İçeriğe atla
Şükür
8308 kelime | 120 kaynak

Şükür

Şükür, bir haldir; varlığı bütünüyle idrak ediş, her zerrede tecellî eden lütfu seyrediş ve bu seyrin hayretiyle dolup taşma makamıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde biz şükrü, sâlikin yolculuğunun yakıtı, pusulası ve varacağı menzilin bir tecellîsi olarak görürüz. O, nimetin farkına varmakla başlar, nimeti vereni bilmekle derinleşir ve nihayetinde şükredenin, şükredilenin ve şükrün kendisinin birliğine şahit olmakla kemâle erer.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Şükür kapısını açmak için önce kelimenin kendi içinde taşıdığı sırrı anlamak gerekir. Tasavvuf, kelimelerin köklerine inerek hakikatin damarlarını bulma sanatıdır. Şükür kelimesinin lügat mânâsı, ‘açmak, izhar etmek, ortaya çıkarmak’tır. Zıttı olan [küfr](/wiki/kufr) ise, ‘örtmek, gizlemek’ demektir. Bu iki kelime, mânevî yolculuğun bütün haritasını önümüze serer.

Hakîkî kulluk (abdiyyet), kulun kendi varlığında Hakk'tan gayrı bir şey görmemesi, tam bir yokluk ve teslîmiyetle O'nun huzûrunda durmasıdır. " Ve kun mineş şâkirîn " ( Şükredenlerden ol ): "Şükr" kelimesi, "açmak, izhâr etmek" kökünden gelir. Nîmeti gizlemeyip açığa vurmak, kaynağını îtirâf etmektir. "Şükr"ün zıttı "küfr"dür; zîrâ "küfr" örtmek, "şükr" ise açmak demektir. Hakîkati örten kâfir olur; hakîkati açan ise şâkir olur. (Zümer Sûresi)

Hakikati, yani her nimetin, her nefesin, her anın ardındaki İlâhî Lütfu gören ve bunu diliyle, kalbiyle, amelleriyle ‘açığa vuran’ kimse, şükretmiş, yani şâkir olmuştur. Nimeti kendi maharetine, tesadüfe veya başka sebeplere bağlayarak onun asıl kaynağını ‘örten’ kimse ise küfrân-ı nimette bulunmuş, yani nankörlük etmiştir. Bu yüzden tasavvuf nazarında küfrün en derin anlamlarından biri, hakikati örtmektir. Şükür ise o örtüyü kaldırmaktır. Bir çiçeğin güzelliğinde Sanatkârı, bir yudum suda Hayy isminin tecellîsini, dostun tebessümünde Vedûd isminin bir cilvesini görmek ve bunu itiraf etmek, şükrün ta kendisidir.

[Cenâb-ı Hakk](/wiki/cenab-i-hakk), bütün bir [kevn](/wiki/kevn) alemini insana bir sofra olarak sermiştir. İnsan, bu sofranın hem misafiri hem de şahididir.

O (Allah) ki; yeryüzünde olanların tamamını sizin için yarattı. Sonra gökyüzüne yöneldi ve orayı yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve O, her şeyi bilendir. (Dur Rabbın Namazda (Cilt 1) - Bakara 29)

Yeryüzünde olanların tamamı, güneşin sıcaklığı, toprağın bereketi, suyun serinliği, havanın her an ciğerlerimize dolan rahmeti, bizim için halk edilmiştir. Bu, insana bir kibr payesi vermez; aksine, omuzlarına en ağır ve en şerefli emaneti, yani şükür ve [abdiyyet](/wiki/abdiyyet) sorumluluğunu yükler. Bu kadar büyük bir ikram karşısında gafletle durmak, nimeti görmezden gelmek, yani hakikatini örtmek, en büyük nankörlüktür. Âyet-i Kerime’nin “nasıl kâfir olursunuz?” (Bakara 28) suâli, bir azarlama değil, bir hayret ve şefkat nidasıdır: “Bu kadar açık bir lütuf karşısında, bu hakikati nasıl örtebilirsiniz?”

Bu hakikati açma yolculuğu, yani [seyri sülûk](/wiki/seyri-suluk), kendine has bir ritmi olan bir yürüyüştür. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz bu yürüyüşü, ecdadımızın heybetli ve hikmetli adımlarına benzetir:

Herkes bilir, mehter takımının yürüyüş sistemi “iki ileri bir geridir” İleriye doğru iki adım atar bu ilk hedef önü açmaktır. Oraya nokta konur sonra kendini emniyete almak için bir adım geri gelir, ancak gerçek olarak bir adım ileriye gitmiştir, sonraki adımda gene aynı şekilde geri çektiği adımı ile birlikte, gene iki adım ileri bir adım geri yaparak bir evvelki geri aldığı adımını o yere getirip sabitleştirir, bu bir ilerleme tatbikidir. İşte dervişte emniyetli bir yürüyüş için bu sistemi tabik etmesi lazımdır, her adımında bir adım geri gelmesi emniyetli bir yol almadır, güzeldir derviş böylece yavaş yavaş yolunda emniyet ile yol almaya devam eder. (Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi (Cilt 1))

Bu mehter yürüyüşü, sâlikin yolculuğunun en güzel tarifidir. İki adım ileri atılan mânevî coşkunluk, feyz ve açılımlardır. O bir adım geri çekilme ise, o hali sindirmek, nefsini aradan çıkarmak, adımlarını sağlamlaştırmak içindir. Bazen yolcu, bu ritmi şaşırır, iki ileri bir geri yerine iki adım geri atabilir. O an, farkındalık ve şükür devreye girer. “Şükür vakti ile fark edildi de seyr tekrar mehter yürüyüşüne geçti” ifadesi, şükrün sadece nimetlere değil, aynı zamanda yolun farkındalığına, hataları görüp düzeltebilme lütfuna karşı da yapıldığını gösterir. Yolda olmak ve yolda kalmak en büyük şükür sebebidir.

Bu noktada, Nakşibendî yolunun büyüklerinin bize hediye ettiği en kıymetli aletlerden biri olan [Vukûf-u Zamânî](/wiki/vukuf-u-zamani) ilkesi karşımıza çıkar.

Müridin bütün uğraşma ve didinmelerini neticeye bağlayan ve onu murâdına eriştirmekte en büyük müessirlerden(tesir edicilerden) biri olan “Vukûf-u zamânî”, insânın her an kendi hâlini bilmesi hâlinin şükrü mü, özrü mü gerektirdiğini anlaması demektir. Yakup Şerhî: Bahaeddini Nakşibend Hazretleri, bize, kabz (sıkışma) hâlinde istiğfar; bast (genişleme) hâlinde de şükür ile emir buyurmuşlardır. İşte bu iki hâle dikkat ve riâyet “Vukûf-u Zamânî” dir. (Reşahât — Aynü'l-Hayât)

[Vukûf-u Zamânî](/wiki/vukuf-u-zamani), zamana, yani içinde bulunulan “an”a vâkıf olmaktır. Sâlik, bir cerrah titizliğiyle kendi kalbini, kendi halini her an denetler. Kalbinde bir ferahlık, bir mânevî genişleme, bir [bast](/wiki/bast) hali mi var? Hemen anlar ki bu, Hakk’ın bir lütfudur ve derhal şükürle mukabele eder. Kalbinde bir sıkıntı, bir daralma, bir mânevî kuraklık, yani [kabz](/wiki/kabz) hali mi var? O zaman da anlar ki bu, ya bir imtihandır ya da bir kusuruna işarettir ve hemen istiğfara, sabra ve duaya sarılır. Şükür, bu ilkeye göre yaşandığında, anlık bir reaksiyon olmaktan çıkar, sâlikin varoluşunu şekillendiren sürekli bir [murakabe](/wiki/murakabe) (kendini gözetleme) ve [muhasebe](/wiki/muhasebe) (kendini hesaba çekme) eylemine dönüşür.

Nihayetinde şükür, sâlikin seyrinde öyle bir noktaya ulaşır ki, artık şükreden ile şükredilen arasındaki ikilik de ortadan kalkmaya başlar. Sâlik, sadece nimete değil, şükredebilme lütfuna da şükreder. Kendisine şükretme ilhamını verenin, dilini şükürle döndürenin, kalbine şükür hissini yerleştirenin de yine [Hakk](/wiki/hakk)’ın kendisi olduğunu idrak eder. Bu, [tevhid](/wiki/tevhid) denizinde erimektir.

En yüksek şükür, "şâkir"in (şükredenin), "meşkûr"un (şükredilenin) ve şükrün Hakk olduğunu müşâhede etmektir. (Zümer Sûresi)

Bu makamda kul, kendi varlığının, Hakk’ın tecellîleri için bir ayna olduğunu anlar. Şükür, Hakk’ın kendi lütfuna, kendi cemâline, kulunun aynasından yine Kendisinin nazar etmesidir. Kul, bu muazzam tecellî karşısında aczini ve yokluğunu idrak ederek en büyük şükrü eda etmiş olur. Zira en kâmil [abdiyyet](/wiki/abdiyyet), O’nun karşısında kendi hiçliğini bilmektir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.), “Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurarak, şükrün en yüksek mertebesinin, sonsuz bir kulluk ve teslimiyet hali olduğunu bizlere öğretmiştir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Şükür: Aslı ve Mertebesi

Şükür, sadece nimete karşı bir teşekkür değildir. O, bir idrak hâlidir; varlığın tamamını Mün'im'in, yani Nimet Veren'in bir tecellîsi olarak görme sanatıdır. Bu sanatın talimi, bazen bollukla, bazen darlıkla olur. Bazen genişlik (bast) hâliyle gelen bir lütfa şükredersin, bazen de daralma (kabz) hâlinde gelen bir imtihanın içindeki hikmete şükredersin. İkisi de aynı kaynaktan gelir ve ikisi de kulu terbiye etmek içindir. Hakikî sâlik, her iki hâli de Hakk'tan bilir ve ikisinde de edebini korur. Çünkü bilir ki, darlık olmadan genişliğin, kabz olmadan bastın kıymeti bilinmez.

