Ve-ilâ rabbike ferġab
Ancak Rabbine yönel ve yalvar.
Ancak Rabbine yönel.
Bu ayet, müminin tüm arzu ve yönelişini yalnızca Allah'a hasretmesi gerektiğini vurgular. 'Rabb' kavramı ilahi otoriteyi ve terbiye edici gücü ifade ederken, 'rağbet' fiili bu ilahi otoriteye yönelme, arzu etme ve ondan isteme eylemini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rabb' kelimesinin aslen 'terbiye etmek, bir şeyi kemale erdirmek' anlamından geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında, yaratma, rızık verme ve idare etme gibi tüm ilahi sıfatları kapsayan, her şeyin sahibi ve yöneticisi anlamını taşır. Bu ayette 'Rabbike' ifadesi, kulun tüm ihtiyaçlarını karşılayacak ve ona yol gösterecek olan tek merciin Allah olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Rabb' kelimesini 'sahip' ve 'malik' olarak açıklar. Ayetteki 'Rabbike' ifadesi, kulun üzerinde tam bir tasarruf hakkına sahip olan ve kendisine yönelmesi gereken yegane varlık olarak Allah'ı işaret eder. Bu, kulun tüm arzu ve isteklerini yalnızca O'na yöneltmesi gerektiği anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rabb' kavramının Kur'an'da 'yaratıcı, besleyici, koruyucu ve yönetici' anlamlarını içerdiğini belirtir. Bu ayette 'Rabbike' ifadesi, insanın tüm varoluşsal ihtiyaçlarını karşılayan ve ona rehberlik eden nihai otoriteyi temsil eder. Dolayısıyla, 'rağbet'in sadece O'na yöneltilmesi gerektiği vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rağbet' kelimesini 'bir şeye yönelmek ve onu istemek' olarak açıklar. Ayetteki 'ferğab' emri, tüm arzu ve isteklerin sadece Allah'a yöneltilmesi gerektiğini, başka hiçbir şeye rağbet edilmemesi gerektiğini ifade eder. Bu, kulun kalben ve fiilen Allah'a yönelmesinin bir gereğidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rağbet'in 'bir şeye karşı güçlü bir arzu duymak ve ona yönelmek' olduğunu belirtir. 'İlâ Rabbike ferğab' ifadesi, tüm isteklerin, beklentilerin ve yönelişlerin sadece Allah'a hasredilmesi gerektiğini, O'ndan başkasına rağbet edilmemesi gerektiğini vurgular. Bu, tevhidin bir gereğidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'rağbet'in 'bir şeyi istemekte aşırıya gitmek, ona meyletmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'ferğab' emri, müminin tüm kalbiyle, tüm benliğiyle sadece Rabbine yönelmesini, tüm umutlarını ve arzularını O'na bağlamasını emreder. Bu, kulun Allah'a olan tam teslimiyetini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rağbet' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'bir şeye yönelme, onu isteme, ona ilgi duyma' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ferğab' emri, müminin tüm dileklerini, beklentilerini ve yönelişlerini sadece Allah'a hasretmesi gerektiğini, O'ndan başkasından bir şey beklememesi gerektiğini ifade eder. Bu, kulun Allah'a olan güvenini ve tevekkülünü pekiştirir.
Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri
Terzibaba - Necdet Ardıç
Rağbet ettiğin dünyâ işlerinden uzaklaş ve tek rağbet edilecek olan Rabbine rağbet et, onunla meşgûl ol! Ayrıca rağbetin, halkı Hakk’a davet olsun, ve senin rağbetin Hakk’ın Zâtına olsun.
İNŞİRÂH Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 95–Tîn Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
95- TÎN Sûresi
بسم الله الرحمن الرحيم
95-et-TÎN : "Tîn", dağ adı veya incir demektir. Bürûc sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 8 (sekiz) Âyettir.
(E.H.Y.H.D.K.D.) Şimdi bu Sûre-i Şerifin de sayı değerlerine küçük bir göz atalım.
(تن-Tîn) (ت te-400) (ن nun-50) toplarsak (400+50=450) eder. Sûre sayısı, (95) Âyet sayısı (8) nüzül sırası (28) dir. Bunların içinde de birçok sayı ma’nâ değerleri vardır dileyenler bunları üretebilirler biz sadece hatırlatmak ile yetinelim.
وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ
(Vet tîni vez zeytûni. )
(95/1) “İncire ve zeytine andolsun.”
Bütün âlemleri halketmiş olan Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın küçük bir incir ve zeytin ile ne işi olabilir ki üstelik onların üzerine yemin ederek hitapta bulunuyor, incir ve zeytinin Rabblarına yemin etmeleri gerekirken Rabbları onların üzerine yemin ediyor. Küçük bir çocuk dahi bir yemin ettiğinde kendisi için değerli olan en büyük şeyler üzerine
yemin etmektedir.
Bu durumda bizim anlamamız gereken Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın burada yemin ettiği incir ve zeytin ne kadar değerli bir şey olduğudur.
İncir;
Bütün feza incirin kabuğu, içerisinde bulunan gezegenler ve yıldızlar ise incirin çekirdekleri hükmündedir. Cenâb-ı Hakk (c.c) burada açıkça âlemleri de belirtebilirdi ancak bâtıni olarak ifâde edilen vahdette kesret sırrı anlaşılmaz idi.
Zeytin;
Zeytinin yenilebilir hale gelmesi için belirli bir süre kapalı olarak bekletilmesi gerekmektedir ki bu seyri sülûk yolunun ifâdesidir.
Zeytin ezildiğinde çıkan yağı tek olarak bütün zeytinleri içerisinde barındırmaktadır ki kesrette vahdet’in ifâdesidir. Kesretten vahdete ulaşabilmek için biraz zaman geçmesi lâzımdır. Zeytin başlangıçta biraz acı ve yeşildir, hamdır, toplandığı gibi hemen yenmez bir müddet kapalı yerde bekletilmesi lâzımdır ondan sonra belirli işlemlerden geçirilip yenecek hale gelir.
İşte insan da başlarda böyle ham zeytin gibidir acıdır hamdır, onun olgunlaşması için bir müddet riyazat ve nefs terbiyesi çalışmaları yapmak lâzımdır, o şekilde terbiye edilen nefs gıda haline gelen zeytin gibidir. Ayrıca siyahlaşmış renginden dolayı varlığında “a’mâiyyet” hakikatinide temsil etmiş olmaktadır.
وَطُورِ سِينِينَ
(Ve tûri sînîne)
(95/2) “Ve Sîna dağına.”
Cenâb-ı Hakk (c.c) diğer başka dağlara değil de Mûsevîyyet ile ilgili olan “sîne” Sînâ dağına yemin ediyor.
“tûri sînîne” ifâdesi bâtıni olarak her birerlerimiz için sine turlarının yani nefs mertebelerinin ve hazerâtı hamsenin ifâdesidir.
وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ
(Ve hâzel beledil emîn.)
(95/3) “Ve bu emîn olan beldeye.”
Bu âyeti kerîme ile Muhammediyyet mertebesine geliniyor.
Emin belde mertebe-i Muhammediyye ve ondan kasıt Kâbe-i Şerif ve Mekke-i Mükerremedir.
Kişi kendi gönül kâbesine girdiği anda orası emin belde olmaktadır çünkü her türlü nefsâniyetten, cinniyyetten, şeytaniyetten arındırılarak oraya girilebildiği için ondan sonra orası emin beldedir.
Bu girişten önce giren kişinin de Muhammed’ül emîn yani emin kişi olması gerekmektedir.
لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm.
(95/4) “Muhakkak ki: Biz insanı en güzel bir biçimde halkettik.”
Allah’ın varlığı içerisinde insân en güzel sûret olarak
halkedilmiştir.
İnsanın halkedildiği mahâl her ne kadar dünyâ ve cennet olarak belirtiliyor ise de her iki mahâl de Allah’ın varlığı içindedir.
