Keyfe yekûnu lilmuşrikîne ‘ahdun ‘inda(A)llâhi ve'inde rasûlihi illâ-lleżîne ‘âhedtum ‘inde-lmescidi-lharâm(i)(s) femâ-stekâmû lekum festekîmû lehum(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e)
Allah'a ortak koşanların Allah katında ve Resulü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.
O müşriklerin Allah katında ve Resulü katında herhangi bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescidi Haram yanında antlaşma yaptıklarınız var ki, bunlar size karşı doğru durdukça siz de onlara doğru olun. Allah (hainlikten) sakınanları elbette sever.
Tevbe Suresi'nin 7. ayeti, müşriklerle yapılan antlaşmaların geçerliliğini sorgularken, Mescid-i Haram civarında yapılan özel antlaşmalara dikkat çekmekte ve ahde vefanın önemini vurgulamaktadır. Ayet, 'ahd' ve 'istikamet' kavramları üzerinden ilahi adalet ve müminlerin ahlaki sorumluluklarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şirk (شِرْك), iki veya daha fazla şeyin bir araya gelmesi, ortak olması anlamına gelir. Kur'an'da ise Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmek anlamında kullanılır. Bu ayette 'müşrikîn' kelimesi, Allah'ın birliğine inanmayan ve O'na ortak koşanları ifade eder ve bu kişilerin Allah katında bir ahde sahip olamayacakları vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramını Kur'an'ın temel kavramlarından biri olarak inceler. Şirk, tevhidin zıddı olup, Allah'ın mutlak birliğini ve egemenliğini reddetmek anlamına gelir. 'Müşrikîn' ise bu inancı taşıyanlardır. Ayette, müşriklerin Allah ile bir ahdinin olamayacağı belirtilerek, onların tevhid inancından sapmış olmaları nedeniyle bu tür bir ilişkinin imkansızlığına işaret edilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ahd (عَهْد), bir şeyi korumak, gözetmek ve ona bağlı kalmak demektir. Aynı zamanda bir sözleşme veya antlaşma anlamına gelir. Bu ayette 'ahd', müşriklerle yapılan ve Allah katında geçerliliği olan bir antlaşmayı ifade eder. Ayet, Mescid-i Haram civarında yapılanlar hariç, müşriklerle yapılan antlaşmaların güvenilmezliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ahd, bir şeyi korumak, gözetmek ve ona bağlı kalmak anlamındadır. Aynı zamanda bir sözleşme, taahhüt veya yemin anlamına gelir. Kur'an'da genellikle Allah ile kulları arasındaki veya insanlar arasındaki karşılıklı yükümlülükleri ifade eder. Ayetteki 'ahd', müşriklerle yapılan ve belirli şartlara bağlı olan bir antlaşmayı belirtir; bu antlaşmanın Allah katındaki değeri sorgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ahd' kelimesinin Kur'an'daki kullanımını geniş bir perspektiften ele alır. Ahd, sadece bir sözleşme değil, aynı zamanda bir sorumluluk ve yükümlülük anlamı da taşır. Bu ayette, müşriklerin ahde vefa göstermemeleri nedeniyle, onlarla yapılan antlaşmaların güvenilirliğinin sorgulandığı ve müminlerin ahde bağlılıklarının öneminin vurgulandığı belirtilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mescid-i Haram, hürmet edilen, dokunulmaz kılınan mescit demektir. 'Haram' kelimesi, bu mekanın kutsallığını ve orada belirli yasakların (avlanma, savaşma vb.) bulunduğunu ifade eder. Ayette, Mescid-i Haram'ın yanında yapılan antlaşmaların özel bir statüye sahip olduğu ve bu antlaşmalara riayet edilmesi gerektiği belirtilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mescid-i Haram, İslam'ın en kutsal mekanlarından biridir ve Kabe'yi çevreler. 'Haram' vasfı, bu mekanın dokunulmazlığını ve orada işlenen günahların veya yapılan iyiliklerin kat kat karşılık bulacağını ifade eder. Ayette, bu kutsal mekanın yakınında yapılan antlaşmaların, diğer antlaşmalardan ayrı tutularak özel bir öneme sahip olduğu vurgulanır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İstikamet (اِسْتِقَامَة), doğru olmak, dürüst olmak, bir yolda sabit kalmak anlamına gelir. 'İstakâmû' fiili, bir konuda sebat etmek, doğru ve adil davranmak demektir. Ayette, müşriklerin müminlere karşı 'istikamet' göstermeleri, yani antlaşmalarına sadık kalmaları ve dürüst davranmaları şartına bağlanır. Bu durumda müminlerin de onlara karşı aynı şekilde davranması emredilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kavm (قَوْم) kökünden türeyen istikamet, doğru yolda olmak, eğrilikten uzak durmak ve adaleti gözetmek anlamlarını içerir. Ayetteki 'istakâmû' fiili, müşriklerin antlaşma şartlarına uygun, dürüst ve adil bir tutum sergilemeleri durumunu ifade eder. Bu, müminlerin de onlara karşı aynı şekilde davranmasının bir ön şartı olarak sunulur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'istikamet' kavramını Kur'an'da ahlaki bir erdem olarak ele alır. Doğruluk, dürüstlük ve ahde vefa gösterme anlamlarına gelir. Bu ayette 'istakâmû' fiili, müşriklerin