"Bu, Rabbimin Bir Lütfudur": Şükür ve İmtihan Hakikati

Şükür, bir imtihanın adıdır. Cenâb-ı Hakk, kulunu bazen vererek, bazen de alarak imtihan eder. Asıl marifet, her iki durumda da nimeti ve imtihanı bir arada görebilmektir. Bu idrakin en güzel misalini Hz. Süleyman'ın (a.s.) kıssasında görürüz. Belkıs'ın tahtı göz açıp kapayıncaya kadar önüne konulduğunda, o büyük sultan ve peygamberin ağzından dökülen söze kulak verelim:

قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاهُ مُسْتَقِرًا عِنْدَهُ قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكَفَرَ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ

"Yanında kitaptan bir ilm bulunan zat da dedi ki: Ben onu daha gözünü açıp kapamadan getiririm. Ne zamanki -Hz. Süleyman-onu -tahtı- yanında yerleşmiş olarak gördü, dedi ki: Bu Rabbimin lütufundandır, tâki beni imtihan etsin ki, şükür mü ederim yoksa nimete karşı nankörlük mü ederim ve her kim şükür ederse ancak kendi nefsi lehine şükür eder. Ve kim de nimete karşı nankörlükte bulunursa, şüphe yok ki, Rabbimin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir."

Varlığın zirvesine, mülkün ve hikmetin en tepesine oturtulmuş bir kulun idraki budur. O, gelen harikulade nimete "Bu benim gücüm, benim ilmimin eseri" demedi. "Bu, Rabbimin bir lütfudur" dedi. Ama orada durmadı. Bu lütfun bir imtihan olduğunu bildi: "Beni denemek için... Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü?" Demek ki nimet, kendi başına bir gaye değil, bir imtihan vesilesidir. Nimete sahip olmak değil, nimete karşı takınılan tavır, kulun makamını belirler.

Bu imtihan sadece bollukla olmaz. Bazen darlık, yokluk, hatta bir mürşidin eliyle gelen ve "zehir" gibi görünen bir imtihan bile aynı hakikati taşır. Teslimiyet makamındaki bir dervişin, kendisine yöneltilen ve haksız bulduğu suçlamalar karşısında söylediği söz, bu sırrı açar:

Haza min fadliy Rabbiy İkram üzere zuhur eden manevi tecelliyat için Allaha hamd ve şükür ederim. Elhamdülillahi rabbil alemiyn Sübhanallahi ve bihamdihi

Zâhirde bir "infaz" gibi görünen hadiseyi, "ikram üzere zuhur eden mânevî tecelliyat" olarak görmek, şükrün en ileri mertebelerinden biridir. Bu, her fiilin ardındaki Fâil-i Mutlak'ı görmek, celâlin içindeki cemâli seyretmektir. Çünkü bilir ki, bazen bolluk kulu azdırır, şımartır. Darlık ise kulu terbiye eder, Hakk'a yaklaştırır. Cenâb-ı Hakk bu hikmete şöyle işaret eder:

Bâzen kulu azgınlıktan koruyan bir nîmettir. Nitekim Şûrâ Sûresi 42/27'de buyrulur: " Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı " ( Eğer Allâh kullarına rızkı sınırsızca yaysaydı, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi ). Bolluk da darlık gibi bir imtihândır.

Sâlik, gelen lütfa şükrederken onun bir imtihan olduğunu unutmaz; giden nimetin veya gelen sıkıntının ardında da kendisini azgınlıktan koruyan bir hikmet arar ve ona da şükreder. Bu, zıtların birliğine, yani Cem makamı'na varan bir idraktir.

Tekvinî İrade ve Teklîfî Rıza: Küfür ve Şükür Arasındaki Mîzan

İrfan yolunun en ince meselelerinden biri, Hakk'ın iradesi ile rızası arasındaki farkı anlamaktır. Bu mesele anlaşılmadığında, kulun sorumluluğu ve şükrün ehemmiyeti de anlaşılamaz. Cenâb-ı Hakk'ın iki türlü emri, iki türlü iradesi vardır: Emr-i Tekvînî ve Emr-i Teklîfî.

Emr-i Tekvînî, Hakk'ın "Ol" emriyle ilgili olan halk etme iradesidir. Âlemde zuhura gelen her şey, hayır-şer, iman-küfür, itaat-isyan, O'nun bu kevnî iradesi dâhilindedir. O'nun izni ve iradesi olmadan bir yaprak bile düşmez. Bu, Tevhid inancının temelidir; her şeyin tek bir kaynaktan geldiğini bilmektir.

Emr-i Teklîfî ise, Hakk'ın kullarından talep ettiği, razı olduğu ve sevdiği şeyleri bildiren emridir. Peygamberler ve kitaplar aracılığıyla bize ulaşan bu emirler, O'nun rızasına giden yolu gösterir.

Hakk, kevnî iradesiyle küfrün var olmasına izin verir, çünkü imtihan sırrı bunu gerektirir. Lakin teklîfî iradesiyle, yani rızasıyla, küfürden razı değildir. O, kulları için imanı ve şükrü seçmiş, ondan razı olmuştur. Zümer Sûresi'ndeki şu ayet-i kerime bu iki mertebeyi bir araya getiren bir mîzandır:

Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allâh'ın size ihtiyacı yoktur. Ama O, kullarının küfrüne râzı olmaz. Eğer şükrederseniz, sizin için buna râzı olur. Hiçbir günâhkâr, bir başkasının günâh yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir ve O, size yaptıklarınızı haber verecektir. Çünkü O, kalplerde olanı çok iyi bilir.

"İn tekfurû fe innallâhe ganiyyun ankum" (Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allâh'ın size ihtiyacı yoktur). Bu, Hakk'ın Ganiyy ismiyle Zât-ı Mutlak itibariyle âlemlerden müstağni olduğunun ilanıdır. Sizin küfrünüz O'na bir noksanlık vermez. Güneşi balçıkla sıvamaya kalkan, güneşe değil, kendi gözüne ve dünyasına zarar verir.

Ancak hemen ardından gelen ifade, Rab-kul ilişkisinin, yani Rububiyet mertebesinin sırrını açar: "ve lâ yerdâ li ıbâdihil kufr" (Ama O, kullarının küfrüne râzı olmaz). Bu, teklîfî emirdir. O, her şeye gücü yeten bir Sultan olduğu gibi, aynı zamanda kullarına şefkat ve merhametle muamele eden bir Rab'dir. Onların hakikati örtmesinden, kendilerine zulmetmesinden razı olmaz.

Peki neden razı olur? "Ve in teşkurû yerdahu lekum" (Eğer şükrederseniz, sizin için buna râzı olur). Şükür, hakikati açmaktır. Nimeti vereni görmektir. Nimeti, veriliş gayesine uygun kullanmaktır. Gözün ibretle bakması, kulağın hakkı işitmesi, kalbin mârifetle dolması birer şükürdür. Kul, kendisine bahşedilen varlık emanetini, bu emaneti verenin rızası doğrultusunda kullandığında, yani şükrettiğinde, Hakk'ın rızasına mazhar olur.

Hakk'ın bir de rahmet-i rahîmiyyesi vardır ki o husûsîdir. Bu husûsî rahmet cihetinden Hakk, îmândan râzıdır, küfürden râzı değildir. İşte burada emr-i tekvînî ile emr-i teklîfî ayrılır: Tekvînî yönden, ya'nî Hakk'ın kevnî irâdesi cihetinden, her şey (hayır da şer de) Hakk'ın irâdesiyle zuhûra gelir. Teklîfî yönden ise Hakk, râzı olduğu ve olmadığı fiilleri resûlleri vâsıtasıyla kullarına ilân etmiştir. Bu iki mertebe birbirine karıştırılmamalıdır.

Bu ince ayrımı idrak eden sâlik, başına gelen her hadisenin Hakk'ın tekvinî iradesiyle olduğunu bilerek teslim olur, isyan etmez. Ancak kendi fiillerinde ve seçimlerinde, Hakk'ın teklîfî iradesine, yani rızasına uymaya gayret eder. Şükür yolunu seçer. Bu, kader karşısında aciz kalmak değil, kaderi yazan kalemin sahibinin rızasını aramaktır.

Fiillerin Hakikati: "Dur, Rabbin Namaz Kılıyor" Sırrı

Şükür, sadece bir kalp hâli veya dil zikri değildir. O, bedenin her bir azasıyla, hayatın her anında yaşanan bir duruştur. Bu duruşun en kâmil, en toplu ifadesi ise namazdır. Namaz, âdeta şükrün beden bulmuş hâlidir. Onun her bir rüknü, tevhidin farklı bir mertebesine, varlık âlemlerinin farklı bir şükür lisanına işaret eder.

Rükûda (Musa a.s) tenzih ve dal harfinin simgesi olan perdesinin hakikatidir.. Secde de (İsa a.s) teşbih ve mim harfinin simgesi olan perdesinin hakikatidir.. Tehiyyat ta (Muhammed s.a.v) Tevhid-i ve Uluhiyet perdesini Mirac ile illa olunacağının hakikatini bizlere bildirilmektedir..

Namaz, bir yolculuktur. Kıyamda, bitkiler gibi dimdik durarak Hakk'ın huzurunda varlığını arz edersin. Rükûda, hayvanlar gibi eğilerek O'nun azameti karşısında boyun eğersin; bu bir tenzihtir, "Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin" demektir. Secdede, madenler gibi toprağa kapanarak O'na en yakın olduğun anı yaşarsın; bu bir teşbihtir, "Sen her yerde ve her şeyde mevcud olansın" idrakidir. Ve nihayet Tehıyyat'ta, kâinatın özü olan insan olarak, Hakk ile aracısız bir sohbete, bir mükâlemeye oturursun. Bu, tenzih ile teşbihin birleştiği, zıtların ortadan kalktığı Tevhid makamıdır. Bu, Muhammedî mîzan'dır.