“Ahseni takvîm” sûret olarakta en güzel şekli içine almakla beraber bâtınen dahi en kemâlli olarak halkedilen varlık insândır. Kendindeki bu kemâli bilmeyerek zevâlde yaşayanlar için ise bu onların bireysel sorunu olur ve bu durum onun kemâl hali üzere halkedilmiş olmasına zevâl vermez. “Altın çöpe düşse değerini kaybetmez” sözü vardır ki insânda aynı şekilde kendini hangi durumlara getirmiş olursa olsun Hakk’ın verdiği değerden hakîkati olarak bir şey kaybetmez, kaybedilen fiilleri yönündendir.
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ
(Summe redednâhu esfele sâfilîn.)
(95/5) “Sonra da onu aşağıların en aşağısına döndürdük.”
Tefsirlerde “esfeli sâfilin” olarak en aşağı yer ibaresi kullanılır zahiren doğrudur ancak bu kadar büyük bir değerde halkedilen bir varlığın bu kadar basit bir şekilde izah edilmesi kabul edilemez.
Halife olarak halkedilen bir varlık kendi fiilleri ile kendini aşağılatırsa ayrı konudur. Ancak insânın halife oluşu yönüyle bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi “kemâlât yönüyle en son ulaşılan nokta” demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın tenezzül mertebelerinin en uç noktasıdır.
Cenâb-ı Hakk (c.c) bu ifâde ile insânı taltif etmiş olmaktadır. Meleklerin sıfât mertesinde programları yapılmakta ve esmâ mertebesinde zuhura gelmektedirler oysa insân ahadiyyet mertebesinden kaynağını alarak en uç
nokta olarak belirtilen esfeli sâfiline kadar seyahâtini devam ettirmektedir ki âlemlerin en büyük seyyahıdır. Bu aşamadan sonra bizlerdeki tecelliler bâtın âlemine doğru geriye dönüş seferine başlamaktadır.
Evliyâullah tarafından hazreti şehadet ismi verilen bu âlemde insân ne kazanıyorsa kazanmaktadır ki, bu nedenle basit mânâda aşağı bir yer değil, yücelerin, yücelerinin buluştuğu bir yerdir. İnsân ile Kûr’ân’ın, kulu ile Rabbının buluştuğu yerdir.
Bu âlemde likâ hükmünü yani Allah’a ulaşma hükmünü yerine getiremeyen kimsenin âhirette Allah’a ulaşması sadece ham hayaldir, ancak iyi halleri ile cennet girer o ayrı bir konudur.
Bizim vaktimiz, kendimizi tanıma yolunda olmalıdır, ahirette cennet ve cehennemden başka zâten yaşanacak başka bir mahâl yoktur, Cenâb-ı Hakk (c.c) bizi nereye koyarsa oraya râzı olacağız.
Esfeli sâfiline ulaşılmadıkça Rabbı ile buluşma mümkün değildir. Ve bu hâl ise tecelli-i külli ile tenezzül mertebesidir.
Muhabbetin, likâ’nın tenezzülü (Tenezzül: nâzil olma, idrâke gelme, anlaşılmasının hafifletilip, kolaylaştırılması)
(Hazret-i şahadet), Ef’âl âlem’ine
1-Allah’ın tenezzülü
2-Kûr’ân’ın tenezzülü
3-İnsân-ı kâmil’in tenezzülü
4-Zâtı’nın tenezzülü
5-Mânâların tenezzülü
6-Sıfatlarının tenezzülü
7-Rûh’un tenezzülü
8-Esmâların tenezzülü
9-meleklerin tenezzülü
10-nefsin tenezzülü
11-mertebelerin tenezzülü
12-fiillerin tenezzülü
13-Âdemin tenezzülü
14-peygamberlerin tenezzülü
15-kitapların tenezzülü
16-hakikat-ı Muhammedinin tenezzülü. Ve diğerleri.
Bu kadar muhteşem bir oluşumun bir araya getirilmesi tabii ki orasını (Hz. şehadet) yapar, ki; içinde, zâhiri ve bâtını yaşadığımız bu yerdir. Kendinin kolayca müşahede edilmesi için, bu tenezzülleri yaptı. Sende artık nefsinden tenezzül edip lütfet de Rabb’ın sana da ulaşsın. Rabb’ın yanında, ama sen ondan uzaktasın. Bu varlık içinde, yokluk niye?.
إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ
أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
(İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe lehum ecrun gayru memnûn.)
(95/6) “İmân eden ve sâlih ameller işleyenler hariç. İşte onlar için kesintisiz ecir vardır.”
O kimseler ki sayılan bu hakîkatleri önce iman yoluyla idrak ettiler daha sonra müşahede yoluyla idrak ettiler.
“gayru memnûn” memnûniyetin çok üzerinde tasavvur edilemeyecek derecede olan karşılıktır. Esfeli safilinin zahiri hükmü altında kalmadan hakîkatine ulaşanlar ancak bu ecirlere kavuşacaklardır.
Sâlih amel mânâsı Hakk’tan fiili kuldan olan amellerdir. İşte kim ki yaptığı fiilin mânâsını Allah’tan aldı işte o sâlih amel yapmıştır.
Bu dünyânın cazibesine kapılarak imân etmeyen ve sâlih ameller işlemeyenler ise bu dünyâda kaldılar ve geriye dönüşü gerçekleştiremediler.
فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ
(Fe mâ yukezzibuke ba’du bid dîn.)
(95/7) “Öyleyse bundan sonra sana dîni tekzip ettiren (yalanlatan) nedir”?
Bu anlatılan hakîkatlerden, gerçek dînden seni alıkoyan nedir?
Cenâb-ı Hakk (c.c) bizim varlığımızı bildiğinden ve bazı şeyleri gözardı edeceğimizi bildiğinden dolayı bizlere “bu kadar güzellikler sana açılmış iken neden faydalanmıyor-sun” diyerek ikazda bulunuyor.
أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ
(E leysallâhu bi ahkemil hâkimîn. )
(95/8) “Allah, hâkimlerin en güzel hüküm vereni değil mi?”
Bütün bu anlatılanları hikmetler ile bildiren O değilmidir? Artık bundan sonra sen gereğini yap! mânâsınadır. İster zâhiri anlamda aşağıların aşağısı bir hayat yaşa istersen hazreti şehadette hakîkat-i ilâhîyye içerisinde bir hayat yaşa.. Bunların hepsine hakkıyla hükmeder.
(Heze min fazlı rabb’î) rabb’imize şükrederiz nihayet bu kitabımızında özetle böylece kaydı neticelenmiş oldu.
Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tan’dır.
(Terzi Baba Tekirdağ) (18/03/ 2013) KAYNAKÇA
1. KÛR’ÂN VE HADîS :
2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.
3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.
4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.
“DAHA EVVELCE ÇIKAN KİTAPLARIMIZ”
(Gönülden Esintiler)
1. Necdet Divanı:
2. Hacc Divanı:
3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:
4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):
5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca”
6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri:
7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):
8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):
9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:
10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:
11. Vâhy ve Cebrâil:
12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:
13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye:
14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi
15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)
16. Divân (3)
17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.
18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek.
19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.
20. Terzi Baba Umre (2009)
21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)
22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:
23. Değmez dosyası:
24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)
25. -1-Köle ve incir dosyası:
26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri:
27. -2-Genç ve elmas dosyası:
28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr:
29. Karınca, Neml Sûresi:
30. Meryem Sûresi:
31. Kehf Sûresi:
32. İstişare dosyası:
33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)
34. -3-Bakara dosyası:
35. Fâtiha Sûresi:
36. Bakara Sûresi:
37. Necm Sûresi:
38. İsrâ Sûresi:
39. Terzi Baba: (2)
40. Âl-i İmrân Sûresi:
41. İnci tezgâhı:
42. 4-Nisâ Sûresi:
43. 5-Mâide Sûresi:
44. 7-A’raf Sûresi:
45. 14-İbrâhîm Sûresi:
46. İngilizce, Salât-Namaz:
47. İspanyolca, Salât-Namaz:
48. Fransızca İrfan mektebi:
49. 36-Yâ’sîn, Sûresi:
50. 76-İnsân, Sûresi:
51. 81-Tekvir, Sûresi:
52. 89-Fecr, Sûresi:
53. Hazmi Tura:
54. 90-95-Beled-Tîn, Sûresi:
55. 28- Kasas, Sûresi:
56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba:
57. 20-TÂ HÂ Sûresi:
58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi:
59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.)
