mertebesidir. (13) ve (9) yan yana geldiği zaman bu ifâde 139 sayısı ile (مُحَمّد) “Muhammed” isminde ma’nâlanmaktadır. Zât/marifet/bekābillâh ifâdesidir. Târîkat mertebesinin sûreti, yani yolun gidişin-revişin sûreti aslı bir olan Vahid’dir. Yani birlerin, tekrarıdır. Hangi târîkat olursa olsun burada son bulur. Ben söylemiyorum, sûreden sayıda çıkan harfsel ma’nâ bunu söylüyor. Hakîki ma’nâda yapılan tevbe sureti, tevbeyi nasuhtur. Bu tevbenin bir daha geriye dönüşü yoktur. Bu tevbeden dönenin de bir daha, Hakk kapısına gelmeye mecâli olmaz. Esmâ/târikat mertebesini yani tüm târik ve yolları bir eden, aynı zamanda “Esmâ-i İlâhiyyeyi” bir etmiştir. “Esmâ-i İlahiyyenin” aslı (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Sayısal değeri 67=13 tür. 6 zâti sıfât ve 7 sübût-i sıfâtın, aynası da 40 sayısal değerli olan Hakîkati Muhammediyedir. 13 (Hakîkât’ül Ahadiyet’ül Ahmediye) 40 (Hakîkat-i Muhammediye) yansır. (13+40)= 53 tür. İşte (أَحَد) Ahad’a taayyün (م) “Mim”i eklenince (أَحمَد) Ahmed olur ifâdesi burada yerini bulur. “53” (سورة النجم) “Necm suresi” bilindiği gibi “18 âyeti” (مِراج) mi’rac âyetidir. Âyet (işâret) ile yolumuzda 40 dersi tekmil târik bitirmek demek budur. Cümle târîkleri yani yolları bir edip, Fırka-i Naciye ehli olduktan sonra (مِراج) mi’rac derslerini bitirip, Zât/marifet/bakābillâh ile Halk arasına dönüp, Kâmil İnsân olarak Halk ile Hakk’a sefer yapmaktadır. Bu görüldüğü gibi sürekli mi’rac hâli olmaktadır.
Bu mağarada Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Hafi” gizli olarak (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfza-i Celâl’ini Hazreti Ebû Bekir Sıddıka telkin etmiştir. Onun için gizli ve tefekkür yönü az ve kapalı olarak devâm eder. Râsûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hazret-i Ali’ye ise açık bir ortamda (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid-i telkin etmiştir. (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfzı kelimedir. Ama (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, kelime olarak isimlensede cümledir. Aslında Cümle-i tevhiddir.
12 ziyâ-nûr’lu yıldızı ve yaldızlı bölümde noktadaki yıldızda (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi vardır. (ا) “Elif”te 12 zâhiri bir bâtini noktadan oluşur. Bu 13. noktada ki (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi, Hazreti Muhammed (s.a.v)’in Rabb-i Hassı olan (اللّهُ) Allah (c.c)’dır. Asaleten ona aittir. 12 yıldız, 12 noktanın kişi neresinde bulunuyorsa, kişinin hayâlinde ki (اَللهُ) Allah (c.c) kıblesinde görür. 12. noktaya ulaşmış olan İnsân-ı Kâmil mertebesini, Kâmil İnsân olarak ikmâl eden kişi de İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakînliği hangi mertebede ise sırası ile rû’ya, müşâhade ve yaşantısında Allah’ı kıblesinde görür. Yazılanlardan anlaşılacağı üzere (an) içinde bulunulduğundan kişi nerede ise her an kıblesinde olan (اَللهُ) Allah (c.c.)’dır. Ama anlayış, idrâk, gaflet, zan neredeyse o şekildedir.
