İçeriğe atla
Alak 19Cüz 30 · Sayfa 598

Alak Sûresi 19. Âyet

العلق

Sohbete sor

Kellâ lâ tuti'hu vescud vakterib

Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş.

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

~~96.19~
كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ
~ ~ ~

(96/19) - Kellâ, lâ tutığhu vescud vakterib.

(19) âyet, secde âyetidir.)

(96/19) - Sakın onu dinleme de secde et ve yaklaş


Dikkat et ki sakın ha onlara uymayasın. Yâni seni Hakk yolundan çeviren kimselere uymayasın. Bir gün gelecek zebaniler onları tutacak, sürükleyecekler. Neticede sen şöyle yap ki, “vescud vakterib.” Secde et ve yaklaş. Bakın Hakk’a kurbiyet kazanmanın en büyük olgularından birisi secde imiş. Secde et yaklaş. İşte bizimde yapmamız gelen şey, tevazu üzere hareket ederek Cenâb-ı Hakk’a secde ile yaklaşmak. Şükran secdesi ile yaklaşmak, tilâvet secdesi ile yaklaşmaktır, unutmayalım da inşallah bu akşam gidince her birerlerimiz, birer secde yapalım. Bunun hükmü yerine gelsin. “Vescud vakterib.” Secde et ve yaklaş. Her mertebede kendi benliğinden geçerek, ef’âlinden, O’nun ef’âline, esmândan, O’nun esmasına,

sıfatından O’nun sıfatına, zâtından, O’nun Zâtına secde ederek ve tevazu ile yaklaş, yaklaş, taki “kabekavseyni” (53/9) “iki yay mesafesinde daha da yakın oluverdi” hakikat-i sana da zâhir olsun.


96 - Alâk Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 97 - Kadr Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


97 - KADR Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM


Kadir gecesinden bahsettiği için bu isimle anılmıştır. "İnnâ enzelnâ" adıyla da anılmaktadır.

5 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 97., nüzul sırasına göre ise 25. suredir.

Fâsılası: ر (rı) harfidir.

- Yüce Allah Kur’an’ın Kadir gecesinde indirildiğini bildirmektedir. Kur’an’ın Kadir gecesinde bir defada dünya semaına indirildiği, oradan peyderpey peygamberimize vahyolunduğu yorumu yapılmıştır. Bir başka yoruma göre ise Kur’an’ın ilk inen âyetlerinin Kadir gecesinde indirildiği şeklindedir.

- Kadir gecesinin hangi gece olduğu kesin olarak

bilinmemesine rağmen, bu gecenin bin aydan hayırlı olduğu, meleklerin yeryüzüne indiği ve güneşin doğuşuna kadar, insanların isteklerini ve taleplerini çözdükleri söz konusu edilmektedir. Bu nedenle inananların Kadir gecesini ibadetle ihya etmeleri çok önemlidir. (Hasenât)


Mealen.

1- Doğrusu biz onu (Kur'ân'ı) Kadir gecesinde indirdik.

2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?

3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

4- Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her bir iş için inerler.

5- O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

د ر ق (ق) “kaf-100” (د) “dal-4” (ر) “rı-200” dür. Toplarsak, (100+4+200=304) tekrar toplarsak, (3+4=7)

(97) nci sûre ve beş âyet (25) nüzul sırasına göredir.

Fâsılası: ر (rı) harfidir.

(5) beş âyet (5) beş âyet buda Hazeratı Hamse’yi içinde barındırıyor olmasıdır.

Bunları sayı olarak değerlendirirsek, şu sayılar çıkar.

(3-4-5-97-25-) Bunlar bilinen sayı değerleridir, dileyen

bunlara bakarak bazı oluşumlar çıkarabilir, fazla olmasın diye ben sadece bildirmekle yetindim.


~~97.1~
اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فٖى لَيْلَةِ الْقَدْرِ~ ~ ~

(97/1) - İnnâ enzelnâhu fî leyletil gadr.
(97/1) - Şüphesiz, biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.


Şimdi biz tekrar yine başa gelerek bunu biraz daha anlamaya çalışalım. Ikra’bismi rabbikellezî halak. Âyetiyle bu sûrenin büyük bağlantısı vardır. Çünkü ikisi de aynı hakîkatlerden bahsetmekte. Ancak burada kadir gecesinin oluşumunu, Cenâb-ı Hakk bizâtihi kendi vasıtasıyla olduğu, diğer ikra âyetinin ise Cebraâil Aleyhisselâm Vasıtasıyla geldiği belirtiliyor. “İnnâ” bakın, “muhakkak ki biz,” yine biz geldi, akşamki sorunuz vardı. “İnnâ” “muhakkak ki biz” “enzelnâ” yine biz. “Hu leyletil kadr”. O gecenin içersinde Kadir gecesinin içerisinde biz indirdik deniyor. Ama bir evvelki sûrenin başındaki âyette ne diyordu? “ikra bismi rabbikellezi halâk,” yâni Cebrâil Aleyhisselâmın getirdiği ve Cebrâil aleyhisselâmın bildirdi-ği şeklinde oradaki oluşum aynı oluşumu başka yönden biz yaptık, biz indirdik diye belirtmektedir.