Sâlik, bu yolculukta ilerledikçe, namazın sadece kendi fiili olmadığını anlamaya başlar. Başta "ben namaz kılıyorum" zannındadır. Sonra "namaz beni kılıyor" idrakine varır. Ve nihayet, seyrinin zirvesinde, öyle bir makama gelir ki, orada ne kılan vardır ne de kılınan. Sadece "O" vardır. Bu makamda sâlike "Dur! Rabbin namaz kılıyor" hitabı gelir.

İşte bu mertebe Dur Namazı sen kılmıyorsun, namaz seni kılıyor, çünkü sen, ben diye bişey yok oluyor. O var dır, O kuvvet sahibi, kudret sahibi dir. Bu beden arzında âdem olmayı ve Aklımız olan Cebraile yani, Aklı küle rücu ile miracımızı yapmayı bilmemiz gerekmektedir... “ İşte Dur Rabbin namaz kılıyor ,” denmesinin sebebi Uluhiyetimizin hakikatini idrak etmemiz gerekmektedir. İşte bakınız ayette şöyle deniyor (la Alimi illa Allah.La Kelimu illa Allah,la failu illa Allah ) Ozaman Sen, ( Dur Rabbin Namaz kılıyor ) Elhamdülillah..

Bu hitap, sâlikin Tevhid-i Ef'âl (fiillerin birliği) makamına erdiğinin müjdesidir. Artık anlar ki, gören göz, işiten kulak, zikreden dil, namaz kılan beden, hakikatte Hakk'ın kendisidir. Kul, O'nun fiillerinin zuhur ettiği bir ayna, bir mazhardan ibarettir. "La fâile illâllah" (Allah'tan başka fiil sahibi yoktur) sırrı, o anda yaşanır bir hakikat olur. Bu, şükrün zirvesidir. Çünkü bu makamda kul, kendi şükrünün dahi Hakk'ın bir lütfu ve fiili olduğunu idrak eder. Şükreden de O'dur, şükredilen de. Hamd eden de O'dur, hamd edilen de. Kul, aradan çekilir. İşte en büyük şükür budur.

Şükür'den Şeker'e: Lisan ve Hakikat Köprüsü

İrfan dilinde kelimeler, sadece ses ve harf yığınları değildir. Her bir harf, bir hakikate açılan penceredir. Kelimeler arasındaki ses benzerlikleri, manalar arasındaki derin bağlara işarettir. Halk arasında Ramazan Bayramı'na "Şeker Bayramı" denmesi, basit bir dil alışkanlığının ötesinde, bu sırlardan birini fısıldar. Aslında Ramazan Bayramı, bir "Şükür Bayramı"dır.

Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanma-sına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır. Cenâb-ı Hak gerçekten “Hakîkat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.

Sâlik, mânevî yolculuğunda Regâib ile rağbetini Hakk'a yöneltir, Mevlüd ile manen doğar, Berat ile nefsinden beraat eder, Miraç ile yükselir, Kadir ile kendi kıymetini bilir ve nihayet bu yolculuğun sonunda Ramazan Bayramı'na, yani Şükür Bayramı'na ulaşır. Bu, Cemâl tecellileriyle dolu bir yolculuğun sonunda ulaşılan mânevî bir ziyafettir. Bu ziyafetin tadı, "şeker" gibi tatlıdır.

Şükür (شكر) ve Şeker (شکر) kelimeleri arasındaki bu yakınlık, Arap harflerinin sırrında daha da derinleşir. Bu kelimelerin kökü olan "Sükur" (سكر) kelimesindeki harflerin her biri, varoluşun bir mertebesine işaret eder:

Şeker in Arapça yazılışı şın ile sin harfinin yer değiştirmesi ile olmaktadır. Sukür ( سكر ) SİN-KEF-RI harflerinin dizilimi ile. SİN. Zatın zuhuru olan Hazreti İNSÂN KEF. Kevn. kün emri RI. Rahmaniyet nefesi rahman Günümüz lisanına bu kelime sükur iken şükür ve şeker e dönüşmüştür.

Bu tefekkürü biraz daha açalım:

  • SİN (س): İnsan'ı, yani Hazret-i İnsan'ı temsil eder. O, Hakk'ın Zât'ının en kâmil zuhurudur.
  • KEF (ك): Kevn'i, yani "Kün!" (Ol!) emriyle halk edilen bütün kâinatı temsil eder.
  • RI (ر): Nefes-i Rahmânî'yi, yani Rahmân'ın nefesiyle bütün varlığa hayat veren, onları ayakta tutan ilahi rahmeti temsil eder.

Demek ki "şükür" veya "şeker", bu üç hakikatin bir araya gelmesinin idrakidir. İnsan, kâinatın içinde, Rahmân'ın nefesiyle var olduğunu anladığı zaman, bu idrakin mânevî lezzetini, "şeker" tadını duyar. Bu, bir "şükür" hâlidir. Mürşid, müridine bu hakikatin, bu mânevî şekerin tadını tattırır.

Şükrümüzü sadece dile hasretmeyelim. Her nimette bir imtihan, her imtihanda bir nimet olduğunu görerek şükredelim. Her fiilin O'ndan geldiğini, ama rızasının sadece hayırda ve şükürde olduğunu bilerek yaşayalım. Namazlarımızda kâinatın şükrüne ortak olalım ve günün birinde "Dur, Rabbin namaz kılıyor" sırrına ermeyi niyaz edelim. Ve bu idrakin mânevî lezzetini, o hiç bitmeyen bayramın "şeker"ini tatmak için gayret edelim.

Terzibaba Geleneğinde Şükür'in Yaşanması

Terzibaba geleneğinde şükür, kitap satırlarında kalmaz; sâlikin her nefesinde, attığı her adımda, yaşadığı her tecellîde ete kemiğe bürünür. Yol, nazariyat yolu değil, tatbikat yoludur.

İmtihanın Lütfa Dönüşü: Zorluk Anında Şükür Edebi

Nefis, en küçük bir sıkıntıda hemen şikâyete, isyana meyleder. Dervişin ilk imtihanı ve şükrü yaşayacağı ilk saha, bu zorluk anlarıdır. Hz. Süleyman'ın (a.s.) Belkıs'ın tahtı önüne geldiğinde söylediği söz, bu yolun anahtarıdır:

Süleymân (a.s.) da o vakitte onun tahtının geldiğini gördü... kâle: dedi. Bu benim rabbımın fazli keremindendir. Lütfu ihsânıdır. dedi. Başımıza ne türlü bir hadise gelirse gelsin, ister nefsimize uygun gelsin, isterse tabiatımıza uygun gelmesin, her halükârda bu Âyet-i beyanek bizler için çok büyük lütuf olacaktır. heze min fadli Rabbî diyor. Başımız ağrısa daha fazlası ağrıyabilir diye şükür babında ya rabbi, heze min fadli Rabbî bu Âyet-i okuyabiliriz.

Nimetin en büyüğü de gelse, musibetin en çetini de kapıyı çalsa, sâlikin dilindeki ve kalbindeki ilk cümle aynıdır: "Hâzâ min fadli Rabbî" (Bu, Rabbimin lütfundandır). Bu söz, hadiseyi dönüştüren bir simyadır. Başa gelen bir hastalığı, bir iflası, bir ayrılığı "imtihan" olarak görmek bir mertebedir; fakat onu "Rabbimin bir lütfu" olarak görmek, o imtihanın içindeki gizli rahmeti, dersi ve hikmeti görmeye talip olmaktır.

Bu sırrı idrak edenler için en büyük belalar, Hakk'ın sevgisinin bir nişanesi olur. M. Nusret Tura Hazretleri, çektiği böbrek taşı sancısını şu idrakle karşılar:

Cenâb-ı Hak kelam-ı şerîfinde en büyük belaları önce peygamberlerine, sırası ile hafifleşerek velîlerine, âşıklarına, sâdıklarına... verirmiş diyerek, sevgililerden olduklarını onlara tebşîr eyledim. Bize ve sizlere gelecek illetlerin tahfifi temennisiyle huzûr içinde halimize şükür etmekteyim.

Çekilen ızdırap, bir şikâyet sebebi değil, sevgililer zümresine dâhil olmanın bir müjdesi olarak görülür. Bu idrak, acıyı yok etmez ama acının yakıcılığını alır, onu mânevî bir tekâmül ateşine dönüştürür. Bu sadece büyük belalarda değil, günlük hayatın en basit sıkıntılarında bile geçerlidir. Yağmurlu bir yolculukta aniden bastıran sağanak, bir benzin istasyonuna sığınmaya mecbur bırakır. Nefis buna "aksilik" der, homurdanır. Ama şükür ehli şöyle der:

Hayırlı günler Sa…. hanım kızımız oldukça yağmurlu bir havada geçen İzmir dönüşümüzde çok şükür fazla sıkıntılı bir durumumuz olmadı ancak yaklaşık Tekirdağına (40) kilometre kadar kaldığı bir zaman da çok şiddetli bir sağanak başladı... baktım yolun biraz ilerisinde bir benzin istasyonu var hemen oraya girdim... böylece sağanak geçinceye kadar orada kaldık yağmur hafifleyince gene yolumuza devam edip hamdolsun bir sıkıntımız olmadan Tekirdağına ulaşabildik. Yol halidir elbet bu tür haller olacaktır.