(10X13)= 130 dur. (130) (ع) “Ayın” ve (س) “Sin” harflerinin birleşimi ile (عيسي) “Îsâ” yani gören insândır. Kıble’sinde Allah’ı asaleten gören Hazreti Muhammed (s.a.v) dir. Diğer Rasûl, Nebi, İnsân-ı Kâmil ve Kâmil İnsân lar ise vekâleten Allah esmâsının müşâhade ve tecellisi oluşmakta, asaleten bu 13 te oluşan tecelli ile Cenâb-ı Hakk (c.c) tarafından (اللّهُ) Allah (c.c) esmâsı bünyesinde bağlı bulundukları Rabb-i hass denilen, özel esmâsı kıblesinde hayâl-i hakîki olur.
(18X13)= 234 dir. (234+67)= 301 dir. Aradan sıfır alınınca oluşan sayı (31) dir. (31) in sayısal ifâdesi, harfsel olarak (ال) “El” idi. (سورة الفتح) “Fetih Sûresi” 10. âyetinde tutulan elin hakîkatte (اَللهُ) Allah (c.c)’ın eli olduğu ifâde edilmektedir. Nasıl ki Kâbe-i şerif tavaf edilirken, Hacer’ül esved (اَللهُ) Allah (c.c)’ın remzi olarak sağ el ile selâmlanırsa, namazda sağ ve sol el kaldırılmak ile “Gönül Kâ’besi” yâni Hakîkat-i Muhammedi selâm’lanmaktadır. Sağ ve sol avuç içinde “18” ve “81” sayısal ifâdesinin toplamı (18+81)= 99 dur. (99) varlığında bulunan “Esmâ-i İlahiyye” ile (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsı ve bünyesinde bulunan (هُ) Hu yâni Zât-ı selâmlanır. (301) sayısının başka bir bağlantısı, işyeri telefonumun başında bulunduğumdan araştırdığımdan bilmekteyim. Kûr’ân-ı Kerim’de bulunan 7 tane (حم) “Ha-Mim” ile başlayan sûrenin sayılarının toplamıdır. (40+41+42+43+44+45+45+46)= 301 dir. (حم) “Ha-Mim” sayısal değeri (ح) Ha:8, (م) Mim: 40, (40+8) = 48 dir. (48X7)= 336 dır. 3. (حم) “Ha-Mim” Şûrâ sûresi 2. âyette (عسق) “Ayın, Sin, Kaf” ifâdesi ile de (7+1 veya 1+7) ile 8. Hurufu mukatta harfi vardır. Gören insânın kudretidir ve gören insânın, (قُرَّةَ عْيُنٍ) “Kurret’ül Aynı” Göz nûru olan namazdır. Sayısal değeri, (ع) Ayın: 70, (س) Sin: 60, (ق) Kaf: 100, (70+60+100)= 230 dur. İşte gözümün nûru namaz da kılındı ifâdesi bu âyette bulunmuş olur. Bu ifâdenin devâmı 3 seyr ile (س) “Sin” harfinin, 3 nokta (…) alarak (عشق) “Şın” harfine dönüşmesidir. İfâde (عشق) Aşk, ışk, ışık, nûr’a dönüşür. Gözümün Nûr’u Aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Rabb-im her birerlerimize de (عشق) “Aşk” makamınının ışkını-nûrunu nasip etsin. İnşeallah.
(ش) “Şın” harfinin sayısal değeri 300 dür. Sayısal ifâde, (70+300+100)= 470 dir. Şimdi tüm sayısal ifâdeleri bir araya getirirsek, (130+301+230)= 661 dir. 66+1= 67 dir. “67” (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsının sayısal değeridir. (1) “Elif” ifâdesinin ayrı olması ise (اَللهُ) Allah (c.c.) ifâdesi içinde gizli bulunan (ا) “Elif”in lâfzen okunmasıdır. (130+301+470)= 901 dir. Aradan sıfır alınırsa “91”dir. “91” (سورة الشمس) Şems-Güneş sûresinin sayısal değeridir. Hakîkat-i İlâhi güneşi ve İlâhi benliktir. “91”in tersi “19”dur. “19” ise İnsân-ı Kâmil’in şifresi ve “19” (مِراج) mi’râc âyetidir.