Evet kaldığımız yerden sohbetimize devam etmeye çalışalım inşallah. kadir sûresine başlamıştık. esteizü billâh bismillâh İnnâ muhakkak ki biz. “Enzelnâ” biz nâzil ettik, indirdik. Hu onu, neyi? Kûr’ân’ı Azimüşşan’ı nerede leyletil kadir. Kadir gecesi içerisinde biz Kûr’ânı Kerîm’i, Kûr’ân-ı Azimüşşan'ı indirdik nâzil ettik. Daha evvelki sohbetle-rimizden nuzülün ne olduğunu anlatmaya çalışmıştık değil mi? Mertebeler içerisinde Ulûhiyet, Allah/Râhmaniyet lîsânından Hakkça’ya, Hakkça’dan Rabça'ya, Rububiyet

lîsânına Rububiyet lîsânından da ef’âl âleminde ef’âl mertebesine, Arapça olarak. İşte bir evvelki âyette, İkra hukuku bu lîsân üzere. Yâni bâtın âleminde tercümesi Allah tarafından yapıldıktan sonra Cebrâil Aleyhisselâma emanet edilerek o lîsânın Arapça harfler şifreleri içerisinde mânâların Hazreti Resulüllaha ilka edilmesiydi.

Orada Cebrâil Aleyhisselâmın Kur'ân-ı Kerîm'i getirdiği belirtilmekte. O sahne ile ifâde edilmektedir. Ancak bura da ifâde değişiyor. Biz indirdik diye belirtiyor. Şimdi bakın iki ifâdede çelişki varmış gibi geliyor. Ama yoktur mertebe farkı vardır. Niye Alâk Sûresinde Cebrâil Aleyhisselâm indirdi de, Kadir sûresinde biz indirdik deniyor? Değil mi? Okuyorsak okuyoruz demektir. Okuyorsak düşünüyoruz demektir. Düşünüyorsak arıyoruz demektir. Arıyorsak çıkartmamız gerekmektedir.

Tabi eğer bunların ne olduğunu bilemezsek Kûr’ân-ı Kerîm’i ezbere okur, okur geçeriz, ne o bizden bir şey anlar, ne de biz ondan bir şey anlarız. Yâni ne o bizden bir şey anlar derken. Şimdi bakın birbirini anlayan iki kişi konuşuyorken iki tarafta hoşnut olur. O zaman Kûr’ân-ı Kerîm’in de bizden hoşnut olması lâzımdır. Biz ondan ne kadar hoşnut oluyorsak, biz ondan ne kadar bir şey alıyorsak, o da bize bir şeyler verdiği için ama biz aldığımız sürece hoşnut olması gerekiyor, bu Kûr’ân bizâtihi Allah'ın varlığından başka bir şey değildir. Biraz daha yumuşatalım Kûr’ân Allah'ın ilmi varlığından başka hiçbir şey değildir. Yâni Kûr’ân okuyan Rabbi ile baş başadır. “İnnâ” işte biz indirdik deniyor.

Karşılıklı, arada kimse yok ki, kişi bunu kendi kendine okumuş olsa, “İnna muhakkak ki biz” onu biz indirdik, “fi leyletil kadr” hatta daha da başka ifâdeyle “aleyke” senin üzerine indirdik deniyor. Kim okuyorsa ona hitap ediyor. O zaman biz ondan memnun olduğumuz gibi, bizim de onu memnun etmemiz lâzımdır. Bu kâğıt parçası değil canlı capcanlı rûhaniyeti olan bir kitâptır.

İçine doğru baktığınız zaman o âyette ne belirtiliyorsa o harekelerin içersinde onların hepsi. Anlaşılıyor mu buradaki özellik? Bakın o kadar açık, biz indirdik diye hitab ediyor. Bakın birebir . Niye burada biz indirdik diyor da! diğer tarafta Cebrâil Aleyhisselâmın vasıtasıyla indiril-diğini söylüyor? İşte diğer âyette ikra âyetinde sahnede bu oyunu oynayan oyuncular belirtiliyor. Cebrâil Aleyhis-selâm var Efendim Muhammed Aleyhisselâm var ve bu ikisi arasında iletilen bir de ilim var. Yâni üçlü bir sahne bir de Hira dağı var.

Bütün bunları sahneye koyan rejisör diyelim haşa, burada Cenâb-ı Hakk bütün bu işleri kendi yaptığını anlatıyor. Yâni sahneleyen kendisi. Cebrail'e (a.s.) o ne diyor artistlerin işlerine o rolü Cebrail’e o rolü veren o Hazreti Resulüllaha (s.a.v) o rolü veren, o kitabı hazır-layan kendisi olduğundan biz yaptık, bu işleri diye bunu ifâde ediyor birinci âyette. Oyuncular sahnede oyun oynanırken rejisör gözüküyor mu? Gözükmüyor ama bütün sistemi meydana getiren rejisördür. İşte ana güç olduğu için bütün burada tek faili mutlak o olduğu için, biz yaptık ne ile yaptık. Sıfatları ile birlikte yaptık bizden kasıt ta o. Hu onu, yâni kitabı. “Fi leyletil kadir.” Kadir Gecesi içerisinde biz indirdik.


اِنَّا (İnnâ) da, “muhakkak biz” ifadesinde, görüldüğü gibi, iki (elif) iki (nun) vardır, bunlar iki “in” olarak ta değerlendirilir. Bilindiği gibi “in” “in-i şartiye”dir. O da biri “Ulûhiyet” diğeri “Risâlet” şartıdır. Bu iki ana şartlar olmasa bu âlem olmaz idi. Ulûhiyet şartı, Risalet tarafından, ifade edilen “İn’şeallah” “eğer Allah dilerse,” hükmüdür. Onun tasdik hükmü olmazsa âlemde hiçbir şey olmaz. Ulûhiyyet tarafından olan “in/eğer” ise “lev/eğer” mertebesinden. “Levlâke lev lâk lemâ halektul eflâk.” Hükmüdür. “Ey Habibim eğer sen olmasaydın, olmasaydın

bu âlemleri halketmezdim.” Hükmü ile, bu âlemlerin varlık sebebi bu iki şarttır.