"Çok şükür", "hamdolsun"... Bu iki kelime, olayın rengini değiştirir. Fırtınanın ortasında sığınacak bir çatı bulmak, bir lütuftur. Yola devam edebilmek, bir lütuftur. Sağ salim menzile varmak, bir lütuftur. Şükür, nimeti fark etme sanatıdır. Sâlik, bir seyahate niyet eder, yola çıkmadan hastalanır, bileti yanar. Nefis için bu bir kayıptır. Ama hakikat yolcusu için bu, Hakk'ın bir tasarrufudur ve teslimiyetle karşılanır. Sonrasında ise dilinden şu dökülür: "Ama şimdi iyiyiz çok şükür." Şükür, her hâlin sonunda varılan huzur limanıdır.

Kalbin Gelgitleri: Kabz Hâlinde Sabır, Bast Hâlinde Şükür

Seyr-i sülûk yolundaki dervişin kalbi, bir okyanus gibidir. Bazen sükûnet içindedir, bazen de dalgalanır. Bu mânevî hâl değişimlerine tasavvufta [kabz](/wiki/kabz) (daralma, sıkıntı) ve [bast](/wiki/bast) (genişleme, ferahlık) denir. Bu iki hâl, sâlikin yolculuğunun ayrılmaz bir parçasıdır. Mürşidler, bu iki hâl karşısında nasıl bir edep takınılması gerektiğini bize öğretirler:

Bu kabz hâlinde istiğfar etmek gereklidir diyor, yâni sıkıntılı olduğumuzda istiğfar ve salâvat-ı şerîfeler çekeceğiz. “ bast (genişleme) hâlinde de şükür ile emir buyurmuş-lardır.” “Bast” hâli gelince yâni genişleme hâlinde ise şükürle emir buyurmuşlardır, şükür etmeyi tavsiye etmişlerdir, diyor.

Dervişin firaseti, hâlini bilmek ve o hâlin gerektirdiği edebe bürünmektir. Kabz geldiğinde "Neden böyle oldu?" diye isyan etmek yerine, nefsine dönüp istiğfar etmek; bast geldiğinde de "Ben ne mübarek bir kulum" diye gururlanmak yerine, bu ferahlığı verene şükretmek... Bu iki kanatla uçulur. Bu hâllere dikkat ve riayet etmeye, büyükler [Vukûf-u Zamânî](/wiki/vukuf-u-zamani) (zamana, yani an'a vâkıf olma) demişlerdir.

Vukûf-u Zamânî, sâlikin her an kendi iç dünyasının nabzını tutmasıdır. "Şu anki hâlim şükrü mü gerektiriyor, yoksa özrü (istiğfarı) mı?" sorusunu kendine sormasıdır. Bu uyanıklık, sâlikin kâr hanesini doldurur, vaktini muhafaza etmesini sağlar. Bu terbiye ile yetişen bir sâlik, zamanla nefsini nasıl dönüştürdüğünü kendi diliyle şöyle ifade eder:

Bu yola girmeden önce çok kızan, kırılan küsen, yeri geldiğinde dilini tutamayan kavga ortamını yaşayan, hak arayan biriydim. Şimdi ise elinden geldiğince münakaşe etmekten sakınan, darılmama ya gayret eden... Hayata bakışım oldukça değişti. Elimden gidene eskisi kadar üzülmüyorum. Gelene çok şükrediyorum.

"Gelene çok şükrediyorum" ifadesi, bast hâlinin şükürle karşılanmasının bir meyvesidir. "Elimden gidene üzülmüyorum" ifadesi ise, kabz hâlinin sabır ve teslimiyetle geçilmesinin bir neticesidir. Yol, sâliki bu dengeye, bu huzura eriştirir. Şükür, bu dengenin hem sebebi hem de sonucudur.

Mürşid Aynasında Zuhûrât: Mânevî Hallere Şükür ve Teslimiyet

Sâlikin yolculuğu yalnız bir yolculuk değildir. Yanında bir rehberi, bir mürşidi vardır. Mürşid, sâlikin hem zâhirini hem bâtınını gözeten, ona gelen mânevî tecellîleri, rüyaları (zuhûrât) yorumlayan bir ayna gibidir. Sâlike düşen ise bu zuhûrâtı bir lütuf bilip mürşidine arz etmek ve gelen yorumu teslimiyet ve şükürle kabul etmektir.

Bir sâlik rüyasında mürşidiyle birlikte mangal başında otururken, üzerinde Kıbrıs haritası olan bir tepside 12 adet kuru patlıcan dolması görür. Kendisi de kan kırmızısı bir dolma ekleyerek sayıyı 13'e çıkarır. Mürşidi gelir, o kırmızı dolmayı pazardan kendisinin aldığını söyler, bir lokma ısırıp sâlike uzatır, sonra da oradaki herkes sırayla o lokmadan tadar. Mürşidin cevabı, bu lütfu paylaşmaktır:

Sonra tepsinin başına siz geliyorsunuz, ve bu kırmızı dolmayı pazardan ben almıştım diyorsunuz. Sonrasında da o kırmızı renkli dolmadan bir lokma ısırıp bana uzatıyorsunuz, ve ben de bir parça ısırıyorum. Sonrasında orada bulunan herkes sırayla ısırıyor.

Burada mürşidin o özel, "kan kırmızısı" dolmayı sahiplenmesi, ısırdıktan sonra müridine ve diğerlerine ikram etmesi, mânevî bir feyzin, bir sırrın, bir bilginin mürşid eliyle taksim edildiğini gösterir. Sâlikin bu zuhûrâta şükrü, onu mürşidine arz etmesi ve oradan gelen feyze talip olmasıdır.

Bazen de zuhûrât, sarsıcı bir hadise şeklinde gelir. Bir sâlik, rüyasında bir deprem görür. Mürşid M. Nusret Tura Hazretleri bu zuhûrâtı şöyle yorumlar:

Zelzele yüksek bir zuhûrâttır. Kimi tarafı yıkar, kimi tarafı ise âbâd olarak bırakır. Haline terk eyler. Yıkılan yerleri imar ve tâmir bir kabil olsa...

Mürşid, korkutucu bir hadiseyi mânevî bir inşa ve yıkım sürecine tercüme eder. Deprem, sâlikin iç âlemindeki eski, köhne yapıların (nefsin kötü huylarının) yıkılıp yerine yeni, sağlam binaların (güzel ahlâkın) inşa edilmesidir. Sâlikin şükrü, bu yıkımdan korkmak yerine, yeniden imar edilecek olmanın müjdesini almaktır.

Fakat bu yolda şükür ve teslimiyet kaybedilirse, mürşid-mürid ilişkisi samimiyetini yitirir. Bir zamanlar "Sultanım" diye hitap edilen mürşide, nefse ağır gelen bir talimat karşısında "El cevap" diye kuru bir karşılık verilir. Mürşidin lütfu, bir hak gibi görülmeye başlanır. Bu hâl, nankörlüğün, yani küfrün (örtmenin) ta kendisidir.

Gerçekten gönderilen dosya kendini bilene bir lütuf idi, ancak burada nasıl bir istihza ve alaylı bir ifade ile belirtildiği açık olarak görülmektedir. Daha evvel gelen maillerde ( Sultanım ) diye belirtilen mail başlığı malûm sebeb yüzünden herhangi bir kimseye yazılan bir başlık haline dönüşmüş, Bu da daha evvelce bize bakışının, nasıl bir aldatmaca olduğunu, açık olarak göstermektedir.

Şükür, ilişkinin can suyudur. O su kesildiğinde, mânevî bağ kurur ve kopar. Bu yüzden zuhûrâta ve mürşidin irşadına şükür, yolun devamı için elzemdir.

Fiilde ve Hâlde Şükür: İbadetten Günlük Hayata Tevhid Tecrübesi

Şükür, sadece kalpte hissedilen veya dilde söylenen bir şey değildir; o, aynı zamanda bütün âzâlarla yapılan bir eylemdir. Terzibaba geleneğinde ibadetler ve dergâh adabı, şükrün fiilî birer ifadesi olarak yaşanır. Örneğin, Uşşâkî yolunda yemeklerden sonra okunan "Hamd Usulü", tam bir şükür merasimidir:

Elhamdülillah Allah elhamdülillah ya Allah elhamdülillah elhamdülillah la ilahe illallah hu la ilahe illallah Allah bize lütfetti şükür elhamdülillah, Nimetine gark etti şükür elhamdülillah... Yok iken var eyledi, arz-ı didar eyledi, Rasüle yar eyledi, şükür elhamdülillah

Bu ilahi, sadece yenen yemeğe değil; var edilmeye, Hakk'ın cemâlini görme arzusuna ve Hz. Peygamber'e (s.a.v) ümmet olma lütfuna karşı topyekûn bir şükrü ifade eder.

Aynı şekilde, kılınan nafile namazlar da birer şükür vesilesidir. Duha (kuşluk) namazına niyet edilirken şöyle denir:

Duha vakti geldiğinde dört rek'at, "Allah rızası, rızka şükür için kılmaya niyet ettim" diye kılarsın.

Burada namaz, doğrudan doğruya rızka karşı bir şükür eylemine dönüşür. Beş vakit namazın sonunda selam verirken bile bu hâl devam eder: "Şükür duygusu içinde huzurla selam vermek." Namaz, bir borcu eda etme telaşıyla değil, Hakk'ın huzuruna kabul edilmenin şükrüyle kılınır ve bitirilir.

Bu şükür hali, ibadet anlarıyla sınırlı kalmaz, hayatın her alanına yayılır. Evlilik, iş kurma, rızık kazanma gibi en dünyevî görünen işler bile birer şükür vesilesidir. Bir sâlik, evlilik ve iş kurma telaşlarını mürşidine arz ederken şöyle der:

Bizim işimiz çok şükür devam ediyor. Gelirimiz henüz tek başımıza yaşamaya bile zor yetecek durumda fakat zamanla daha uygun olacaktır diye düşünüyoruz inşeAllah..