(عشق) Aşk, ışk, ışık, nûra dönüşür. Gözümün nûru aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Bunu biraz daha açıklamak lâzımdır. (عشق) Aşk ifâdesinde (ع) Ayın ve (شق) (Şın-Kaf) Görme ve Şakk, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) “Şakk’ül Kamer” iki kısma ayrılırsa, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) Şakk’ül Kamer[44] mûcizesi gerçekleşir. Ay, yani nûr ikiye ayrılır. Yani (م) Mim harfi ikiye ayrılır. İki Mim (مم) ile Hakîkât-i Muhammedi oluşur. Bir başka ifâde ile Âşık ve Ma’şûk oluşur. (عشق) Aşk ifadesi 5 nokta (…..) ve 3 harften oluşur. Görüldüğü gibi sayısal ifâde (53) tür. “53” (أَحمَد) Ahmed sayısal ifâdesi ile (حُبْ) Hubb edilen, Küntü Kenzen yani gizli hazînedir. (عشق) Aşk (أَحمَد) Ahmed, (أَحمَد) Ahmed (عشق) Aşk’tır.
Yolumuza kaldığımız yerden devâm edersek, (اَللهُ) Allah (c.c.) kelimesi, Kelime-i Tevhid içinde ikinin ikincisi olarak bulunmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, nefy ve ispat kısmından oluşmaktadır. (اَللهُ) “Allah” (c.c) kelimesidir. Bu cümlenin tamamı Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Risâletten oluşan (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah”tır.” (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” bu işin urûc tarafı, (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeder Rasülullahta nüzûl tarafıdır ve bu ifâde görüldüğü gibi üç kelimeden oluşur. Ferdi Selase denilen üçlü ferdiyet hâlidir. (اللّهُ) Allah (c.c) “Zât), (رَسُولُ) Resûl (İrade) ve (مُحَمّد) Muhammed “Lafız-Söz” olan Cevam’ul kelâme yâni kelimelere-isimlere Câmi olan isimdir. Urûc hâli yani Hakîkât/fenâfillâh hâli tamamlanmazsa, nüzûl Marifet/bekābillâh hâlinin tamamlanması mümkün değildir. İki ayaklı merdiven düşünelim, bu merdivenle önünde set-engel olan bir yer aşılacaktır. Bunun en üst noktasına çıkmadan, buraya tam tepe noktasını aşıp diğer taraftan aşağı inmek mümkün olabilir mi? Hazreti Ali’ye telkin edilen (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid Kelimesi-Cümlesi içinde Allah ifâdesi vardır. Rûhânî yol izleyip (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı ile 5 hazret mertebesi üzere rûhânî seyri eğitimi gözüksede, yolumuz yolların nihâyetidir diye ifâde edilsede, Cemâl-i eğitim veren bu târîkatta, Celâl-i denilen nefs eğitimi eksik olduğu için, çalışmalar bırakıldığı zaman başa dönme tehlikesi vardır. İşte onun için Şah-ı Nakşibend hazretleri, Celâl-i yol izleyip, “7 Nefis” mertebesi ile (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ” Kelime-i Tevhid lâfzını bâtinen (اَللهُ) Allah (c.c) lâfzını da zâhiren ifâde eden Kadiri târîkatı önderi Abdülkadir Geylani hazretlerinden ma’nevî yardım almıştır. Yolu “hafî” zikir üzere olduğundan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, “Kelime-i Tevhid” zikrini mide boşluğunda nefesi haps ederek ve sayıyı (21)’e kadar çıkarmak üzere “Nefy İspat zikri” denilen sistemi Nakşibendî yoluna getirmiştir. Yalnız burada şu durum oluşmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid zikri Cehri yâni seslidir. Kâlb, Rûh, Sır, Hafî, Ahfâ letâifleri (Lâtif esmâsı) üzere yapılan (اَللهُ) Allah (c.c) zikri (5) Hazret mertebesidir. Bu anlayışta, (5) hazret mertebesinin bugüne gelişi, Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât mertebeleri vardır. Tevhid-i Esmâ ve İnsân-ı Kâmil mertebeleri eksiktir. Kimseyi eleştirecek hâlimiz ve durumuz yok, bu yolların hepsi bizimdir. Hazreti Ebûbekir’e verilen (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı (5) hazret mertebelidir. Bunun ma’nâsı ile birlikte verilmiştir.