İşte bu iki şart bir varlığın faaliyyet sahasında görüle-bilmeleri için “bir’in iki mertebeli” olarak görünmesidir. Biz indirdik demesi, “Ulûhiyeti ve Risâleti” ile bu yöndendir.


Ayrıca diğer bir yönden ise, sâlik/Hakk yolcusu, aldığı irfani eğitim ve nefsini tanıma çalışmaları ile, kendi hakikatine ârif olduğunda. Kendinde Hakk’tan başka bir şeyin olmadığını idrak etmiş olur. Bu husus bir çok hadis ve âyet-i kerîmeler ile açıktır. Kişi daha evvelce var zannettiği vehmi ve hayali olan, kimliğinden soyunmuş aslına dönmüş olur ki buda, “fenâfillâh/Hakk’ta fâni” olmaktır.

Daha sonra sâlik, kendindeki ilâh-i varlığını da idrak edince, buraya geldiğinde, “bakabillâh/Hakk’la bâki” olmaktadır. Böylece ilâh-i tecellilerin mazharı olduğundan, onda işleyen Hakk, görünen halk olan kendisidir. İşte bu tek’in iki mertebeden zuhuru, “innâ/biz” olmuş olur.


~~97.2~
وَمَا اَدْرٰیكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
~ ~ ~

(97/2) - Ve mâ edrâke mâ leyletul kadr.
(97/2) - Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin!


Ve mâ edrake mâ leyletül kadir.(2) şimdi sıra geldi bize. Tekrar konuyu iki yönden ele alalım. “ve mâ edrake” bakın “kef” dedi, o ise muhatap/hitab edilendir, işte böylece karşımıza muhatap geldi. Burada bu hitabı iki yönlü anlamamız gerekiyor, birisi mutlak sûrette Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimize

olan hitap, biride onun ümmetine olan hitaptır. Burada bunu ayırmamız lâzımdır. Ayırmamız lâzımdır ki, sonra tekrar birleyebilelim. iki ayrı özelliğin hakîkatlerini idrâk edip, tekrar birleyebilelim. Şimdi, bu hitap evvelâ, (s.a.v.) Efendimize geldiği için, evvelâ onun yönüyle bakalım. “Ve ma” burada düşünüyoruz, öyle birşey ki bu, “edrake mâ leyletül kadri.“Ey habibim sen bu Kadir Gecesinin ne olduğunu idrâk ettin” Yâni benim sana bildirdiğim hakîkatlerle vermiş olduğumu idrâk ettin.

Neden? Çünkü Cebrâil Aleyhisselâm vasıtasıyla o gece yapılan eğitim ile zâten Efendimiz (s.a.v) Cebrâil Aleyhis-selâmı, hakiki veçhiyle görmekle, onu yaşadı, idrâk etti. Kadir gecesinin ne olduğunu mutlak olarak, hiçbirimizin anlayamayacağı kadar, yüksek bir seviye ve derecede idrâk etti. İşte onun tasdiki budur. “Ve mâ” öyle birşey ki bu “edrake” sen “idrâk ettin.” Neyi o kadir gecesini, sen mutlak olarak idrâk ettin. Yaşadın yâni “derk” ettin.

Derk/idrak= “Lügatta. Anlayış. Kavrayış. Akıl erdir-mek. Fehim. Yetiştirmek.” Ma’nâsında geçmektedir ki, “kişinin bünyesine işlemiş müşahedeli bilgi” demektir.

Ama bu husus bize döndüğü zaman, ümmete döndüğü zaman, bu âyetin muhatabı biz olduğumuz zaman, “vemâ edrâke” orada “” soru hükmüne geldi, olumsuz hükmüne geldi. Sen bu Kadir Gecesini idrâk etmedin yâni edemedin. Yâni bu Kadir Gecesinin ne olduğunu idrâk edemedin. “Ve mâ leyletül kadri.” Bu kadir gecesinin ne olduğunu sen idrâk edemedin, veyahut edebildin mi? Veya etmeye çalış, gibi dikkatimiz çekilmektedir.

Efendimiz (s.a.v) hakkında sen mutlak olarak bu Kadir gecesini idrâk ettin ve yaşadın, ama bu bize döndüğü zaman, Biz ikra hâdisesini yaşamadığımız için, Cebrâil Aleyhisselâm’dan da haberimiz olmadığı için, “ve mâ edrake” siz bunu idrâk etmediniz. Neyi “ve mâ” etmediniz “leyletül kadri.” Kadir Gecesini idrâk etmediniz, ama etmeye çalışın. Madem ki bu Kadir Gecesi diye bir özellik

var, bir güzellik, bir hoşluk vardır. O zaman bu âyetle bizi oraya yöneltmekte ve bunun ne olduğunu yavaş yavaş şerh etmek için değerini bize anlatmak için “leyletül kadri.” Diye devam etmektedir.

-------------------
~~97.3~
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ~ ~ ~

(97/3) - Leyletul kadri hayrun min elfi şehr.
(97/3) - Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.


O Kadir Gecesi, leyl gecesi öyle bir Kadir Gecesidir ki “hayrun” hayırlıdır “min elfi şehir” bin aydan hayırlıdır. Böyle bir geceyi sende idrâk etmeye çalış, anlamaya çalış. İşte daha evvelki sûrede de biraz geçtiği gibi, bu sûrenin geliş sebeplerinden bir tanesi de şuymuş: bir gün beni israil hikâyelerinden, tevrattan bir hikâye bahsedilmiş. Demişler ki beni İsrail'den bir silahşör vardı, bir Allah eri vardı. Üstünden zırhını çıkarmadan seksen üç sene, Hakk yolunda savaştı, hiçbir şeyle meşgul olmadan, dünya işleriyle meşgul olmadan, hayatının seksen üç senesini Hakk yolundaki savaşa verdi. Diye bir hikâye anlatılıyor. Efendimiz de (s.a.v.) üzülüyor benim ümmetimin zâten yaşı elli altmış civarı, bu kadar sevabı nasıl yapacak benim ümmetim? Efendim bu kadar derecelere nasıl ulaşacak diye üzüntüdeymiş.