60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)
61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)
61. -4-Bir ressam hikâyesi:
63. İnci mercan tezgâhı
64. Ölüm hakkında:
65. Reşehatt’an bölümler:
66. Risâle-i Gavsiyye:
67. 067-Mülk Sûresi:
68. 1-Namaz Sûrereleri:
69. 2-Namaz Sûrereleri:
70. Yahova Şahitleri:
71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits:
72. Îman bahsi:
73. Celâl ve İkram:
74. 2012 Umre dosyası:
75. Gülşen-i Râz şerhi:
76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi:
77. Aşk ve muhabbet yolu:
78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:
79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.
80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.
81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları:
Terzi Baba kitapları serisi:
1- 12- Terzi Baba-(1)
2- 39- Terzi Baba-(2)
3- 32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.
4- 79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.
5- 80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.
Mektuplar ve zuhuratlar serisi:
Terzi Baba İnternet dosyaları:
91-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-1-
92-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-2-
93-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-3-
94-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-4-
95-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-5-
96-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-6-
97-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-7-
98-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-8-
99-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-9-
100-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-10-
101-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-11-
102-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-12-
103-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-13-
104-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-14-
105-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-15-
106-Terzi-Baba-Mek-ve-zu-Ke-Kara-bi-dosyası-16-
107-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -17-
108-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -18-
109-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -19-
110-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -20-
111-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -21-
112-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -22-
113-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -23-
114-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -24-
115-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -25-
NECDET ARDIÇ
Büro : Ertuğrul mah.
Hüseyin Pehlivan caddesi no. 29/4
Servet Apt.
59 100 Tekirdağ.
Ev : 100 yıl Mahallesi uğur Mumcu Cad.
Ata Kent sitesi A Blok kat 3 D. 13.
59 100 Tekirdağ Tel (ev) : (0282) 261 43 18
Cep : (0533) 774 39 37
Veb sayfası: Amerika: <http:// necdetardic. org/
Veb sayfası: Amerika: <www.necdetardic.info>
Veb sayfası: Almanya: <www.terzibaba.com>
Radyo adresi (form): <terzibaba13.com>
İnternet, MSN Adresi:
Necdet Ardıç <[email protected]
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Rağbet ettiğin dünyâ işlerinden uzaklaş ve tek rağbet edilecek olan Rabbine rağbet et, onunla meşgûl ol! Ayrıca rağbetin, halkı Hakk’a davet olsun, ve senin rağbetin Hakk’ın Zâtına olsun.
İkinci yorum.
Yukarıdaki özet izahlardan sonra sûre-i şerîfe tekrar genel olarak bir daha bakalım.
İşte o zaman Rabbine rağbet et. Neden? dünya işlerinden uzaklaş. Rağbet ettiğin dünya işlerinden uzaklaş. Tek rağbet edilecek şey Rabbındır. Ona rağbet et, yâni onunla meşgul ol diye böylece zâhir ifâdesi ile bunu burada bitirmektedir.
Şimdi sûre-i şerîfi Bir daha düz olarak okuyalım. Ve ikinci bir yorum daha yapılmıştı faydalı olur düşüncesi ile onu da kayda alalım. İnşeallah
Ey Muhammed (s.a.v.) Senin gönlünü açmadık mı?
Belini büken yükünü sırtından üzerinden almadık mı?
Senin şanını yükseltmedik mi?
Elbette güçlükle beraber şüphesiz bir kolaylık vardır.
Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş;
Ve ümit edeceğini yalnız Rabbinden iste.
Yâni Rabbına rağber et diye böyle kısaca özet olarak yuvarlak bir meâl verilmiş. Bu husus Anlaşıldı değil mi?
Şimdi tekrar başa dönelim. Sohbete başlarken, sohbetin başında bir duâ yapmıştık. Mûsa Aleyhisselâmın duâsıydı o. Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen ve Ulûl Azim bir peygamberin isteğiydi. Nereye giderken Firavun’un karşısına giderken. Rabbi, ey benim Rabbim. Rabbiş rahli sadrî. Bakın! Benim göğsümü genişlet. Devam ediyor o ayrı. Duâsı devam ediyor ama bize lâzım olan, duâsının başındaki bu isteği. Mûsa Aleyhisselâm Firavun’un karşısına giderken, “Rabbiş rahli sadriy.” (20/25) “Ya Rabbi benim göğsümü genişlet” isteğinde bulundu. Şimdi. Ümmet-i Muhammede olan rahmetle, Allah’ın verdiği lutufla, Mûsa peygambere verilenin arasındaki farka bakın. Ne muazam fark ne büyük lutuf.
Ümmeti Muhammed’in en küçük, efendim küçük diye bir şey belirtmek için söylüyorum. En uzakta olan ümmetine ne kadar büyük lutfu vardır. Yakın ümmeti ayrı da, uzaktakilerine de buradan rahmeti vardır. “Elem neşrah leke sadrek.” Ey Habîbim senin ve senin ümmetinin göğsünü biz zâten baştan açtık, yardık ama koskoca Ulûl Azim peygamber, Ya Rabbi benim göğsümü genişlet, şarhımı geniştet diye niyazda bulunuyor. Bakın arada ne büyük fark var, Ümmeti Muhammedin değerinin ne kadar yüksek olduğu bu âyetle gözüküyor. Hepsinde gözüküyor da bunda daha çok açık gözüküyor.
Peki o zaman ne olacak? Gönlümüz şarh edilmemiş olsaydı. Mûsa Aleyhisselâmınında şarhı böyle baştan edilmiş olsaydı. O zaman bu duâyı etmesine gerek kalmayacaktı, işlerini öylece yürütmüş olacaktı. İşte buradan bizim alacağımız hisse şu ki: Cenâb-ı Hak Ümmet-i Muhammedî kendi hakîkatlerini mutlak sûrette alabilecek, anlayabilecek, kapasitede zâten gönlünüzü, halkettim diyor. Açmadım mı? Sizin göğsünüzü yarmadım mı? Diye belirtilen ifâde, zâten ben sizi bu idrâki almaya, bu ilmi almaya hazır vaziyette kurguladım. Sevvahu akşamki âyette tefsiye etti, onun düzenledi dediği ifâdenin içerisinde bu da vardır.
Gönlünüzü Hak muhabbetini alacak şekilde ben düzenledim diyor. Ancak o genişliğe, o mahâlle siz bir sürü şeyler koydunuz, orasını doldurdunuz benim girmem, ilmimin muhabbetimin girmesi lâzım gelen yere, siz dünya muhabbetini soktunuz diyor. Bizim mes’uliyetimiz orada işte o kadar açık ki, Cenâb-ı Hakkın bize olan lutfu, bildirgesi. Bunu ezelde bu böyle olduğu gibi mânâ âleminde, rûhlar âleminde rûhumuzun genişliği bu kadar geniş olduğu halde ama, fizik bedenlerimiz oluştuğunda bu hâdise biraz kısıtlandı. Fizik bedenimizin toprak bedenimizin rûhaniyetimizi kaplaması dolayısıyla bu genişlik bizde sınırlandı. Okuduğumuz zaman anlayamamamızın sebebi de budur. Ruhumuzdaki mânâ
boşluğunu biz maddi malzeme ile doldurduk. Birde bunun üstüne vücût elbisesini giydiğimiz zaman o sahayı daha da daralttık.