Az da olsa devam eden bir iş, bir şükür sebebidir. Mürşidin rehberliğinde atılan her adım, bir lütuf olarak görülür. Bir başkası, işini bırakmak istediğinde M. Nusret Baba'dan şu hikmetli cevabı alır: "işini tabii seyrine bırak vakti geldiğinde zaten o seni bırakır." Bu da, mevcut hâle sabretmenin ve o hâl içindeki nimete şükretmenin bir başka ifadesidir.

Yolculuğun kemâlinde şükür, artık nimete karşı yapılan bir teşekkür olmaktan çıkar; Fâil-i Mutlak'ın, yani her fiilin gerçek yapıcısının Hak olduğunu müşahede etmenin getirdiği bir hayranlık ve teslimiyete dönüşür. Bir sâlikin yaşadığı şu basit ama derin tecrübe, bu makamın en güzel misalidir:

Bu hâl üzre iken anneme, dikiş iğnesi takmam gerekiyor, yıllardır gözlükle bile zor takarım. Ama o gün "rabbim takacak olan sensin, senin gözlerin yardım et takalım iğneyi dedim” içimden. Babacığım o iğneyi gözlüksüz ilk denemede tek seferde iğneye takılmaz mı ? Ben yine hayran Rabbime yine şükür yine hamd öyle içimde hissettimki....Elhamdülilah rabbül alemin... İşte bu hâlleri yaşarken Babm, “dur rabbin namaz kılıyor” gibi. “dur rabbin iğneyi takıyor,”

İşte Tevhid-i Ef'al (fiillerin birliği) budur! İğneyi ipliğe geçirenin kendi mahareti değil, Hakk'ın kudreti olduğunu idrak etmek... Bu idrak anında dilden dökülen "yine şükür yine hamd", artık bir karşılık değil, bir müşahedenin, birliğe şahit olmanın coşkun bir ifadesidir. Şükür, bu mertebede, kulun aradan çekilip Hakk'ın fiilini hayranlıkla seyretmesinin adıdır.

Füsûsu'l-Hikem'de Şükür

Şükrün hakikatine ermek, nimetin nereden ve nasıl geldiğini idrak etmekle başlar. Bu idrak kapısını bize aralayan en büyük rehberlerden biri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleridir. O, Füsûsu'l-Hikem'de şükür meselesini öyle bir mertebeden ele alır ki, şükür bir borç ödeme eyleminden çıkıp, Hakk’ın isimlerinin tecellîlerini temaşa etme sanatına dönüşür.

Şeyh-i Ekber'in hikmet okyanusunda, her bir lütuf, yani atâ, geldiği İlâhî İsim'in rengini ve kokusunu taşır. Hakk, kuluna bir nimet gönderdiğinde, bu lütuf O’nun bir isminin eliyle gelir. Bu isimler arasında öyle bir isim vardır ki, şükür hakkındaki bütün anlayışımızı yeniden şekillendirir: el-Vehhâb.

Şeyh-i Ekber, Şîs Fassı’nın şerhinde bu isimlerin işleyişini şöyle izah eder:

Yahut ihsan etmek için Vâhib'in (karşılıksız veren) iki eli üzere verir; ve Vâhib'e karşı kendisine bağış yapılan kimseye şükür ve amelden bir karşılık ile teklif vâki olmaz.

Eğer bir lütuf, bir bağış, Hakk’ın Vehhâb isminden geliyorsa, o lütfu alana şükretme veya bir amelle karşılık verme yükümlülüğü, yani teklif, getirilmez. Çünkü Vehhâb, “hibe” kökünden gelir. Hibe, karşılıksız, bedelsiz, sırf cömertlikten ve sevgiden kaynaklanan bir bağıştır. Eğer Cenâb-ı Hakk, Vehhâb isminin tecellîsiyle bir şey bahşetmişse ve karşılığında şükür talep etseydi, bu bir “hibe” değil, bir nevi ticaret olurdu. Vehhâb ismi, kendi varlığını ispat etmek için verir. Vermesi, kendi kemâlinin bir tezâhürüdür.

Bu sır, etrafımızdaki âlemde gördüğümüz nice hâlin de anahtarıdır. Bir insan ömrü boyunca Hakk’ı inkâr etmiş, bir defa olsun şükür kelimesini ağzına almamıştır ama dünya nimetleri içinde yüzer. İrfan Mektebi’nin talebesi burada durur ve şöyle der: “Bu, Vehhâb isminin tecellîsidir.” Hakk, o kuluna Vehhâb ismiyle lütufta bulunmaktadır ve bu lütuf, o kulun imanına veya şükrüne bağlı değildir. Terzibaba Hazretleri bu noktayı şöyle aydınlatır:

Yani bu bağış (atâ) abde şükür ettiği ve salih amel işlediği için verilmiş değildir. “Vehhab” isminin özelliği ile verilmiştir. Nefes alıp veriyoruz, biz buna şükretsek de alıp veriyoruz, etmesek de alıp veriyoruz. Neden “Vahid “isminin tesirinde olduğundan. (Vahid’in çoğulu Vehhab’dır) Abde şükrettiği ve salih amel işlediği için verilmiş bir bağış değildir. Belki mutlak Hakk’ın nimeti içindir. Allahüteala bu inamı halis nimeti ile nimetlerinin vücudunu ızhar buyurur. Yani bunu böyle yapmakla kendisinin nimet verdiğini ispatlar. Vermemiş olsa nereden ispatlamış olacaktır.

Nefes alıp verişimiz bile Vehhâb isminin gölgesindedir. Kâfir de o nefesi alır, mümin de. Çünkü hayatın kendisi, karşılıksız bir hibedir. Bu idrak, kulun kalbindeki “neden?” sorularını siler, yerine hayret ve muhabbet tohumları eker. Sadi-i Şirazî’nin beyti de bu hakikate işaret eder:

Ey Kerîm olan Allâhü Zülcelâl! Sen gayb hazinesinden mecûsîleri ve kâfirleri rızıklandırırsın. Sen düşmanlarına ihsan ve bağışta bulunduğun halde, hiç dostlarını bağışından mahrum eder misin?

Bu, Hakk’ın rahmetinin ne kadar geniş, cömertliğinin ne kadar kuşatıcı olduğunun ilanıdır. O, düşman bellediklerine bile Vehhâb ismiyle muamele ederken, dostlarını nasıl unutur? Lakin dostlarına muamelesi başkadır.

Bu ilke peygamberler gibi en has kullar için nasıl işler? Füsûsu'l-Hikem, Dâvûd Fassı’nda bu meseleyi Hz. Dâvûd (a.s.) kıssası üzerinden açar. Cenâb-ı Hakk, Hz. Dâvûd’a nice ilim, hikmet ve mülk vermiştir. Lakin bu nimetlere karşılık şükrü, bizzat Dâvûd’dan değil, onun ailesinden, ona tâbi olanlardan istemiştir: "Ey Dâvûd ailesi, şükrederek amel ediniz!" (Sebe', 34/13). Şeyh-i Ekber bu sırrı bir kandil misaliyle açıklar.

Zîrâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm) âl ve ashâbı ve kavmi arasında, karanlıkta îkād olunan bir sirâc-ı münîr gibidir. Sirâc-ı münîr ise karanlıkta kalanlar için bir ni'mettir. Binâenaleyh şükür ondan münevver olanların uhdesine terettüb eder; ve o sirâcı îkād edene teşekkür etmek lâzım gelir. Şu hâlde Dâvûd (a.s.) hakkındaki atâ, ona ni'meten ve ifdâlen vâki' olmuştur; ve onun âlinden amel ve şükür ivazı taleb olunduğundan, onlar hakkında atâ, in’âm ve ifdâl tarîkiyle değildir.

Peygamber, ümmetinin ortasında yanan bir kandil gibidir. Kandilin kendisi, karanlıkta kalanlar için bir nimettir. Şükür, o kandilin ışığından faydalananlara, karanlıktan kurtulanlara düşer. Hz. Dâvûd’un kendisi, ailesi ve kavmi için Hakk’tan gelen bir lütfun, bir nimetin ta kendisidir. Bu sebeple, ona verilenler mutlak bir bağıştır. Şükür yükümlülüğü ise ondan istifade eden "Âl-i Dâvûd"a, yani ona uyanlara aittir.

Madem peygamberlerden şükür talep edilmiyor, neden onlar tarihteki en çok şükreden insanlar olmuşlardır? Neden Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.), "Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı" (Fetih, 48/2) müjdesini aldığı halde, ayakları şişinceye kadar namaz kılmaktan geri durmamıştır?

Burası, şükrün en yüce mertebesidir. Buradaki şükür, bir zorunluluk (teklif) değil, bir teberru' yani gönülden kopan, aşktan ve muhabbetten doğan bir adanmadır. Peygamberler, kendilerine gelen lütfun büyüklüğü karşısında, bir borcu ödemek için değil, o lütfun sahibi olan Zât’a olan sonsuz sevgilerinden, O’na olan abdiyet (kulluk) zevkinden dolayı şükrederler. Bu, bir vazife değil, bir vuslat halidir.

Vâkıâ enbiyâ (a.s.) Hakk'ın kendilerine in'âm ve vehb eylediği atâyâya şükr ettiler; yani peygamberler verilen nimetlere şükrettiler, ve çok da şükrettiler. Fakat onların bu şükür ve amelleri, Hak tarafından taleb olunduğu için değil idi. Belki kendileri tarafından teberru' idi. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz... mübarek ayakları şişinceye kadar gece vakti kâim oldu. Ona dediler ki: "Yâ Resûlallah, Hak Teâlâ geçmiş ve gelecek zünûbunu mağfiret eylediğini ihbâr buyurdu. Niçin bu kadar nefs-i nefîsinize cefâ ediyorsunuz?” Kemâl-i saâdetle buyurdular ki: “Ben mübâlağa ile şükreden bir kul olmayayım mı?"