Şimdi o kişi seksen üç sene savaşa gidiyor ama, ömrü üçyüz sene civarında. Yâni çok uzun bir ömrü var. Seksen üç senesini Hakka ayırabiliyor. İşte benim ahir zaman garip ümmetim, elli altmış sene ortalama ömürleri var. Nasıl bu sevapları kazanabilecekler diye Efendimiz üzülü-yormuş. İşte bir rivâyete göre, Kadir Sûresi bunun üze-rine geliyor ve buradaki hesapta, onun üzerine yapılıyor, bin ay seksen üç sene dört ay tutarında, yâni o kişinin seksen üç senede kazandığını, Ey Habibim ben senin ümmetine, senin yüzü suyun hürmetine, sana olan

muhabbetim hürmetine, senin bu üzüntün üzerine bir gecede seksen üç senelik sevabı onlara verdim, ben diyor. Bakın ne büyük bir lütuftur. İşte Kadir gecesini idrâk ettin mi? Başka yönden değeri bu kıymeti budur. Birisi Cebrâil Aleyhisselâm ile Hakîkat-i İlâhiye ile beşeriyetin vücut bulması birlik bulması. Yâni ilâhî kelâmın beşere ulaştı-rıldığı gece. Birisi de, işte o gecenin hürmetinden biz o geceye itikat ettiğimizde, hürmet ettiğimizde ibadet ettiğimizde, bir gecede seksen üç senelik ibadet kazan-maktayız.

Şimdi ne diyorlar bakın, tavsiye olarak, “her gününü bayram, her geceni kadir bil.” Bakın altmış senelik ömrümüzün, kırk senesini idrâkli olarak geçirdiğimizi düşünelim. Bu da deminki hesabımızın bir başka hesabı. Kırk senelik ömrümüzü idrâkli olarak geçirdiğimizi düşü-nelim. Yâni kırk Kadir gecesi, yaşadığımızı düşünelim, çocukluk devresini bırakalım. Kırk tane seksenüç sene kazanmış olmaktayız. Senede bir Kadir Gecesi ile. Ama her hafta bir kadir gecesi yaşayabilirsek, her ay bir Kadir Gecesi yaşayabilirsek, hatta her gecemizi Kadir yaparsak. İşte teheccütlere kalkmak sûretiyle, yatsıyı kılmak, nafileleri, günlük zikirlerimizi, yapmak sûretiyle her Gecemiz Kadir gecesidir.

Bunu böyle itikat edelim inşallah. Allah öyle gani, öyle kabul eder zâten. Ne yapıyoruz? İşte iki rekat mi’rac namazı kılıyoruz. İşte mi’rac demek işte Kadir Gecesi zâten kıymetini bilmek demektir. O zaman kaç gün gece vardı işte elliüç hafta mı vardı? Elliiki hafta senenin günleri üçyüzaltmışbeş. Bakın üçyüzaltmışbeş Kadir Gecesi Ümmeti Muhammedin olmakla bir senede çarpı seksenüç. Ayrıca hesap etmemiz mümkün değil. Birde bunu tekrar kırk ile çarp. Bir milyar seneden fazla dünyada yaşamış-çasına feyz almakta. Neden? Bu işte Efendimizin yüce-liğinden. Ümmeti Muhammede takdir edilen ölçüler den dir.

İşte sen bu Kadir Gecesini hâlâ daha idrâk etmedin mi? Böyle olduğunu idrâk et, böyle olduğunu anla ve ona göre değerlendir. işte bu hakîkatler içerisinde kişi ramazanın mutlaka yirmiyedisi kadir gecesi olacak diye bir şart yoktur. Ama sistem ona uygun. Yâni hakîkat yaşantısı Ramazanın yirmiyedinci sayısına/derecesine uygun geliyor. Neden?

Kısaca yeri gelmişken onu da bakalım. Üçyüzaltmışbeş ile seksen üç çarpılınca. Bir senelik o da birde kırkla onu çarpın. Kırk sene ile çarpın, bir milyon ikiyüz on bin sekiz yüz sene yeryüzünde yaşamış gibi sevap alıyoruz işte bu Ümmeti Muhammede ahir zaman ümmetine lütfedilen, Cenâb-ı Hakk’ın itaları, verişleridir. Şimdi Ramazanı Şerif’in başından îtibaren oruç tutmaya devam eden kişi, yirmiyedi gün süresi içerisinde, belirli bir letafete ulaşıyor.

Tabii bu bütün çalışmalarını yapmak sûretiyle, belirli bir inceliğe, belirli bir hassasiyete ulaşılıyor. Gerçi hiçbirimiz pek fazla uğraşmıyoruz ama, böyle olması gerekiyor. Ama ulaşırız, ama ulaşamayız o konu ayrıdır, ancak bunu bilmemiz gerekiyor. Ramazanın yirmi yedinci gecesi, işte bizim Kadir Gecemiz oluyor. Oruçlar, tera-vihler, namazlar ile birlikte nefsaniyetimizden temizlenmiş oluyoruz. Tabi bu sadece, ramazanda oluşacak bir hâdise değildir. Daha evvelki seyr-i süluk içerisinde de sürdü-rülmüş olması lâzım gelmektedir. Yirmi yedinci gecesi bizim gönlümüze de Kûr’ân-ı Kerîm inmeye başlıyor.