İşte gönlüm sıkılıyor içim sıkılıyor, ay patlayacak gibi oluyorumun sebepleri bunlardır. Luzumsuz şeylerin içeriye dolmasıyla, bunun pompalanması ile, zâten daraltılmış olan yeri daha da sıkıştırıyor. Hava gazını nasıl sıkıştır, sıkıştır, sıkıştır neticede patlıyor, lâstik top gibi. İşte bunun nasıl açılacağını Aleyhissalatu Vessellem Efendimizin hayatı sırasında bize talim ettiriliyor. Hazreti Resullullahın kalbi göğsü mübarekleri dört defa daha çok sayıda rivâyetler var ama, aslı dört olması gerekiyor. Dört defa ameliyat edildi Cebrail Aleyhisselâm veya görevli melekler tarafından, dört defa. İşte bu daraltılmış olan sahayı, yâni fizik bedenimizin daralttığı sahayı yeni fiziki açılımlarla genişletmeye çalışıldı.
Bir rivâyete göre dört yaşlarında melâike-i kiram görevli melek tarafından göğsünün yarıldığı, içerisinde bulunan siyah kanın oradan temizlendiği, daha sonra on yaşlarında daha sonra da Hira dağında üçüncüsü İkra “bismirabbikellezi” âyeti gelmezden evvel hemen o anda yapıldı. Birisi de miraca çıkacağı gece göğsünün yarılması ameliyat yapılması oldu. Peki şimdi Hz. Rasûlullah’a benzeyeceğiz diye hepimiz gidip doktorlara göğsümüzü mü parçalatacağız? Öyle değil. Ona gerek yok zâten. O kalbimizde bir rahatsızlık duyduğumuz zaman, sadrı şarh kalp doktorları yarıyorlar orasını.
Ama bunun din ile ilgisi yok, bu hâdise ile ilgisi yok. İşte onun ilmini veriyor. Daha o günden kalp ameliyatlarının, göğüs cerrahisinin de ilmini veriyor. Hiç kimsenin hatırında böyle bir ameliyat olabilir mi? Olamaz mı? Diye daha iç organların ne olduğu bilinmediği devrede, ama İslam dini kalp ameliyatlarının dahi tekniğini gösteriyor. Sadrı şarhi göğsünün yarılması diyor. Efendimizin yukarıdan aşağıya kadar öyle yarılma izi de
varmış. Cebrail Aleyhisselâm Nûrani teknikle nasıl kaynatıverdiyse onu, anında ameliyat yapılıyor ve içindeki kan temizleniyor. Hiç belli olmuyor şimdi lâzerle yapıyorlar. Dört defa Sadri şarh bunun birincisi Ef’âl mertebesinin hakîkatini anlamak için, olan genişlik. İkincisi esmâ mertebesini anlamak için olan genişlik. Üçüncüsü sıfât, dördüncüsü zât mertebesini anlamak içindir.
İşte bu şarhlar olmadıkça Allah’ı tanımakta mümkün olamıyor. Onun ilmini idrâk etmekte mümkün olmuyor. Sadece suri olarak, fıkıh ilmi içerisinde İslâm Dinini Çok sınırlı bir saha içerisinde yaşamış oluyoruz. Yâni emir ve nehiy, sevap ve günah dusturu içerisinde yaşamış oluyo-ruz. Bilmemiz lâzım gelen, marifetullaha ulaşmadan o günkü yeri hazırlamadığımız için onu anlamamız mümkün olmuyor. Ulaşmadan bu dünyadan göçüp gidiyoruz. Bunun Hak yolcusu tarafından nasıl yapılışına gelince. Sadri şarhın ne olduğuna gelince.
Bunun bıçağı evvelâ Kelime-i Tevhid. İlâcı dikişi sohbet ama, Hak sohbeti, şeriat sohbeti değil, fıkıh sohbeti değil. Yâni namazın farzları sünnetleri müstehabları, işte şunları şunları şunları bu değil. Bu ilmihal bilgisidir sadrı şarh bilgisi değildir. Sadrı şarh bilgisi semâvata açılacak olan insân aklının ancak sohbetle oluşturulma çalışılmasıdır. İkincisi zikr. Bıçağı zikir. Kelime-i Tevhid zikri. İşte ne zaman ki kişi cemaat olarak veya kendi başına cehri olarak Kelime-i Tevhid-i zikretmeye başlıyor.
İşte bu arada göğsünden alıp vermiş olduğu nefes, orada yiyeceklerden meydana gelmiş olan gaz ki pıhtılaşmış olan kan diye belirtiliyor. Grizu gazı. Ancak her yediğimiz yemekten sonra, midemizde olan o hazım neticesinde gaz oluşuyor ki, bunu hepimizde biliyoruz sıkıştırınca nasıl mide ağrıları çekiyoruz. Onun bir başka türü meydana geliyor. O kadar ne tür kimyasal şeyler üretiyor ki mide boşluğunu dolduruyor. Orada o arttıkça
arttıkça, arttıkça yoğunlaşıyor. Koyulaşıyor. Oradan kalbimize nufuz ediyor. Göğüs boşluğunu doldurduktan sonra kalbe giriyor. Kalbe girdiği zamanda kana karışıyor. Kana karıştığı zamanda zâten işimiz bitiyor, bütün vucudumuza yayılıyor. İşte nefsi emarenin en büyük kaynağı budur. Yâni nefsi istekler istikametinde kişiyi harekete geçirmesi. Kanımıza, kanımızdan vucudumuza ve beynimize ulaşmış oluyor. Beynimize ulaştığı zamanda beyni hükmü altına alan bu duygular, kendi istikametinde o bedeni kullanıyor. Artık bireysel aklın orada hiçbir hükmü kalmıyor. Artık o beden sadece duyguların hükmü ile hareket ediyor. O fizik beden bireysellik hükmünü kaybediyor. Şuur hakîkatini de kaybediyor.
Kullanamıyor ama şuurunu Allah’ın istediği istikamette kullanamıyor. Nefsi istikametinde ne yiyeyim, ne içeyim, nerde gezeyim diye aklını böyle kullanıyor ki buna akıl denmez. Akıl ona derler ki kendi hakîkatini idrâk etsin. Akıl o zaman akıl olur, diğeri akıl değil. İşte zikir yaptığı zaman bir insân almış olduğu nefesler ile ciğerlerine evvelâ, oksijen daha fazla girmekte, daha çok pompalanmakta ve ciğerlerinin ücra köşelerine kadar o hücreler faaliyete geçmekte, daha çok temiz oksijen içeriye girmekte ve kana daha çok temiz oksijen karışmakta ve dolayısıyla kolay kolay bu kimselerde ciğer hastalıkları meydana gelmez, gelse de çabucak geçer kalıcı bir hastalık olmaz.
Neden? Zâten oksijen oraya temiz oksijen girdiği müddetçe orasını muhafaza eder korur. Devamlı oraya oksijen yerine sigara dumanı veya başka bir bakteriyel bir şeyler girmiş olsa ne oluyor orada yoğunlaşıyor. Ciğerlerin kapasiteleri düşüyor netice olarak. Şarhın birinci yönü bu yâni içimizdeki oksijeni ve ciğer kapasitesini yükseltmek. Bu arada zikir esnâsında oluşan sıcaklık, vücûttaki hararet, diyelim kanı inceltmekte. Daha akıcı hale getirmekte ve o zaman daha incelmiş olan kan kılcal damarlara da nufuz edebilme imkânına sahip olmakta. O
zaman beynimize daha çok kan gitmekte beyin kapasitemiz de böylece daha genişlemiş olmakta. Düşünce haddimiz daha aşmış daha aşılmış daha çoğalmış olmakta. İşte pıhtılaşmış kanın temizlenmesinin başka bir ifâdesi de budur, yâni koyulaşmış kanın incelmesi temizlenmesi daha akışkan hale gelmesi. Bu şekilde zikir yapanlarda kolay kolay kalp hastalıkları da görülmez. Çünkü kan damarlarında sıkışma, yağlanma, daralma gibi şeyler olmaz. Akışkanlık olduğu için birikim olmaz biryerlerinde. Ve daha bir başka ifâdesi, faydası sinir sisteminin düzenli hale gelmesidir. Bakın bir zikrin sadr-ı şarhtaki tesiratı ne kadar büyüktür.