"Şükreden bir kul olmayayım mı?" Bu cümle, şükrün sırrını özetler. Bu, "Sevdiğime olan minnetimi, O'nun huzurunda durarak, O'na hizmet ederek göstermeyeyim mi?" demektir. İşte şükr-i teberru'î (gönüllü şükür), şükr-i teklîfî'den (zorunlu şükür) bu yüzden kat kat üstündür. Biri vazife bilinciyle, diğeri ise aşkın ateşiyle yapılır.

Füsûs'un bize öğrettiği şükür, nimetin nereden geldiğini bilmektir. Eğer bir lütuf, bir talep, bir dua veya bir amele karşılık olarak geliyorsa, o atâ-yı mukayyed'dir, yani kayıtlı bir bağıştır. Ona şükretmek bir vazifedir. Ama eğer bir lütuf, hiçbir sebep yokken, sırf Hakk'ın cömertliğinden ve Vehhâb isminin tecellîsinden geliyorsa, o atâ-yı mutlak'tır, karşılıksız bir hibedir. Lakin ârif, bu karşılıksız lütfun büyüklüğü karşısında daha büyük bir aşkla şükre sarılır. Çünkü bilir ki, karşılıksız sevgiye verilecek en güzel cevap, yine karşılıksız bir sevgidir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Şükür, bir hâldir, bir makamdır ve en nihayetinde, kulun kendi varlığının sırrına erdiği bir tecellî aynasıdır. Füsûsu'l-Hikem okyanusuna Şeyh-i Ekber’in gözüyle, Terzibaba Hazretleri’nin irfan süzgecinden bakınca, şükrün en kâmil hâlinin, tam bir acziyet içinde O'na teslim olmak olduğunu görürüz. Bu, zıtların bir araya geldiği, aklın sınırlarının bittiği, kalbin konuşmaya başladığı bir Cem makamı idrakidir.

Yol ilerledikçe, sâlik anlar ki, şükretme gücü, şükretme idraki, hatta şükretme arzusu dahi yine O’ndan gelen bir başka lütuftur. O vakit, “Ben şükrediyorum” demeye haya eder. Kendi aczini, kendi hiçliğini idrak eder. Bu idrak, şükrün zirvesidir. Ahmed-i Hulûsî merhumun Füsûs şerhinden Terzibaba Hazretleri’nin aktardığı şu beyit, bu makamın en güzel ifadesidir:

Beyit: گرچه نقد معرفت دریای ماست بندگی و عجز و حیرت جای ماست Tercüme: “Her ne kadar nakd-i ma’rifet, bizim deryâmız ise de, ubûdiyet ve acz ve hayret bizim makâmımızdır.”

Marifet deryasında yüzsen bile, en sonunda varacağın liman kulluk, acz ve hayret limanıdır. Çünkü marifet arttıkça, Hakk’ın azameti karşısında kendi hiçliğin daha da belirginleşir. O’nun sonsuz lütfu karşısında, senin şükrünün ne kadar yetersiz kaldığını anlarsın. O an, dil susar, kalp konuşur. Mevlânâ Hazretleri’nin dilinden dökülen şu inci tanesi de aynı hakikati fısıldar:

Mesnevî: عجز تو از شکر شکر آمد تمام فهم کن در یاب قَدْ تَمَّ الْكَلَام Tercüme: “Senin şükürden aczin tam şükür olarak geldi. Bu bâbın hakîkatinde lebîb ol, iyi anla! Kelâm bitti...”

Kelâmın bittiği yerdir burası. “Ben şükredemedim Ya Rabbi, Sana layıkıyla hamd edemedim” itirafı, en büyük hamd olur. Çünkü bu itiraf, kulun kendi varlığını aradan çıkardığı, fâil olarak yalnızca Hakk’ı gördüğü tevhid anıdır.

Bu yolculuğu daha iyi anlamak için, “hamd” kavramının seyr-i sülûktaki mertebelerine bakalım. Hamd, şükrü de içine alan daha geniş bir övgüdür.

Şeriatta hamd; teşekkür manasınadır, şükür manasınadır, “ya Rabbi sana şükürler olsun” manasınadır. Tarikatta teşekkür geçiliyor, teşekkürde menfaat vardır, yani bir şey verdin mi bu menfaatin karşısında “teşekkür ederim” sana diyor. Şeriat mertebesindeki hamd verilene karşılık teşekkürdür. Tarikat mertebesindeki hamd teşekkürü aşmış artık bu tabiî ki gerçek tarikat ehli içindir. Burada övgü var sena etme var.

İlk basamakta bir menfaat ilişkisi vardır. Bir şey alınır, karşılığında teşekkür edilir. Tarikata adım atınca, sâlik artık nimete değil, nimeti verenin kendisine odaklanır. O’nu güzelliğinden, kemalinden, lütfundan ötürü över. Ama burada hâlâ öven bir “ben” vardır.

Hakikat mertebesinde ise zıtlar birleşmeye başlar.

Üçüncü mertebe yani hakikat mertebesine geçtiğin zaman kul kendi hakikatini idrak ettiği zaman bakıyor ki kendisinde Allah’ı övecek güç yok, kendisinde kendi yok ki Allah’ı övsün... İşte o zaman “Elhadu lillahi” övgüyü Allah yapar ancak, övgü Allah’a mahsustur... Efendimiz bize bunu anlatmak için “Ben seni sena edemem ancak sen kendi nefsini nasıl sena ediyorsan ben de seni öyle sena ediyorum” buyurur. Ve bize bu yolu gösteriyor.

Hakikat yolcusu anlar ki, kendinde Hakk’ı övecek bir varlık, bir güç, bir ilim yoktur. Hakk’ı hakkıyla bilen yine Hakk’tır. O halde, öven de O’dur, övülen de O’dur. Kul, bu tecellîye ayna olur sadece. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) duası, bu makamın anahtarıdır: “Seni hakkıyla övemem, Sen kendini nasıl övüyorsan öylesin.” Bu, kulun kendi benliğini aradan çıkarıp, övgüyü sahibine iade etme edebidir.

Ve nihayet marifet mertebesi… Artık roller tamamen değişir. Öven kul, övülen olur.

Ondan sonra marifet mertebesinde bu sefer O öğülenlerden oluyor. Yani hamdedilenlerden oluyor. Kul hamd ediliyor... Rabbi ona hamd ediyor. Rabbı ona şükretmiyor, Rabbi kulu övüyor. Zaten öyle olur kul Rabbini övemez... İşte buna Makam-ı Mahmud diyorlar. اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ... burada açık olarak söylüyor; Allah o kulunu över, melekler o kulu över...

Kul, kendi varlığından fâni olunca, Hakk’ın sıfatlarının tecellî ettiği bir ayna olur. O kulun güzel ahlâkı, Hakk’ın “el-Vedûd” isminin tecellîsidir. Artık Cenâb-ı Hakk, kendi sanatını, kendi esmasını o kul üzerinden över. Kul, övülmüş makam olan Makam-ı Mahmud’a erdirilir. Tıpkı bir mühendisin yaptığı mükemmel bir motoru övmesi gibi. Motor mühendisi övemez, ama mühendis motorunu “ne güzel çalışıyor” diye över. İşte abdiyet (kulluk) sırrına eren kâmil insan da, Hakk’ın övdüğü bir sanat eseri haline gelir.

Bu idrak, sâlikin hayata bakışını da bütünüyle değiştirir. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Sana iyilikten her ne gelirse Allah'tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir.” (Nisâ, 79) ayeti, bu mertebede farklı bir mana kazanır.

Nezaketen bir kötülük gelirse nefsimizden bileceğiz. İyilik gelirse onu Hakka hamdet buyuruyor. Burada ettiğin hamd aslında hamdı Hakka da etsen nefsine hamd etmiş oluyorsun. Yani nefsini övmüş oluyorsun... Çünkü nimet menbaı kendisidir.

Zâhirde bu bir edep kuralıdır: İyiliği Allah’tan, kötülüğü nefsinden bil. Fakat hakikatte, hem hayır hem de şer, O’nun Celâl ve Cemâl isimlerinin tecellîsidir. Arif, bu birliği bilir. Ama edeben, şikâyet kapısını kapatmak ve nefsini ıslah etmek için zuhur eden kötülüğü kendi noksanlığına bağlar. İyilik geldiğinde ise Hakk’a hamd eder. Ancak bu hamd, tevhid nazarında, yine kulun kendi hakikatine bir övgüdür. Çünkü kulun hakikati, Hakk’tan ayrı değildir. Dolayısıyla hamd, döner dolaşır, yine Hakk’ın kendi kendine hamd etmesi olur. İşte bu, tenzih ile teşbihin, fark ile cem’in Muhammedî mîzan’da birleşmesidir.

Bu yüce idrak, bütün bir hayatı şekillendiren bir yaşantıdır. Arif, başına bir zorluk geldiğinde, bir zarar dokunduğunda, artık sebeplere, yani varlığın perdelerine takılıp kalmaz.

Ey tarîk-i edebde yürümek ve Allah’ın “emîn” kullarından olmak isteyen ârif, sen bu nasîhatler ile amel et! Ve kendinden zararın ref’i hakkında vech-i hüviyyetin hicâbâtı olan esbâba meyletmeyip, cemî’-i vücûh-ı ilâhiyyeyi câmi’ bulunan, Allah Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinden suâl et!

Doktora, ilaca, eşe, dosta koşar ama kalbi bilir ki şifayı veren, zararı defeden, sebepleri de halk eden ancak Hakk’tır. O, bütün ilahi vecihleri kendinde toplayan “Allah” ismine yönelir. Çünkü bilir ki, her şey tek bir kaynaktan gelmektedir. Bu teslimiyet, kulun aczini ve iftikârını (mutlak muhtaçlığını) perçinler. Ve bu acziyet, onun en büyük gücü olur.

Bu yol, Âdem (a.s) ile başlayan ve Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz ile kemâle eren insanlık tefekkürünün yoludur. Gerçek tarikat, bu kevnî ve enfüsî (içsel) yolculuğu takip etmektir.