Ramazanın yirmi yedinci gecesi yani Kadir gecesi işte. Kendi kadrimizi idrâk etmeye başlıyoruz. Ku’ran-ı Kerîm bize inmeye başlıyor. Ancak, bu Kûr’ân-ı Azimüşşan'ın dışında, başka bir Kûr’ân olarak değil. Herşey bunun içerisinde zâten mevcud. Bunun içerisinde ki mânâlar ilhami olarak inmeye başlıyor. Vahiy olarak değil. Vahiy olmaz hiçbir zaman, o peygamberlere ait, yeni bir hukuk, yeni bir hüküm getirirse o vahiy olur. Onun dışındakiler bu vahyin izâhı mertebesinde olduğundan, bunlara ilham

denir. Açış denir. İşte kadir gecesi olarak belirtilen, Bu yirmi yedinci gecesinde ilhamlar gelmeye başlıyor ki yirmi yedinci gecesi, Îsevîyet mertebesidir, ayrıca sırayla bakıl-dığında. Yâni yirmisekiz peygamber îtibariyle baktığımızda yirmiyedinci peygamber İsa Aleyhisselâm'dır.

Niye oradan başlıyor? Çünkü İsa Aleyhisselâm’da ilk zâti tecelli başlamakta. İsa aleyhisselâmın zatında Allah'ın zât tecellisi vardır. İşte Kadir Gecesinde de, zâti tecelli başlıyor. Yirmisekizinde sâlik Mertebe-i Muhammediye ulaşmış olunuyor. Yirmisekizinci gece Hakîkati Muhamme-diye ulaşılmış oluyor. Ama İseviyettten Mûseviyetten geçmeden oraya ulaşmak mümkün değildir. Çünkü yolu oradan geçiyordur. Ama bugünkü hristiyanlar, bugünkü Mûseviler mânâsında değildir. Onlar hiçbir zaman Hakîkati Mûseviye, Hakîkati İseviye olamadılar, bu islâmiyetin seyridir. Onların malı değildir, o bizim malımızdır. Ama onlar kendilerini kavim olarak ayırmışlar, nesiller olarak, milletler olarak ayırmışlardır. Onlar ayıra dursunlar. Biz tevhid ehliyiz. Biz ayırmayız, çünkü ortada ayrılacak bir şey yoktur.

Yirmisekizinci gece Muhammediyet Mertebesidir. Yirmi dokuzuncu gece ki, ertesi gün bayram otuzuncu gece arefe dedikleri ariflik gecesi bütün mertebeleri. Ariflik günüdür. Bütün mertebeleri kendinde bulundurmuş Mûseviyet, Îsevîyet, Muhammediyet mertebelerini. Tabi hep oruçlu olarak. Ertesi günün bayram olduğu bilindiğinden arefe. Oyüzden deniyor, ama kendi hakîkatine ulaşmasına artık çok kısa bir süre kaldığından ertesi gün de bayram olduğu bilindiğinden arefe yâni ariflik günüdür.

Kurban bayramında da arafat günü oluyor. Ya arife günü ariflik günü işte o da arafat diyorlar. Ariflik günü arafat dağına çıktık diyorlar ya, yâni idrâkin yükseğine çıktı mânâsındadır. O kişi oturduğu yerden de arafata çıkıyor korkmayın. Yâni sadece, mutlaka oraya gidipte

gidilecek diye, bir hüküm yoktur, orası bir simgedir, tabi oraya gitmenin de başka özellikleri vardır. Çünkü o yaşantıyı da görmek lâzımdır, ama gitme imkânı olma-yanın arafata ma’nen bulunduğu yerde çıkması mümkün dür. İrfaniyet yönüyle yükselmesi, yâni aklında idrâkinde yükselmesi. Mümkündür.

Yirmi dokuzuncu günde Arifi Billâh, Allah'a ârif, mutlak irfan ehli. İşte bunları idrâk edenin yapacağı tek şey, geriye bayram yapmak kalıyor. İşte bayramı yapan onlardır. Bakın şimdi burada da estetik bir hâdise var. Bayram onlar için yapılıyor. Hacı bayram veli bu hakîkati idrâk ettiği zaman “bayramım imdi, bayramım imdi. Yar ile bayram ederler şimdi” diyor. Bakın çoluk çocukla bayram ederler demiyor. Yar ile bayram ederler şimdi. Bayram özünü bildi, bulan anda kendi oldu, diye yazdığı bayram işte ilâhîleri bu idrâk içerisinde oluşuyor.

Ehlullahtan birisi de ne demiş, “bayram ol gündür bana kim göz göre didarını, görmezsem bir gün seni ol kara gündür bana.” Yâni bayram dostu gördüğün zaman, dostla olduğun zamandır. Gönlünde Hakîkat i İlâhiyeyi Hakîkati Muhammediyeyi, Ulûhiyyet hakîkatlerini idrâk eden için bayram olmaz da ne olur? Hatta bu bayram sözü bile yetersiz kalır. Bayramı iki kere yapmış olur. “Âdet olmuş Âdem yılda bir kurban keser, an be an, saat ve saat kurbanım ben sana” diyen ne güzel söylemiş. Yâni kurban senede bir sefer değildir.

Ramazan bayramı hakkında size başka bir şey daha belirteyim.