Oyüzden göğsümüzü yararak, keserek bir ameliyat değil, bizden istenen Allah-ü Teâlâ Hazretlerini zikretmek sûretiyle gerek akılda, şuurda, gerek fizikte, fiilde işte sadrı şarhı meydana getirmekte. Onun için işte târikatların esaslarından biride zikirdir. Ama bu mânâda zikir yoksa, herhangi bir ismi işte şu sayıda bu sayıda tekrar edip durmak değildir, şuursuzca mânâsızca tekrar etmek değildir. Bilhassa “10-Kelime-i Tevhidi” İnşallah o kitabı da okuyacağız daha sonraki gelişlerimizde, o şuurla okuduğumuz zaman en büyük sadrı şarhı bizâtihi kişi kendi kendine yapmış olmaktadır, hemde acısız hemde kansız. İşte “Elem neşrah leke sadrak” genel mâ’nâda budur.
Biz senin göğsünü baştan yarmadık mı, açmadık mı? Efendimize çocukluğundan sonra yapılan sadrı şarh ameliyelerini, sana bu ameliyatları yaptırmadık mı? hitabı bizler içinde, zâten biz size bunu bu idrâki bu anlayışı size hazır hale getirmedik mi? Diye ifade etmekte. Böylece bir ameliyeden sonra böyle bir gerçek hakîkati Cenâb-ı Hakk bize bildirdikten sonra daha daha lutuflarına devam ederek:
“Ve vedagnâ anke vizrek. Ellezî enkada zahrek.” Senin sırtındaki ağır yükünü almadık mı? Üstünden almadık mı?
Peki bu üstündeki yük nedir? Ağır yükünü almadık mı? diyor. Ne yükü vardı ki bizim üstümüzde? Peygamberlik yükünü almadı ama koydu üstüne. Senin sırtındaki ağır yükünü biz almadık mı? Veya bunun yolunu göstermedik mi? İşte bizim sırtımızda en büyük yük devamlı bizim belimizi büken nefsimizin isteklerinin ağırlığı. Şunu al, şunu al, şunu al her aldığın şey sırtına bir yük. Bunun en büyüğü de benlik yükü ene, ego yükü. Eski ümmetlerde bu vardı. Ümmeti Muhammede bakın lutfu ne kadar büyük. Biz senden de ümmetinden de bunu kaldırmadık mı? Ama diyeceğiz ki Ümmet-i Muhammedin hepsinde de nefis benlik yükü var.
Evet var ama Cenâb-ı Hakk yolunu bize açmış. Sistemini öğretmiş. Nasıl üstümüzden çıkaracağımızı. Bu semeri sırtımızdan nasıl atacağımızı bize belirtmiş. İşte bunu size göstermedik mi diyor. Neyle bu? Marifeti nefs. Nefsinin bilgisini kazanman sûretiyle. Bundan evvelki ümmetler, Ümmeti Muhammedin kendisine verilen bilgileri kadar bilgi verilemedi, mertebeleri itibayle. Yâni benlik ve nefs bilgileri diğer ümmetler tarafından bu kadar açık bilinmiyordu. Yâni kişinin fiziki ve rûhani varlının neye dayandığını, nasıl bir varlık olduğunu, neyi üzerinde taşıdığını diğer kavimler bilmiyorlardı.
Ama Cenâb-ı Hakk Ümmeti Muhammed’e Habîbinin yüzü suyu hürmetine diyelim. İşte her birerlerimizin üstünde bulunan benlik, bireysellik, nefs yükünü sırtından almadık mı senin? Yâni seni saf, temiz, pak, ilâhî tecelli makamı kılmadık mı? Diyor. Hiçbir kavimde bu zuhur mertebesi yoktur. Yâni beşeriyetinin giderilmesi yerine, hakîkatinin konulması işte ağırlık, bizi ağırlaştıran şey, nefsi benliğimizin olması ve bunu mutlak olarak kabul etmemizdir. Benim diye ortaya çıkıp, Hakkın varlığına sahip çıkmamız bizim sırtımızda çok büyük bir yüktür.
O benliğimizi sırtımızdan attığımız zaman, “çık aradan kalsın yaradan” dedikleri gibi, orada Hakk’tan başka
hiçbirşey kalmamakta, böyle olunca da bize ait bir yükte ortada kalmamaktadır. Yükümüz sıfır hükmüne girmekte. Bir tek o zaman yükümüz var. O da marifetullah yükü olmakta ve bu çok büyük şeref ile hamele-i Kur’an diyorlar insâna. Yâni Kûr’ân’ın taşıyıcısı. Kûr’ânın hammalı yüklenicisi. İşte biz nefsimizin yükünü, nefsimizi sırtlanma hakîkatini sırtımızdan atmadığımız müddetçe hamele-i Kûr’ân olmamız mümkün değildir. Çünkü sırtımızda bir nefis yükü vardır. Nefis yükü varken öteki yükü yüklemezler. Mümkün değildir, birbiriyle birlikte olmaz. İşte bu yükü sırtından atttğın zaman sen, hamele-i Kûr’ânsın, yâni zâti taşıyıcılardansın. Hakkın sende zâti zuhuru, zâti tecellisi olmaktadır.
Bundan büyük bir lutufta tasavvur edilemez herhalde. Biliyorsunuz hafızlara hamele-i Kur’an deniyor. Yâni Kûr’ânın taşıyıcıları. Peki kendi hakîkatini bilmiyorsa nasıl taşıyıcı oluyor? O zaman lâfzının taşıyıcısı oluyor. Sadece kelimesini taşıyıcı oluyor. Ma’nâsını taşıyamıyor. Taşıya-maz da zâten. Ne diyor bakın.
“Lev enzelnâ hâzel kur'âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh.” (59/21)
“Eğer bu Kûr’ânı biz bir dağa indirseydik, onun korku-sundan, haşyetinden, dehşetinden, yahut muhabbetin- den, parça parça olurdu, deniyor.
Ama bunu insân taşıdı. Bu yük o na yüklendi.
Cenâb-ı Hakk, bunu insana yükledi, dağa taşa değil. Çünkü onu taşımak için insânı halketti. İnsanı Kûr’ânın taşıyıcısı olarak halketti. O halde Kûr’ân ve insân iki kardeş. İki kardeşi, kardeşe emanet etti. Başkasına emanet etmedi. Bu marifetullah bilgisi kendisinde olan kimselerin Kûr’ânı Kerîm’in tamamını ezbere bilmesi şart değildir. Ma’nâsını bilmesi, Kûr’ân’ın gerçek taşıyıcısı hükmündedir. Anlatabiliyormuyum? İşte Cenâb-ı Hakk senin sırtından, nefis ve benlik yükünü aldıktan sonra,
seni hamele-i Kûr’ân yaptı ki, zâten esas gaye de bu idi.
Ve böylece, “Ve refa’nâ leke zikrek.” Senin zikrini de yükseltti son derece yükseltti. Neden? kendi zâti zuhurunun, zâti tecellisinin sende olması dolayısıyla seni yükseltti. Ama bu yükselmenin olması için baştaki belirtilen ifâdeleri kişinin tatbik etmesi gerekmektedir. Evvelâ gönlünü temizleyecek, sonra sırtındaki nefs beşeriyet yükünü atacak ki, Cenâb-ı Hakk ondan sonra onu yükseltecek. Nereye? Derece derece mi’raca yükseltecek zikrini yükseltecek onun hakîkatini yükseltecek.