İşte bu iki yol Celâl ve Cemâl üzere birleştiren (12) esmâ üzerine ders yapan Âlî’yye ve Âlevi târîkatlar bu eğitimi hakîki ve gerçek ma’nâda verebilir. Bu yol (عشق) Aşk üzere bir eğitim verebilir. Oyüzden “Şuttâr” târîki denmiştir. Yalnız buna da dikkat etmek lâzımdır. Bu eğitimi veren yolun başındaki kişide, Ârif, Ârifibillâh ve Kâmil İnsân denilen vasıflar var mıdır? Çok iyi araştırıp, tetkik etmek lâzımdır.
Hazreti Muhammed (s.a.v), Hazreti Ebûbekir’e bu mağarada “lâ tahzen innallâhe meanâ” “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Dışarıda mağara önünde oluşan güvercin yuvası ve örümcek ağı karşısında müşrikler burada olamaz diyerek. Kendi vehim, hevâları ve şartlanmaları kendilerini yanılttı. İşte sâlikin bünyesinde hicret hâli oluştuğunda ve Zât-i tecelli mertebesi olan Mekke’den, Esmâ-Sıfât tecellisi olan Medineye Hicret’inde bir vakit gönül mağarasına sığınmak lâzımdır. Risâlet mertebesinden, sıddıkıyet mertebesine (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celâl-i harfi nidâsız olarak verilir. Bunun uzantısı olan Medine’ye ulaşma hâlinde ”Bedri Münir” deniler, Nûrlu Ay’a, Hakîkat-i Muhammediye’ye ulaşılır.
Kelime-i Tevhid, 12 harften oluşmaktadır, Kelime-i Risâlet ise tamamı 17 harftir. Toplamı ise (29) dur. 29. Sûre (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir.” (29) “28” mertebenin yakîn hâlidir. Arap alfabesinde “28” harf vardır. (ﻻ) Lâmelif harfi ile bu sayı “29”a ulaşır. “Lâ tahzen” korku yok derken, “Tah”, Hamur ve “Zen” Kadın demektir. Bulunduğumuz yerde nefsin hamuru yoktur, Akl-ı küllün hamuru, Kelime-i Tevhid’in (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, hamuru olan (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celal-i var, onun için bize korku yoktur, demektir. Çünkü (ﻻ) “La” (ال) “El”e dönüp bütün yokluğu bünyesinde alan vara, Nefs-i küllü ihâta eden Akl-ı Külle dönüşmüştür. İşte gönül kuşu aşk ile havalanır ve “28” harfi yakîn nûru ile “29”a tamamlanırsa şartlanmalardan kurtulur ve Cevâm’ül Kelim olan Rasûlullah (s.a.v.) efendimizden nûrunu alır ve kelimelere câmi olmanın idrâk ve fehmi ile kelimeleri-isimleri kullanabilir. Kullanılırsa (ذَنْ) “Zen” ve (كُنْ) “Kün” birleşir. Gönül mağarasında “Küntü Kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazineydim sırrı açılır. Hafi gizlinin gizlisi demektir. Bu da Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin bâtın da olan ismi (هُ) “Hu” dur. Burada oluşan ve tecellinin neş’e ve ma’nâlanmasının açılımını okuyucuların idrâkine bırakarak yolumuza devâm edelim.[45]