(6-mübarek geceler ve bayramlar) kitabında bu mevzuların bir kısmı vardır, ramazan bayramı halife-i şahsiyye bayramıdır. Yâni ariflik bayramıdır. Yâni kendi hakîkatini idrâk edenlerin bayramıdır. Daha henüz görev almamıştır. Kurban bayramı ise şeyhlik bayramıdır. Görev alanların bayramıdır. Neden? işte bakın kurbanlar kesiliyor ya. İşte karşısına gelen kişide irade gücünü oluşturarak,

onda kendi kurbanını kestirebilecek gücü oluşturuyordur. Rüyalardaki hayvan kesimi işte budur. Kurban bayramın da kurban kesmiyor muyuz? Zâhir anlamda, bâtın anlamda da kim mânâ âleminde kurbanını keserse, yahut kimin tarafından vesilesi ile kesilirse, işte orada o şuuru o idrâki o vasıtayla ortaya getirmiş oluyor.

Yoksa kendi kendine zâten kesmesi mümkün değildir. Yâni ramazan bayramı kendini bilmek, kendini bulmak, idrâk etmek, kendi varlığında, kendi hakîkatine ulaşmak. Kurban bayramı da görevlilik bayramı. Karşı tarafa fayda sağlama, yahut yol gösterme bayramıdır. İşte şeyhlik/ halife-i şahsiyye kendini bilme, daha henüz ramazan bayramı, ama kendinin şeyhliği, yâni o mertebeye ulaşması. Ama henüz görevli değildir, halife olması ise kendine halife olmasıdır. Belirli bir aşamadan sonra tekrar başka bir eğitimden geçer, sonra hani nasıl okuldan çıkınca hemen görev alıyorlar mı? Hemen üniversiteyi bitirince ihtisas yaptırıyorlar.

İşte o iki aylık süre ihtisas süresi. Ondan sonra eğer kabiliyeti varsa ona görev veriliyor o da kurban bayramını o şekilde yapmış oluyor. Ramazan bayramına şükür bayramıda diyorlar, genelde şeker bayramı diyorlar, orada tatlı şeker var, yâni bir yere ulaşıldığı için, ama diğerinde, kurban bayramında çakı bıçak var, kan var. O iradenin oluşturması var. İşte o iradeyi oluşturacak iradeye sahip olmak gerekiyor, kurban bayramını yaşayanlar için her iki bayram yaşayanlar için yaşatılıyor yapılıyor. Yâni kurban bayramı ve ramazan bayramını hak edenler.

Şimdi bakın peki! biz ne yaptık ki bayram yapacağız? Bayram sabahı kalktık giydik cici elbiselerimizi gittik, konuya komşuya tatil yaptık. Yedik içtik, oynadık, neşelendik, ama biz ne yaptık ki, bunu hak ettik. Hak edenlerin taklidçileri olarak, bizde bayram yaptık, yâni Cenâb-ı Hakk onlara bu bayramı lütfetti. Bizde onlara sûret olarak benzediğimiz için, biz de benzer bayram,

sûret bayramları yaptık. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın lütfundan dır, yâni ehli irfâna olan lütfundandır, bir kişi bayram yapıyor, onun yüzü suyu hürmetine bütün âleme bayram yaptırıyor. Neden? o insâna sûret olarak benzediğimiz için, öz olarak benzediğimiz için değil. Bakın ne kadar büyük bir lütuf vardır. Bayram yapıyorlar ama onların bayramları burada kalıyor. Diğer samimi bayram yapanların bayramı ise, ahirete de intikâl ediyor. Daha uzun süre devam ediyor, Cenâb-ı Hakk onlardan eylesin.


~~97.4~
تَنَزَّلُ الْمَلٰئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ اَمْرٍ~ ~ ~

(97/4) - Tenezzelul melâiketu ver rûhu fîhâ biizni rabbihim, min kulli emr.
(97/4) - Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner.


Tenezzelul melâiketu ver rûhu. (4) İşte bu hakîkatlere erişmiş olan kimselere, Melâike ve rûh tenezzül eder. Bu gece içerisinde iner. Yâni melâikeden kasıt, melâike milk, melek, kuvvet ve şiddet demektir. İlâhî kuvvetler onun bünyesine iner. İşte o bayramı yapması için, bayramı yaptıracak özelliğe, güçlere sahip olduğu için, olması için rûh ve melâike onun üzerine indiği ve onu o şekilde güçlendirdiği için, kurban bayramı için de hazırlık yapılır.

Yâni diğer insânlardan farklılığı, kendisine rûh ve melâike-i kiram'ın, yâni bazı güçlerin indirilmesidir. Ama o kişi elinden tutacakta, fırlatacak atacak, bir evi, bir ağacı kökünden tutacak ta yıkacak, ma’nâsında güçler değildir. Fiziki ma’nâda güçler değildir. İlim ma’nâsında, ilmi ma’nâdaki güçlerdir. Onunda iğne batırdınmı ay vay diye canı yanar.

Nasıl “bi izni rabbihim” rabbının izniyle, yâni o kişinin kabiliyeti ne kadarsa, Cenâb-ı Hakk dozunu ona göre milk, melek ve rûh gücünü onda arttırır. ilham gücünü artırır, gerçi o gece bu ifâde genel olarak rûh ve melâike yeryüzüne iner. Genel olarakta iner ama özel olarakta senin yeryüzü beden mülküne iner. Yeryüzü dediği senin yeryüzünün, senin toprağın, senin toprak bedenindir oraya iner. Bize de lâzım olan zâten odur. Özel inendir. Genele zâten iniyor. Rahmet her gece herkese iniyor. Oradan da faydalanıyor. Birde özel rahmetten faydala-nıyor. Bu işlerle özel olarak ilgili olan kimselere nasıl? “min külli emrin” bütün işlerden iner. Bu âyet geldiği zaman, bütün işlerden iner “min külli emrin” emir iş mânâsınadır, yâni her türlü bilgisine her türlü bilgi kendisine bahşedilir ma’nâsınadır .Tamamen olmasa bile zaman içerisinde çözüm yapacak kadar bilgiler indirilir.