“Fe inne meal usri yusra.” Evet biz bunları böyle bildirdik, ama bu yollardan geçerken başına gelecek bazı zorluklar da olacaktır. Bunlar bu kadar da kolay hemen lâfzen söylenecek şeyler de değildir. Ancak başına gelecek herhangi bir zorluk karşısında sakın ha üzülmeyesin, çünkü Cenâb-ı Hakk, her zorluğun karşısında eşdeğer bir kolaylık verdim diyor, inanmazsan bir daha söylüyor. “İnne meal usri yusra.” Mutlaka her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Rabbımıza itimadımız varsa ki, bundan şüphemiz yoktur. Bu âyeti Kerîmeye de çok sıkı sarılmamız lâzımdır. Her hangi bir zorluk karşısında hiçbir şekilde ümit ve inancımızı kaybetmememiz lâzımdır.
“Ve refa’nâ leke zikrek”. İşte böylece senin zikrini, senin hakîkatini biz yükseltmedik mi? Yâni “levlâke levlâke lemâ halaktu'l-eflâk” “Ey Habîbim sen olmasaydın olma-saydın bu âlemleri halketmezdim” gibi. “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” (21/107) âyetinde belirtildiği gibi, “biz seni âlemlerlere rahmet olsun diye gönderdik” ifâdesiyle belirtilen onun zikrini… Hani müşrikler bir sürü şeyler söylediler işte, bu cinlere çarpılmış babayı oğla, oğlu babaya, kardeşi kardeşe düşman etti. İçimize nifak soktu, bozgunculuk yaptı. Kavmimizi karıştırdı, gibi şeylerle suçlamalarda bulundular.
Ama Cenâb-ı Hakk onların bütün bu sözlerine karşı biz senin zikrini yâni senin hakîkatini yükseltmedik mi? Sana şan şeref her iki dünyada vermedik mi? Ve Hamd sancağını sana vermedik mi? Hz. Resulullaha olan tebşirlerin hepsi bu hükmün içerisine giriyor onun zikrinin yükseltilmesine giriyor. Saymakla bitmez. İşte bütün bunları yaparken tabii ki zorluklar olacaktır. Bu aşamalardan geçerken, unutma ki muhakkak “İnne meal usri yusrâ.” Bir zorlukla beraber birde kolaylık vardır. Yâni umudunu kesme.
İşte ben bunu edebilir miyim? Yapabilir miyim. Buralara ulaşabilir miyim? Sakın haa hatırında şekler şüpheler olmasın. Bütün bunları sana baştan verdiğimi bildirdim ama bunlara ulaşmak için, tahakkukunu sağla-mak için biraz çalışman gerekecek. Ve bunda meyus olma. Tekrardan. “İnne maal usri yusrâ.” Muhakkak yine bir zorlukla beraber bir kolaylık vardır diye, ikinci defa her birerlerimizi ümit var etmektedir.
“Fe izâ feragte fensab.” Ey işte kulum Hz. Rasûlullah’a hitaben tabi her birerlerimize de özel olarak hitap, birer birer olarak hitaptır, boşaldığın zaman “Fe izâ feragte fensab.” Çalıştığın işlerden yaptığın işlerden boşaldığın zaman, yâni elindeki işini bitirdiğin zaman. İşte bu da şunu belirtmekte istiyor, ayrıca elindeki işinde fazla oyalanma, yâni gereksiz şekilde vakit geçirme. Bir işi bir saat yerine üç saatte yapma.
“İrci ila rabbik” (89/28) bak bir taraftan böyle bir emir mutlak bir emir var. Rabbına dön. Burada da rabbine rağbet et. Yâni dönmekle kalma sadece bunun devamını da sağla. Bir defa dönmüşsün, iki defa, beş defa dönmüş-sün. Ve yahut namaz süresince Rabbına dönmüşsün bu yeterli değildir. Rağbetini devamlı olarak sürdür mâ’nâsındadır. Böylece bu Sûre-i Şerif’te bitmiş oluyor.
Cenâb-ı Hakk cümlemize bu Sûre-i Şerif-in açıklığını yaşantısını kısmet etsin. Bakın burada dikkat çeken bir
şey daha var sûre 94. Sûre: 13 sayısını vermekte ki bakın ne kadar bağlantılı. Bizâtihi Hz. Rasûlullah’a baştan sona hitap etmekte. Onun şahsında da bizlere hitap etmekte. 13’te Hz. Rasûlullah’ın şifre rakkamı. Hem sayı îtibariyle Hz. Rasûlullah’a hitap etmekte hemde kelâm îtibariyle, mânâ îtibariyle tabii onun şahsında da her birerlerimize.
Not= Rağbet/regaib bahsi bu hususta daha çok bilgi isteyenler. (6 İslâmda mübarek geceler) kitabımızın “Regaib kandili” bölümüne bakabilirler. T.B
İNŞİRÂH Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 95–Tîn Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
95- TÎN Sûresi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
95-et-TÎN : "Tîn", dağ adı veya incir demektir. Bürûc sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 8 (sekiz) Âyettir. (E.H.Y.H.D.K.D.) Şimdi bu Sûre-i Şerifin de sayı değerlerine küçük bir göz atalım.
(تن-Tîn) (ت te-400) (ن nun-50) toplarsak (400+50=450) eder. Sûre sayısı, (95) Âyet sayısı (8) nüzül sırası (28) dir. Bunların içinde de birçok sayı ma’nâ değerleri vardır dileyenler bunları üretebilirler biz sadece hatırlatmak ile yetinelim.
Mealen.
1- Tîn'e ve Zeytun'a,
2- Sina dağına
3- Ve bu güvenli beldeye andolsun ki,
4- Biz insanı en güzel biçimde yarattık.
5- Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.
6- Ancak iman edip iyi işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ecir vardır.
7- O halde sana dini ne yalanlatır?
8- Allah, hakimlerin hakimi değil mi?
وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونَ
(95/1) (Vet tîni vez zeytûni. )
(95/1) “İncire ve zeytine andolsun.”
Bütün âlemleri halketmiş olan Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın küçük bir incir ve zeytin ile ne işi olabilir ki, üstelik onların üzerine yemin ederek hitapta bulunuyor, incir ve zeytinin, Rabblarına yemin etmeleri gerekirken, Rabbları onların üzerine yemin ediyor. Küçük bir çocuk dahi bir yemin ettiğinde kendisi için değerli olan en büyük şeyler üzerine yemin etmektedir.
Bu durumda bizim anlamamız gereken, Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın burada yemin ettiği incir ve zeytinin, ne kadar değerli bir şey olduğudur.
İncir;
Bütün feza incirin kabuğu, içerisinde bulunan geze-genler ve yıldızlar ise incirin çekirdekleri hükmündedir. Cenâb-ı Hakk (c.c) burada açıkça âlemleri de belirtebilirdi ancak bâtıni olarak ifâde edilen vahdette kesret sırrı anlaşılmaz idi.
Zeytin;
Zeytinin yenilebilir hale gelmesi için, belirli bir süre kapalı olarak bekletilmesi gerekmektedir ki, bu seyri sü-lûk yolunun ifâdesidir.
Zeytin ezildiğinde çıkan yağı tek olarak bütün zeytinleri içerisinde barındırmaktadır ki, kesrette vahdet’in ifâdesidir. Kesretten vahdete ulaşabilmek için biraz zaman geçmesi lâzımdır. Zeytin başlangıçta biraz acı ve yeşildir, hamdır, toplandığı gibi hemen yenmez, bir müddet kapalı yerde bekletilmesi lâzımdır ondan sonra belirli işlemlerden geçirilip yenecek hale gelir.
İşte insan da başlarda böyle ham zeytin gibidir, acıdır hamdır, onun olgunlaşması için bir müddet riyazat ve nefs
terbiyesi çalışmaları yapmak lâzımdır, o şekilde terbiye edilen nefs gıda haline gelen zeytin gibidir. Ayrıca siyah-laşmış renginden dolayı varlığında “a’mâiyyet” hakikatini de temsil etmiş olmaktadır.