Tarikat demek Âdem (a.s.) ile başlayan Rasul (s.a.v.) Efendimiz de son bulan seyiri takip etmektir. Yolda olmak budur, yol ehli budur, tarikat dediği budur, yoksa birkaç kişi bir araya gelmiş başlarında bir bey efendi... işte çay içilecek sohbet yapılacak tarikat o değildir.

Şükürden başlayıp acziyete, hamd etmekten hamd edilmeye varan bu yolculuk, sâlikin kendi ruhuna yaptığı en büyük irfanî yatırımdır. Gönül âlemine nakşedilen bu hakikatler, ebediyen bizimle kalır.

Şükrün en derin sırrının, “ben” diyememek olduğunu bilelim. En kâmil hamdın, O’nun azameti karşısında hayrete düşüp susmak olduğunu idrak edelim. Ve bilelim ki, kulluğun zirvesi, tam bir acz ve iftikâr ile O’nun kapısında durmaktır. O zaman şükür, bir fiil olmaktan çıkar; kulun bütün varlığını kaplayan bir hâl olur.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Şükür

Hazret-i Pîr, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikatleri misallerin ve hikâyelerin latif sıcaklığıyla gönüllere açar. Şükür bahsi de onun lisanında, kuru bir vazife olmaktan çıkar, âlemin dokusuna işlenmiş canlı, nefes alan bir sırra dönüşür. Mesnevî-i Şerîf’e göre şükür, nimetin kilidi, küfran (nankörlük) ise o kilidi paslandıran bir afettir.

Mevlânâ için şükür, mânevî bir koku alma hassasıdır. Bu hassayı kaybeden, en güzel gül bahçesinin ortasında dahi burnuna gelen rayihayı duymaz olur. Nimetin kokusunu alıp da onun Sahibine yönelmeyenin, o mânevî burnunu kendi elleriyle tıkadığını anlatır:

Vaktaki bir koku aldı ve onun şükrünü etmedi, ni'metin küfrü geldi ve [442] burnunu yedi.

Küfran, yani nimeti örtmek, sadece o nimetin bereketini değil, nimeti idrak edecek olan latifeyi, mânevî algıyı da yok eder. Bu yüzden Hazret-i Pîr, peşinden hemen ilacını sunar: “Şükret ve muhakkak şükredenlere bende ol; onların huzurunda öl, bâkî ol!” Şükredenlerin meclisinde bulunmak, onların hâliyle hallenmek, o kaybolan kokuyu yeniden duymanın yoludur.

Nimetin İmtihanı: Firavun ve Sebe Halkının Hâli

Bolluk, darlıktan daha çetin bir imtihan olabilir. Çünkü darlık, insanı acz ve ihtiyacını hissettirerek Hakk’ın kapısına getirir. Bolluk ise, eğer şükürle karşılanmazsa, bir gaflet perdesi, hatta bir benlik ve tuğyan sebebi olur. Mevlânâ, bu tehlikeli sırrı Firavun ve Sebe halkının kıssalarıyla gözümüzün önüne serer.

Firavun’a verilen mülk ve saltanat, onu şükreden bir kul yapmamış, bilakis “Ben sizin en yüce rabbinizim!” diyen bir mütekebbir hâline getirmiştir. Hazret-i Pîr, nimetin nasıl bir istidraç, yani kişiyi helâke sürükleyen bir lütuf olabileceğini gösterir:

Muhakkak Fir'avn'a yüz mülk ve mal verdi, tâ ki o izzet ve celâl da'vâsı etti. O bütün ömründe baş ağrısı görmedi, [tâ ki] o kötü cevherli, Hak tarafına nâle etmeye!

Bir ömür boyu baş ağrısı çekmemek, zahirde büyük bir nimet gibi görünse de, hakikatte Firavun’un aczini hissetmesine, bir an olsun boynunu büküp Rabbine yalvarmasına engel olan bir perdeydi. Onun mayası bozuk olduğundan, sıhhat ve mülk nimeti, şükre değil, küfre ve ilahlık davasına sermaye oldu. Demek ki bazen başımıza gelen bir ağrı, bizi Hakk’a yaklaştıran bir elçidir. O ağrıya sabredip, şifayı verene şükretmek, Firavun’un saltanatından daha büyük bir devlettir.

Benzer bir hâli, Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan Sebe halkının kıssasında da görürüz. Onlara, sağdan ve soldan cennet gibi bahçeler, zahmetsiz rızıklar verilmişti. Onlardan istenen tek şey, “Rabbinizin rızkından yiyiniz ve O'na şükrediniz” emrine uymaktı. Fakat onlar, bu sonsuz lütfa karşı nankörlük ettiler. Mevlânâ, bu kıssayı okuyup da sadece hikâyenin zahirinde kalanlara seslenir:

Sen ehl-i Sebe' kıssasını okumadın mı? Yâhut okudun ve mâcerâyı, görmedin!

Çünkü kıssayı okumak başka, içindeki manayı görmek başkadır. Sebe halkı, kendilerine sunulan ilahi lütfa şükretmek yerine, ondan usandılar. Bu hâl, İsrailoğullarının, gökten inen kudret helvası ve bıldırcın etine karşı nankörlük edip, “Biz bir türlü yemeğe sabredemeyiz; Rabb'inden iste ki, bizim için yerin bitirdiği bakladan ve hıyardan... çıkarsın” demelerine benzer. Şükürsüzlüğün neticesi ise her zaman aynıdır:

Sofra ve göğün ekmeği kesildi; bizlere ekin ekmek ve bel bellemek ve orak zahmeti kaldı.

Birkaç edepsizin şükürsüzlüğü yüzünden, o ilahi ziyafet sofrası kaldırıldı ve insanlık, rızkını toprağı ekerek, bel belleyerek, orak biçerek kazanma zahmetine mecbur kaldı. Bu, şükürsüzlüğün nimetin kesilmesine nasıl sebep olduğunun kevnî bir delilidir.

Kahr İçinde Lütfu Görmek: Belâda Gizlenen Şükür Sebepleri

Avamın şükrü, gelen lütfa teşekkür etmektir. Havassın şükrü ise, gelmeyen belâya, ya da gelen belânın içindeki gizli lütfa şükretmektir. Aslanın avını paylaştırdığı hikâyede tilkinin hâli, bu mertebenin en güzel misallerindendir. Aslan, önce kurda taksimi yaptırır ve onun edepsizliği üzerine onu parçalar. Sonra tilkiye döner. Tilki, aslanın hakkını gözettikten sonra, kalan artıkları kendine ayırır. Aslan bu taksimi beğenince, tilki o anda dilinde yüzlerce şükür eder:

Tilki, o anda arslan beni kurttan sonra çağırdı diye lisânı üzerinde yüz şükür sürdü. Eğer, bunu sen taksim et diye evvel bana emr ede idi, ondan kim cân kurtarır idi?

Tilkinin şükrü, payına düşen ete değil, kurttan sonra çağrılmış olmasınadır. O, kurdun hâlinden ibret almış ve kendi kurtuluşunun, bu sıralamadaki ilahi bir lütuf olduğunu görmüştür. Bu, belânın kıyısından dönmenin şükrüdür. Bu hikâyeden yola çıkan Mevlânâ, bizlere de seslenir: “Binaenaleyh şükür ona ki, bizi cihanda evvelkilerin arkasından izhar etti.” Bizden önceki ümmetlerin başına gelenlerden ders alabilmemiz için, son ümmet olmamızın bile başlı başına bir şükür sebebi olduğunu hatırlatır.

Bazen de Hakk’ın en büyük lütfu, duamızı kabul etmemesidir. Sâlik, kendi hayrına zannettiği bir şeyi ısrarla ister. Fakat Cenâb-ı Hakk, o işin sonunun ziyan olacağını bildiği için, sırf kereminden o duayı kabul etmez. Yılanını çaldıran yılan oynatıcısının kıssası bu noktayı aydınlatır. Adam, yılanını çalan hırsızı bulmak için dualar eder. Sonra bir bakar ki, hırsız, çaldığı yılan tarafından sokulup öldürülmüştür. O an anlar ki, duasının kabul edilmemesi, aslında onun kurtuluşu olmuştur:

"Hakk'a şükür ki o duâ merdûd oldu; ben zarar zannederdim, o fâide oldu." Çok dualar vardır ki, o ziyan ve helâktir; ve Yezdân-ı pak keremden nâşî dinlemez.

Bu, sâlikin teslimiyetini sınayan büyük bir edep dersidir. İstenilenin verilmemesine de şükretmek, Hakk’ın hikmetine ve kuluna olan merhametine sarsılmaz bir iman gerektirir. Bazen bir polis tarafından kovalanmak bile, âşıkı maşukuna ulaştıran bir sebep olabilir. O anki korku ve zahmet, vuslatın bedeli olur ve âşık, kendisini kovalayan polise bile dua eder. Çünkü bilir ki, fâil-i hakikî olan Hakk, en şer görünen hadiselerin içinden en büyük hayırları çıkarabilir.

Boşluğun Sadası: Mü'minin İhtiyaç ve Acziyetindeki Şükrü

Mevlânâ, şükrün en latif nağmelerinin tokluktan değil, açlıktan; varlıktan değil, yokluktan ve ihtiyaçtan doğduğunu söyler. Mü’mini, içi boş bir düdüğe (ney) veya bir uda benzetir. Bu musiki aletleri, ancak içleri boş olduğunda en güzel sesleri verirler.

Udun sesi iyi çıkmak için onun da düdük gibi haznesinin içi boş olması lazımdır. Yani Resûl-i Ekrem hazretleri hadis-i şeriflerinde "Mü'min düdük veya ud misalidir; düdük veya ud nasıl içi boş olduğu vakit latif ses verirse, mü'min de karnı boş olduğu ve acıktığı vakit, latif ve güzel sözler ile Hakk'a yalvarıp ihtiyacını ister" buyurmadı mı?!