En azından, her türlü kendini anlayacak kadar, küçük problemler çözülecek kadar, ilim indirilir. Bu da insâna yeter. Sonsuz peygamberlere indirildiği kadar bir ilim beklemek çok iyimserlik olur. Fazla uçurtmadan, fazla abartmadan. Ama diğer insânlara inenden, biraz daha fazla iner, çünkü âyetin sözü öyle. Yerine göre toplu ibadette gerekli ilk alış zamanlarında toplu ibadet gerekli. Daha sonra daha yukarıya yukarıya doğru çıkmaya başlandığı zaman, tabiki kişi özel olarak tabi ki herkes aynı idrâkte olmadığı için, oraya ulaşılamaz. Ama toplu yapılan ibadetler oraya ulaşmayan kimseleri de birlikte o nûrdan yararlandırmak ve yükseltmektir. Ama daha daha yukarıya çıktıkça çevre azalır.

O zaman kişi, Efendimizin yalnız başına Hira Dağında ibadet etmesi gibi olur. Çünkü artık ibadet özel, özele geçmekte, orada umumi genel bir ibadet tarzıyla değil de, özel bir münasebete dönüşmektedir. Bu da kişinin kendi kabiliyetine göre olmaktadır. “Külli emrin” bütün işlerle birlikte rabbinin izniyle melâike ve rûh iner. Burada melâike dediği, Cenâb-ı Hakkın esmâ-i ilâhîyesi isimleri

rûh dediği tefsirlere bakınca burada melekler ve Cebrâil (a.s.) O gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler, diye yuvarlak bir ma’nâ verilmektedir. Yâni rûhtan Cebrâil olarak bahsedilmektedir. Onun bir ismi de Ruh-ul Kudüs’ tür ya, o şekli de doğrudur. Melâike de iner.

Sendeki Esma-i İlâhiyenin güçlerini artırır. Meselâ Râhman esmâsını daha güçlü söylersin. Kahhar esmâsını daha güçlü söylersin. Vahhab esmâsını daha güçlü söyler ve kullanırsın. Gerektiğinde hibe edersin, bildiğin bir şey varsa verirsin. Yâni isimler/melekler senden daha güçlü olarak çıkar. Rûh ise Allah'ın venefahtüsü sana iner. Ruh-ul Kudüs ve Ruh-ul A’zâm burada ayrıca iner. Çünkü daha evvelce Âdemiyet mertebesinde “venefahtü” rûhu/sultani inmişti. Îsevîyet mertebesinde rûh mertebesinde ise Ruh-ul A’zâm’ın inmesi, yâni genel ihata içerisindeki ruhun inmesi söz konusu olmakta ve senin bütün varlığını o rûh, o ilim kaplamakta. Neyle? “Bi izni rabbihim.” Rabbimin izniyle.


Min külli emrin (4) ve işte “selâmün,” bunlara selâm vardır. Bu selâm neydi? insânın varoluş kaynağı selâm ismidir. Hani hüvallahüllezi de okuyoruz ya. Hüverrâhmâ-nirrahîm el melikül, kuddusül, selâmül, mü'minül, mühey-minül diye. İşte oradaki “selâm” ismi insânın kayna-ğınıdır, onu ortaya getiriyor. Yâni selâm, selâmet esmâsı insânın zâhir olarak, bâtın olarakta kaynağıdır. Odur, gerçi insânın kaynağı, esas kaynağı Ahadiyetten geliyor bu ayrıdır. Ama bakın İslâm, teslim, selâm Müslim hep bu kaynaktandır, bu esmâdan kaynağını alıyordur. Selâmet üzere olmak işte budur. Gerçek selâm kendilerine verilir. Daha evvel lîsânen söylediği bu selâmın hakîkati kendile-rine verilir.

Ve bu selâm artık onda ebedileşir. Selâmdan kasıt selâmeti ebedileşir ve Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. İmam “esselâmu aleyküm,” dediği zaman? müezzin Ne

cevap veriyordu. “Allâhümme entesselâmü ve minkesse-lâm” bakın orada da iki tane selâm vardır, ve ona böylece cevap veriyor. Allâhümme, ey Allah’ım, ente sen, esas selâmette olan sensin, selâmet senden gelir diye orada hitap ediliyor. İşte selâmın hakîkati buradadır.

Ve ayrıca günde kıldığımız beş vakit, sünnetleri ile birlikte kırk rek’at namaz içerisinde, bir günlük namaz içerisinde doksandört tane selâm kelimesi vardır. (5) Namaz kitabını okursanız bunlar orada vardır, doksandört tane selâm esmâsı vardır. Allâhümme entesselâm’larla birlikte. Onlarda bir selâm çünkü esselâmu aleyküm. Her selâm verişte. Tahiyyatın içinde esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhis sâlihîn, diye de geçiyor oradaki selâmlar ile birlikte. Oturur merak eder sayarsanız, ama gerek yok sayılmış derseniz ayrı. Ama benim gibi biraz posteki sayar gibi selâmları sayarsanız doksandört tane bulursunuz. Çünkü ben o kadar buldum. Ama dedim bunlar eksik, doksandört olmaz. Yeterli değil, bir şeyler daha olması lâzım. Selâmın bir günlük namazda, doksandokuz tane olması lâzım. Çünkü sistem öyle.

Beş tane de zâten oradaymış da, ben sonradan gördüm. Hemde koskocaman duruyor, gözümüzün önünde neden? O beş vakit namaz her namazın mutlak bir selâm, selâmetin tamamı olduğundan selâmlara. Birde beş vakit namazı da ilâve edersek doksandokuz olur. Dinleyicilerden biri:

-Doksandörtte kalsa iyi olur hocam.