İkinci yorum Vet tîni vez zeytûn.(1) Bütün bu âlemleri var eden, ve bütün âlemlerinde zuhurda olan, Allahu Teâlâ Hazretlerinin, bir zeytin tanesiyle bir incir tanesiyle, ne işi var ki? Zeytine yemin olsun, ona diyeceğine farz-ı misal, Hira Dağına yemin olsun meselâ, yâni büyüklük ifâdesi mühim olsaydı dünya’nın tamamına yemin olsun der, galaksiye yemin olsun derdi. Ama bakın küçücük bir zeytine, bir zeytin tanesine bütün âlemlerin sahibi olan Allahü Teâlâ Hazretleri yemin ediyor. Arada fark var mı, yâni orantı varmı?. Zeytinin Rabbına yemin etmesi gerekiyorken, Rabbı zeytine yemin ediyor, onun üzerine. Bir çocuk bile küçücük aklıyla haşa yâni en yakınının ölüsünü öpeyim ki diyor. Ekmek Kûr’ân çarpsın ki diyor. En büyük değerine yemin ediyor.
Bir çocuk böyle bir değere yemin ederse! Allahü Teâlâ Hazretleri bu zeytine niye yemin ediyor? Çocuk aklı kadar Rabbımızın aklı haşa yok mu.? Öyle bir şey düşünülemez tabii. O zaman bu zeytinin ne değerli birşey olduğunu bizim anlamamız gerekiyor. Eğer Cenâb-ı Hakk bir şeye kasem etmişsse, parmak basmışsa basanda değil basılan-daki hikmeti aramamız gerekiyor. Basanın hikmeti zâten belli, yâni kasem edenin hakîkati zâten belli. Ama kasem edilen şeyin hakîkatini bizim anlamamız gerekmektedir. Cenâb-ı Hakk boşu boşuna yemin eder mi? Küçücük satır içersinde, kaç tane yemin vardır.
Âyetler içerisinde. Ve bir âyette iki tane yemin var. Vet tîni vez zeytûn. Yâni incire yemin olsun ki, zeytine yemin
olsun ki. Tefsirleri açtığımız zaman şöyle der: İsa Aleyhisselâm da zeytinlik dağında sohbet edermiş. Kudus-u Şerif’in yakınlarında görmüşsünüzdür. Şimdi tabi dağ değildir oralar meskun yerlerdir. Dağ mı? Zeytinlik dağında bakın burasıyla ilgili o hâdise işte. İsim olarak. Diyor ki Tur dağında incir ve zeytin çok bol çıkarmış. Niye Cenâb-ı Hakkın zeytinle incire yemini. Bunlar mübarek meyvelerdir. Gıdaları çok boldur. İşte Tur dağında işte Ege’de, Orta Doğuda bunlardan çok çıktığı için insânlar da bunlardan çok faydalandığı için bunlar göz önüne alınarak buna yemin edilmektedir diye izâh edilir.
Tefsirlerin bir çoğu yaklaşık izâhlarda bulunur. O da doğrudur. Zeytinde, zeytin ağacının tamamı vardır. Zeytin ağacı demek ayrıca, âlem ağacı demektir. İşte mirac gecesi, geçen gün onun sohbeti oluyordu orada kaldı. Mi’rac gecesi Sidre-i Münteha dediği Sidir ağacı Hz. Rasûlullah’ın Hakîkati Muhammedî çekirdeğinin ağaç şeklinde gösterilmesi, onun için Sidir ağacı nişan olarak belirtilmiştir. Ağaç olarak gösterilmiştir. Mi’racın kemâl hali, sınır hali, ağaçla belirtilmiş ki, bu Efendimizin çekirdeği yâni Hakîkati Muhammedî o zeytinin çekirdeği gibi o zeytin çekirdeğinin bir anda, açılıp dallanıp bir anda âlemi ihata etmesi, meyvelerini de birlikte vermesi. Cenâb-ı Hakk aciz mi bundan değil tabi.
Nasıl ki Meryem ana hamileliği biraz belirginleşince halkın arasından çıkartıldı da Cenâb-ı Hakk bir yokuşa bir yüksekçe tepeye gitmesini söyledi orada “Ciz’in Nahleti” (19/22) bir hurma kütüğü vardı. Vardı diyorum sanki görmüş gibi. Varmış diyor yâni Kur’ân’ı Kerîm öyle diyor. O varmış diyor. O deyince bizde vardı diyoruz. Varmış. O hurma kütüğünün altında da bir su varmış kaynar su. Ve anında o kurumuş hurma kütüğü Meryem Anaya meyvele-rini uzatmaya başlamış. Kurumuş meyve kütüğü Anında meyve veriyor. Meryem anaya sadece onun dallarını sallamak kalıyor.
Bakın işte orada da hurmadan bahsediliyor. Ayrıca hurmanın mertebe olarak hakîkati Meryemiyet mertebesi, İseviyet mertebesi yâni sıfât mertebesini de belirtmiş oluyor. Yâni genel bu ifâdeleri topladığımız zaman onların hayat hikâyeleri arasında geçiyor bu meyve. İncir ya. Tabii ki zeytinin özü ne kadar faydalı ise, insânlara incirin özü de incirin hakîkati de öyle. Uzun müddet dayanabilir kurutulduğu zaman ve içini açtığınız zaman o her bir tek minicik incir tanesi bir incir ağacı yapma kudretine sahiptir. İğne ucu kadar gördüğümüz o içindeki daneler herbiri bir incir ağacıdır.
İnsanın elinde o incirin bir tek çekirdeği olsa bir sene o çekirdeği ekse o çekirdekten ağaç meydana gelse, iki üç sene sonra o meyve vermeye başlasa, ilk verdiği meyve bir, iki, üç beş tane onları hemen açsanız tek tek tek dikseniz iki sene üç sene içerisinde belki bütün dünyayı istilâ edecek kadar incir ağacı ortaya gelir çünkü bir tanesinden yüz tane incir olduğunu düşünelim, o sene yüz tane incirin içerisinde milyar tane milyar dane çıkar. Milyar taneyi ektiğin zaman milyar kere milyar artmış olur. Dünya değil okyanusları bile doldurur.
Yâni bu kadar bereketli bir meyvedir. Şimdi bunu böyle geçelim. “Vet tîni” vahdette kesret. Cenâb-ı Hakk ona yemin ediyor işte. İnciri âleme benzetiyor. Fezayı bir incir kabuğu olarak düşünelim. Hani incirin o beslenen tarafı var ya kökü sap tarafı. İşte o da Arş-ı Alâdan ona verilen rahmeti ilâhîye. Aşağıya doğru bütün feza o incirin kabuğu hükmünde. İncirin içindeki tanecikler de bu gördüğümüz gezegenler hükmündedir. Tabî işte buna yemin eder. Çünkü kendisi büyüklüğünde bu âlem zâten Allah’ın tecelli mahâllidir. İncire yemin etmesi bir bakıma bu âlemlere yemin etmesi, Cenâb-ı Hakkın. İncirin şahsında. Ama diyemez miydi ki âlemlere yemin olsun ki. Derdi ama o zaman, içinde bu sırrı saklayamazdı. Yâni vahdette kesret hükmünü anlayamazdık, o zaman. Âlemlerin genişliğini anlardık sadece. vez zeytûn.
Zeytinden, bakın demin bahsettiğimiz gibi, ilk hamlığı sırasında yeşildir. O ham oluyor. Öylece kullanılmıyor. Belirli bir eğitimden geçtikten sonra her birerlerimiz bir zeytin gibiyiz. Yat yere bak zeytin tipindeyiz hepimiz.