antlaşmaya bağlılıklarını ve dürüstlüklerini ifade eder. Müslümanların da bu dürüstlüğe karşılık vermesi gerektiği belirtilerek, karşılıklı ahlaki sorumluluğa vurgu yapılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hubb (حُبّ), bir şeye karşı duyulan eğilim ve meyil anlamına gelir. Allah'ın 'sevmesi' ise, O'nun rızasını kazanmak, rahmetine ve ihsanına mazhar olmak demektir. Ayette 'Allah muttakileri sever' ifadesi, Allah'ın takva sahibi, yani ahde vefa gösteren ve günahlardan sakınan kullarından razı olduğunu ve onları mükafatlandıracağını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hubb' kelimesinin Kur'an'daki ilahi sevgi bağlamında ele alındığında, Allah'ın belirli niteliklere sahip kullarından hoşnutluğunu ve onlara lütfunu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın 'muttakîn'i sevmesi, onların ahde vefa ve dürüstlük gibi ahlaki erdemleri nedeniyle ilahi rızaya nail olduklarını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Takva (تَقْوَى), bir şeyi korumak, sakınmak ve kendini tehlikelerden muhafaza etmek demektir. Dini anlamda ise Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak O'nun azabından korunmaktır. Ayette 'muttakîn', ahde vefa gösteren, sözleşmelerini bozmaktan sakınan ve Allah'ın sınırlarına riayet eden kişiler olarak tanımlanır. Allah'ın onları sevmesi, bu ahlaki duruşlarının bir sonucudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva' kavramını Kur'an'ın merkezi ahlaki kavramlarından biri olarak inceler. Takva, sadece Allah korkusu değil, aynı zamanda O'nun rızasını kazanmak için sorumluluk bilinciyle hareket etmek ve günahlardan sakınmaktır. Bu ayette 'muttakîn', antlaşmalara sadık kalarak ve dürüst davranarak Allah'ın rızasını gözeten kişilerdir ve bu nitelikleri nedeniyle Allah'ın sevgisine mazhar olurlar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'takva' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Temelinde korunma ve sakınma anlamı yatar. 'Muttakîn', Allah'ın emirlerine riayet eden, haramlardan kaçınan ve bu ayet bağlamında özellikle ahde vefa gösteren kişilerdir. Ayet, Allah'ın bu tür ahlaki erdemlere sahip olanları sevdiğini vurgular.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Keyfe yekûnu lilmuşrikîne ahdun inda(A)llâhi ve’inde rasûlihi illâ-lleżîne âhedtum inde-lmescidi-lharâm(i) femâ-stekâmû lekum festekîmû lehum inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e) Allah’a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. (9/7)
Alllah’a ulhiyet mertebesi Hakk’ın ilmine kendi vehim ve hayallerini ortak koşanların Uluhiyet ve Risalet mertebesi ile anlaşması mümkün değildir. Hakk’ın yanında batıl zail olur ve hükmü kalmaz. Bunun yanında Ka’be yani zâti tecelli yanında anlaşma yapılanlar başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece yani irfaniyet eğitimi içinde gönül kabesi zât-i tecelli hükümlerini kabul edip buna göre davrandığı sürece sizde onlara dürüst davranın... Allah kendisi uluhiyet mertebesinin gereği olan her mertebenin hakkını veren mertebeye karşı gelmekten sakınanı yani hakktan bir an olsun gafil olmaktan sakınanları sever.
Vücûdun muhtelif mertebelerde zuhûru, her bir mertebenin kendisine mahsûs olan hallerine göre, muhtelif hükümleri gerektirir. Örneğin buhâr, buhâr mertebesinde iken letâfetinin kemâlinden dolayı görünmez; yoğunlaşıp bulut mertebesine inince göz ile görülür. Daha da yoğunlaşıp su olunca dokunma duyusu vücûdunu hisseder. Bir mertebe daha yoğunlaşıp buz olunca elde durur; ve istenilen şekle sokulur. Buhârın bu mertebeleri, buhârın oluşumuna başka bir şeyin dâhil olmasıyla ortaya çıkmadı; belki onun geçici sıfatları, henüz ortada yok iken mevcûd oldu. İşte görülüyor ki buhâr dediğimiz kavram bir olan vücûd iken, muhtelif mertebelerde açığa çıkışından dolayı çoğalma husûle geldi. Ve her bir mertebenin hükmü başka başka oldu. Su ile temizlik mümkün olduğu halde bulutla temizlik mümkün değildir. Ve yine eriyip su olmadıkça buz, suyun yaptığı işi yapamaz.
Bu örnekte olduğu gibi latîfin en latîfi olan hakîkî bir olan, her bir mertebeye inişinde bir hükmü gerektirir. Çünkü mertebelerin gerekleri muhtelifdir. Ve kesîf şehâdet âlemi şerîatın varlığını gerektirir ve ilâhî kānûnu kaldırmak için mü'minler ile savaşmaya kalkışan kâfirlerin ve müşriklerin öldürülmesini gerektirir. Eğer kâfirler îmân etmeyip de savaşmaya kalkışmazlarsa öldürül- mezler. Çünkü ilâhî sûret üzerine mahlûk olan insânî oluşumunun devâm et- tirilmesi, onu yıkmaktan daha iyidir. Sen din düşmanlarını görmüyor musun ki Allah Teâlâ onların hayatta kalmaları için cizyeyi ve barışı farz kılıp "Eğer onlar barışa meylederlerse, sen de barışa meylet!" (Tevbe, 9/7) buyurdu.[12]