Yok iyi olmaz.

-Dokuz artı dört on üç şifre oluyor da.

İşte tamam bak. İyi oldu daha güzel oldu.

Bana onu bildirmişlerdi, bak sen bizden çok ilerlerdesin maşallah, Kadir Gecesi tesirini nasıl gösteriyor.

Hakîkaten doğru bak o gün onu düşünmemişiz.

Bak asli harfleri ile onüç oluyor, selâmın asıl sayısı ile onüç çok doğru. Ayrıca “selâm” kelimesinin sayı değeri (131) birdir ki, gene (13) tür.

Ama yine eksik. Özel olarak doğru, ama genel seyir içerisinde esmâ-i ilâhiyenin doksandokuz tane çıkması gerekiyor. Neden dersen, şimdi oraya da geliriz. İşte her bir vakit namaz mutlak selâmete götürdüğü için kişiyi, toplu bir selâma, selâmete götürdüğü için beş selâm da o. Selâmette o. O zaman oldu dossandokuz. Bir günlük namaz kılan kişiye Cenâb-ı Hakk o kadar büyük lütuflarda bulunuyor ki. Bu yapmış olduğu lîsânından ve fiilinden çıkmış olan doksandokuz tane selâm esmâsı. Doksando-kuz türlü esmâ-i ilâhiyeye kalkan oluyor.

Bakın bu çok özel ve hususi bir hâdisedir. Cenâb-ı Hakk'ın doksandokuz esmâsı, bunlar birbirine zıt isimlerdir kişi namaz kıldığı zaman, çevresinde doksandokuz tane selâmet kalkanı oluşturuyor. Esselâmu aleyküm derken anlaşılıyor mu? İşte bâtın âleminden gelen herhangi bir ismin karşılığına düşen selâm kalkanı, o gelen esmâyı önlüyor durduruyor. Kahhar esmâsının karşısına düşen selâm, nasıl futbolcular birbirlerine karşı koruyor hiç sektirmiyorlar. İşte kahhar esmâsının karşılığı olan, çünkü doksandokuz hepsine birer kişi düşüyor. Bakın doksandört olsa esmâ-i ilâhîye fazla gelecek kalkan eksik kalacaktır. Hangi selâm, gelecek esmânın karşılığı ise onu karşılıyor.

Eğer gelen daha güçlü geliyorsa, gücünü azaltıyor. Bize olan darbesi yüzde yirmi, yüzde ona, yüzde otuza, düşer. Azalarak bize geliyor, anlaşılıyor mu? bakın namaz içerisinde ne kadar büyük bir hikmetler vardır. Vehhab isminin geldiğini düşünelim. Vehhab ismi selâm ile selâmet ile geldiğinde bu sefer dozunu artırarak bize geliyor. Yüzde yirmi üzerinden geliyorsa selâm da onun içerisinde olduğundan bize yüzde otuz yüzde kırk fayda sağlayarak geliyor. İşte bunun gibi bütün esmâ-i ilâhiyeyi düşünelim. Cabbar esmâsından bir zorlanma geliyorsa

ona çarpıyor, dozu yavaşlıyor, bize ulaşsa da çok az bir şekilde bizi üzerek geliyor. İşte Cenâb-ı Hakk namaz içerisinde bütün bu hakîkatlerini yerleştirmiş, ama biz onu jimnastik diyoruz. Şudur budur, diyoruz hafife alarak gafletimizle de, yapmamaya çalışıyoruz veya kısa tutmaya çalışıyoruz. Allah salât hakîkatini idrâk edenlerden eylesin İnşallah. Bizleri en güzel şekliyle onları idrâk edenlerden, tatbik edenlerden eylesin.


~~97.5~
سَلَامٌ هِىَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
~ ~ ~

(97/5) - Selâmun, hiye hattâ matleıl fecr.
(97/5) - O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.


Selâmun” bu nasıl bir selâm? Selâmun, “hiye hattâ”, şu zamana kadar. Bu selâmet dilemesi devam ediyor ki, bu selâmet geliyor ki: matlail fecr.(5) Yâni fecr tûlû edinceye kadar, yâni sabah aydınlığı oluşuncaya kadar güneş doğuncaya kadar, bu hâdise bir gece boyunca böylece devam edip gitmektedir. Neden? Sabah olunca bu sahne bitiyor. Burada belirtilen melekler, Cebrailler, selâmlar, selâmetler hepsi bitiyor? Nasıl gecede rüya görüyoruz da uyandığımız zaman o sahne ortada yoktur. İşte gece olan bu hâdise bir bakıma fenafillâh halinde yaşanmış olduğundan, gündüz bakabillâh hükmü ortaya çıktığından, bütün bu tahakkuklar ile zuhûra çıkmış aydınlığa çıkmış oluyoruz. Fecir vaktine kadar bu oluşumlar sürüyor. Gündüz de bu oluşumlar ve hatıraları ile birlikte, gerçek yaşama geçmiş oluyoruz. Ulûhiyet mertebesine geçerek, yâni aydınlık nûra çıkarak bunları birlikte yaşamaya ve yaşatmaya çalışmaya başlıyoruz.

Yukarıda bahsedildiği gibi “selâm” “kendinde olmak

tır, bu ise Ulûhiyyet fecri doğup İlâhiyyat gündüzü beden arzında nurlandığı zaman, kişinin bireysel nefsani kimliği ortadan kalkınca, işte bu kendindeki “selâm” dırki, Ulûhiyet hakikatiyle “kendinde olmaktır,” ve bundan baş-kası da yoktur.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)