Ham olduğumuz zaman yeşiliz yenmiyoruz. Gerçi yeşil hayattır. O yeşilin içinde hayat var, ama o yeşilliği ile yenmiyor. Belirli bir mamul haline gelmesi gerekiyor. Yumuşaması gerekiyor. Biraz ezilmesi saklanması gereki-yor. Biraz acılar içinde kıvranması boğulması gerekiyor. İşte bu zeytin siccinde kaldığı sürece üzerinde de taş bastırıyorlar yukarıya çıkmasın diye. Bu siccinde kalma süresi gerekiyor belirli bir sûre. Nasıl ki Yusuf Aleyhisse-lâm kuyuda kaldı hapishanede kaldı, işte zeytinlik halinin olgunlaşması devreleri o aralar idi.
Hapishane devresi. Zeytinde kapalı kutu içerisinde belirli bir sûre, hapis olması gerekiyor ki, o olgunluğa kemâlâta erişsin, ve yenilecek mamul kıvama gelsin. Mamul hale ulaştırılsın diye. İşte zeytinin dışı alındığında bunlar ezildiğinde. Herbirerleri toplanıp ezildiğinde neticede bir zeytinyağı elde edilmiş oluyor veya birey olarak tek tek yenmiş oluyor. Neticede çekirdeği onun da tek bir çekirdeği var. İşte buda vahdet demektir. Teke tek. Ve onu ektiğimiz zaman ondan da binlerce binlerce binlerce zeytin meydana gelmiş oluyor. Bu da kesrette vahdeti ifâde etmektedir.
وَطُورِ سِينِينَ
(95/2) (Ve tûri sînîne)
(95/2) “Ve Sîna dağına.”
Cenâb-ı Hakk (c.c) diğer başka dağlara değil de
Mûsevîyyet ile ilgili olan “sîne” Sînâ dağına yemin ediyor. “tûri sînîne” ifâdesi bâtıni olarak her birerlerimiz için sine turlarının yani nefs mertebelerinin ve hazerâtı hamsenin ifâdesidir.
İkinci yorum
Ve turi sinin.(2) Ve Tur-i Sina dağına yemin olsun ki. Niye Arafat dağına yemin etmiyor da! Cebeli Rahme dağına yemin etmiyor da, efendim arife günü işte Arafat dağına çıkıldığı zaman ona Müzdelifeye yemin etmiyor da, Nûr dağına, Cebeli Nûr’a yemin etmiyorda Mûseviyetle ilgili olan Sina dağına, Turi Sinaya yemin ediyor. Müslümansan yâni müslümana gelmişse müslüman yollarında dolaşacak. Meselâ insân aklı soracak bunları, soracağız bunları, niye neden? Yoksa ezbere oku, eh öyleymiş öyle olmuş. İşte Allah bilir. Tabii Allah bilir de. Birazcıkta kullar da bilsin. Kullar bilsin diye gelmiş. Allah kendi âleminde bunların hepsini zâten biliyor. Gaye bizlere öğretilmesi. İşte buradaki Turi Sina diye belirtilen şey aslında sine turu. Yâni senin gönlündeki nefsi emmare, levvame, mutmainne turları. Hazaratı Hamse turları, bakın sine turu. Turi Sina değil, sine turu. Bunlar başka yerlerde zâten olmuyor.
Turi Sina, bilindiği gibi “Museviyyet” mertebesi hakikatini ifade etmektedir. Burası da “esmâ tenzih” mertebesidir. Burada ki tur, “Museviyyet” mertebesi itibari ile sine/gönül turudur.
وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ
(Ve hâzel beledil emîn.)
(95/3) “Ve bu emîn olan beldeye.”
Bu âyeti kerîme ile Muhammediyyet mertebesine geliniyor.
Emin belde mertebe-i Muhammediyye ve ondan kasıt Kâbe-i Şerif ve Mekke-i Mükerremedir.
Kişi kendi gönül kâbesine girdiği anda orası emin belde olmaktadır çünkü her türlü nefsâniyetten, cinniyyetten, şeytaniyetten arındırılarak oraya girilebildiği için ondan sonra orası emin beldedir.
Bu girişten önce giren kişinin de Muhammed’ül emîn yani emin kişi olması gerekmektedir.
İkinci yorum
Ve hâzel beledil emîn. (3) İşte şimdi geldi Muhammediyet mertebesine. Turi sina Mûseviyet ve İseviyet mertebesindeki gezintiler. Ve hâzel beledil emîn. Emin belde de Mertebe-i Muhammediye. Oradan kasıt Kabe-i Şerif. beledil emîn ayrıca Mekke-i Mükerreme ve orada sakin olan Kâ’be-i Muazzama. Belde-i emindir. İşte gönül kâ’besine girdiğin zaman bunun bizdeki karşılığı da budur. Gönül Kâ’besine girdiğin zaman orası da Beledil Emin. Emin beldedir. Neden emin belde? Çünkü artık orası her türlü nefsaniyetten, cinniyetten, şeytaniyetten arındırılmış temizlenmiş, yasak bölge olduğu için, artık oraya hiçbirşey giremiyor. Kişi oraya kendi gönül âlemine girdiği zaman heryerden emin olmuş oluyor. Ama bunu tahakkuk ettirmek için evvelâ Muham-medul Emin olmak gerekir. Yâni girenin de emin yerin de emin olması gerekir.
Ayrıca “hâzel beledil emîn” “İşte bu emin belde” zâhiren İnsân-ı Kâmil, irfan ehlinin, bedenî varlığı. Bâtınen ise Hakk’ın tecelligâh-ı olan onun gönül âlemidir. Bunun dışında hiç bir yerde emîn’lik yoktur, burası korunmuş
Ulûhiyyet sahasıdır, diğer sahalara muhakkak hayal ve vehim girmekte oralara tesir etmektedir. Oraların da emin belde haline gelmesi için gerekli irfani eğitimin yapılması lâzım gelmektedir.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
(95/4) Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm.
(95/4) “Muhakkak ki: Biz insanı en güzel bir biçimde halkettik.”
Allah’ın varlığı içerisinde insân en güzel sûret olarak halkedilmiştir.
İnsanın halkedildiği mahâl her ne kadar dünyâ ve cennet olarak belirtiliyor ise de her iki mahâl de Allah’ın varlığı içindedir.
“Ahseni takvîm” sûret olarakta en güzel şekli içine almakla beraber bâtınen dahi en kemâlli olarak halkedilen varlık insândır. Kendindeki bu kemâli bilmeyerek zevâlde yaşayanlar için ise bu onların bireysel sorunu olur ve bu durum onun kemâl hali üzere halkedilmiş olmasına zevâl vermez. “Altın çöpe düşse değerini kaybetmez” sözü vardır ki, insânda aynı şekilde kendini hangi durumlara getirmiş olursa olsun, Hakk’ın verdiği değerden hakîkati olarak bir şey kaybetmez, kaybedilen fiilleri yönündendir.
İkinci yorum Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. (4) And olsun ki, mutlak ki “halaknâ”. Biz halkettik. Bakın melekler yaptı, şunlar yaptı değil, biz yaptık deniyor. Cenâb-ı Hakk. “Halâkna”. Halkettik ki. Kimi? “El insâne”.
İnsanı halkettik ki nasıl? “fî ahseni takvîm”. “En güzel sûrette.” Kıvamda, olgunlukta halkettik. Buradaki fî’yi biraz düşünmek lâzım gelmektedir, “fî” zarfiyat mânâsına olduğundan, içinde mânâsındadır, yâni “en güzel sûretin içinde” insânı halkettik mânâsındadır. “De, da” hükmünde kullandığımız zaman en güzel sûrette halkettik ama en güzel sûretin içinde, en güzel sûret olarak halkettik. En güzel sûret demek, Allah’ın varlığı içinde insân en güzel sûrette halkedildi mânâsındadır. Anlaşılıyor mu? Yâni tabii insân bir mahâlde halkedildi. Bu mahâl her ne kadar dünya, yada cennet olarak belirtiliyorsa da, bu mahâlde Allah’ın varlığı içindedir, cennette olsa, dünya da olsa Allah’ın varlığı içindedir.