İnsan da böyledir. Kalbi ve içi, dünya malı, nefsanî arzular ve benlik ile dolu oldukça, ondan ilahi hakikatlerin ve samimi yakarışların sesi çıkmaz. Ne zaman ki kul, mânevî bir açlık, bir if-tikâr (Hakk’a muhtaç olma) hâli yaşar, içi dünya sevgisinden boşalır; işte o zaman en içli, en dokunaklı dualar, şükürler onun gönlünden dökülür.

Şükrün zirvesi ise, şükretmekten aciz olduğunu idrak etmektir. Lütfun büyüklüğü karşısında, kulun sunabileceği her türlü teşekkürün ne kadar yetersiz kaldığını bilmesidir. Nefsâniyet kuyusundan, rûhâniyet sahasına çıkarılan bir kulun ilk nidası, bu acziyetin ve hayretin ifadesidir:

“Eğer benim her kılımın ucu dil bulsa senin şükürlerini beyâna getiremez!”

Bu, bir yetersizlik şikayeti değil, bir idrakin en yüksek perdeden ilanıdır. Lütfun sonsuzluğu karşısında, sonlu olan varlığın her zerresi dile gelse dahi, o şükrün hakkını veremeyeceğini bilmek, şükrün kendisinden daha makbul bir şükürdür. Bir insân-ı kâmil’in eliyle mânevî bir hastalıktan şifa bulan müridin dediği gibi:

"Ey şerîf, Huda'dan cezalar bulasın, bu zaîfin sana şükür kuvveti yoktur!" "Ey muktedâ, şükrü sana Hak desin; benim o dudak ve çenem ve o kuvvetim yoktur!"

Kul, aradan çekilir. Şükrü bile Sahibine havale eder. “Senin şükrünü ancak Sen yaparsın” der. Bu, fena makamının eşiğindeki en samimi şükürdür.

Taksim-i İlâhîye Rıza: Her Hâlde Şükrün Temeli

Her hâlükârda şükür üzere kalmanın sırrı nedir? Mevlânâ, bu sorunun cevabını tek bir ayet-i kerimenin etrafında özetler: نَحْنُ قَسَمْنَا (Nahnu kasemnâ), yani “Biz taksim ettik.” (Zuhruf, 43/32). Eğer rızıkları, halleri, makamları, sağlık ve hastalığı taksim eden bizzat Hakk’ın kendisi ise, kula düşen nedir?

“İster gam içinde ve ister müzeyyen bahçe içinde olayım, mâdemki نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا... âyet-i kerîmesi mûcibince benim taksîmimi Hak yapmıştır, bu hâlimden dolayı Hakk’a şükrediciyim!”

Taksim edenin O olduğunu bilmek ve O’nun taksiminden razı olmak. Bu idrak bir kere kalbe yerleşti mi, şikayet kapısı kapanır, şükür kapısı ardına kadar açılır. Çünkü sâlik bilir ki:

“Mâdemki kısmet edici odur şikâyet küfür geldi, sabır lâzımdır. Sabır, sılanın anahtarıdır.”

Şikayet etmek, taksim edenin adaletine, hikmetine bir itirazdır ki, bu küfran-ı nimetin ta kendisidir. Oysa rıza ve teslimiyet, hem hayırda hem şerde şükretmeyi mümkün kılar. Çünkü arif bilir ki, hayır gibi görünenin içinde şer, şer gibi görünenin içinde binbir hayır gizli olabilir. Ve her ikisi de aynı Dost’tan gelmektedir.

Mesnevî’nin kendisi dahi, varlık âlemine çıkmış olmasını bir nimet bilir ve bu nimete şükreder. Varlığa gelmek, ilahi rahmete mazhar olmaktır. Bu yüzden Mesnevî, mânevî şahsiyetiyle, kendisinin yazılmasına vesile olan Hüsameddin Çelebi’ye şükranlarını sunar. Çünkü bilir ki, şükür nimeti artırır:

Zîrâ şakire ziyâde olmak va'dedir; nitekim kurb, secdenin ücretidir.

“Şükrederseniz, elbette artırırım” vaad-i ilahisi, kevnî bir kanundur. Her secde nasıl ki kulu Hakk’a yaklaştırırsa (kurb), her şükür de nimetin hem niceliğini hem de niteliğini, yani bereketini artırır. Bu sırrı idrak eden için hayat, baştan sona bir şükür secdesi hâline gelir.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Şükür

Hakikat yolculuğunda her bir kavram, bir diğerine açılan bir kapı gibidir. Şükür de bu nurlu halkada tek başına durmaz; komşularıyla birlikte mana kazanır. Bu yoldaşların en yakınları Hamd, Sabır ve Rızâ’dır.

Hamd, şükrün hem kaynağı hem de ufkudur. Şükür, çoğu zaman bize ulaşan bir nimete karşılık olarak kalpten ve dilden dökülen minnettarlıktır. Hamd ise bundan daha kuşatıcıdır. Hamd, nimet gelsin veya gelmesin, her hâlükârda Zât’ın kendisine, O’nun kemâline ve güzelliğine yönelen bir övgüdür. Şükür nimete, Hamd ise Mün’im’e, yani Nimeti Veren’in bizzat kendisine yapılır.

Sabır ise şükrün ikiz kardeşidir. Dervişin hayatı iki halden ibarettir: ya şükür ya sabır. Cenâb-ı Hakk, lütfuyla ve cemâliyle tecelli ettiğinde (bolluk, neşe) sâlike düşen şükretmektir. Celâliyle tecelli ettiğinde (darlık, sıkıntı) ise sâlike düşen sabretmektir. Bu ikisi, Muhammedî mîzanın iki kefesi gibidir. Hakiki şükür, sabrın içinden geçmiş olanın şükrüdür.

Rızâ ise hem şükrün hem de sabrın üzerindeki bir makamdır. Şükür ve sabırda, hâlâ “iyi” ve “kötü” ayrımı vardır. Rızâ makamında ise bu ayrım ortadan kalkar. O makamın ehli için Dost’tan gelen her ne ise, hepsi birdir, hepsi hoştur. Gelenin ne olduğuna değil, Kim’den geldiğine bakar. Rızâ, sâlikin iradesini tamamen Hakk’ın iradesinde eritmesidir. Bu yüzden rızâ makamındaki bir kul için sabır da bir şükür hâline bürünmüştür.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu irfan mektebinin dijital kütüphanesindeki sohbetimiz boyunca, şükür deryasından üç büyük pınardan su içmeye gayret ettik.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve şerhlerinde şükür, sâlikin gündelik hayatına inen, ete kemiğe bürünen canlı bir edep hâlidir. O, şükrü Hz. Süleyman’ın imtihanı üzerinden anlatarak, her nimetin aslında “şükür mü edeceğim, nankörlük mü?” sorusunu içinde barındıran bir mektup olduğunu öğretir. En nihayetinde, “Dur, Rabbin namaz kılıyor” sırrına erdirerek, şükreden ve şükredilenin aynı Vücûd’un farklı tecellileri olduğu tevhid idrakine kapı aralar.

İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise şükür meselesi, kevnî dokunun ve İlâhî isimlerin işleyişi üzerinden ele alınır. Şeyh-i Ekber, bize, her lütfun aynı olmadığını, özellikle “el-Vehhâb” isminden gelen karşılıksız ve şartsız bağışların bulunduğunu hatırlatır. Bu isim tecelli ettiğinde, Hakk’ın şükür beklemeksizin, hatta nankörlük edene dahi lütufta bulunduğunu anlatır. Füsûs’un bakış açısıyla şükür, kulun bir borç ödeme çabası değil, Hakk’ın kendi zenginliğini seyretmesinin bir vechesidir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’inde şükür, kıssaların ve misallerin diliyle kalbe işlenir. Mevlânâ, şükrün ne olduğunu anlatmaktan çok, şükürsüzlüğün (küfrân-ı nimet) nelere mal olduğunu göstererek bizi uyarır. Nankörlüğün, insanın manevi algılarını nasıl tıkadığını, nimetin nasıl bir anda azaba dönüşebileceğini Firavun’un kibrinde ve İsrailoğullarının açgözlülüğünde sergiler. Mevlânâ için en makbul şükür ve dua, yokluktan, ihtiyaçtan ve mânevî bir “açlıktan” doğandır.

Değerlendirme

Şükür yalnızca dil ile “Elhamdülillah” demekten ibaret bir fiil değildir. O, bir idrak yolculuğudur. Bu yolculuk, nimeti fark etmekle başlar, nimeti vereni (Mün’im’i) tanımakla devam eder ve nihayetinde nimetin, verenin ve şükredenin aynı Vücûd denizinin dalgaları olduğunu müşahede etmekle kemâle erer. Şükrün en yüksek mertebesi, kişinin şükretmekten dahi aciz olduğunu idrak etmesidir; zira kula düşen şükrü yine kuluna ilham eden de O’dur. Bu acziyet ve hayret makamı, kulluğun (ubudiyetin) zirvesidir.

Nihai olarak şükür, varlığı bir borç olarak değil, bir lütuf olarak görme sanatıdır. Sâlik, bu sanatta ustalaştıkça, artık başına gelenler “iyi” mi “kötü” mü diye bakmaz olur. Her nefesi, her hâli, her tecelliyi, sevgiliden gelen bir hediye, O’nu tanımak için bir fırsat bilir. Böylece hayatın tamamı kesintisiz bir şükür eylemine, bir bayrama dönüşür.

Cenâb-ı Hakk, bizleri dilin şükründen amellerin şükrüne, oradan da kalbin ve ruhun daimî şükür hâline eriştirsin. Gördüğümüz her şeyi O’nun lütfunun bir aynası, yaşadığımız her anı O’na teşekkür için bir vesile kılsın. Amin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 120 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 26.05.2026