İçeriğe atla

Kelîmullâh'ın üç açılım dili (lugat / akâid / mârifet) nasıldır?

Kavram MekanizmasıOrta düzey24 görüntülenme3 kaynak
Kısa cevap

Kelîmullâh kavramının üç açılım dili; lugat, akâid ve mârifet mertebelerinde farklı ve derinleşen anlamlar taşır. Lugat düzeyinde "Allah'ın kelâm söylediği" anlamına gelir ve Hz. Mûsâ'nın özel lakabıdır. Akâidde, Allah'ın Hz. Mûsâ ile konuşmasının mahiyeti, kelâm-ı lafzî veya kelâm-ı nefsî tartışmalarıyla ele alınır. Mârifet mertebesinde ise Kelîmullâh makâmı, sâlikin Hak ile vasıtasız hitâbet ilişkisinin remzi, vahy-i mübâşirin özel bir hâli olarak idrâk edilir ve bu makâmda ilâhî hakikatler ve mârifetler kalbe doğrudan tecellî eder¹. Bu üç dil, tasavvufî bir kavramın zâhirî mânâdan bâtınî hakikate doğru nasıl tahkîk edildiğini gösterir.

Detaylı cevap

Kelîmullâh kavramının üç açılım dili, tasavvufî hermenötiğin temel ilkesi olan çok katmanlı anlamlandırmayı ortaya koyar. Bu mertebeli açılım, lugat, akâid ve mârifet şeklinde sıralanır ve her bir dil, kavramın farklı bir vechesini aydınlatır.

Lugat Dili: Kelîmullâh, Arapça kökenli bir terkip olup, "Allah'ın kelâm söylediği" mânâsına gelir. Bu, kelimenin sözlük anlamıdır ve herkesin paylaştığı zâhirî mânâyı ifade eder. Hz. Mûsâ'nın özel lakabı olarak bilinir ve bu makâmın menşei Nisâ Sûresi 164. ayetindeki "ve kellemallâhu mûsâ teklîmâ" (Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu) ifadesidir. Lugat dili, kavramın temel ve herkesçe anlaşılan çerçevesini sunar.

Akâid Dili: Kelîmullâh kavramı, İslâmî ilimlerde, özellikle kelâm ve fıkıh disiplinlerinde teknik bir anlam kazanır. Bu dilde, Allah'ın Hz. Mûsâ ile konuşmasının mahiyeti tartışılır. Mu'tezile ekolü, bu konuşmayı halk edilmiş kelâm (kelâm-ı lafzî) olarak açıklarken, Eş'arî ekolü Allah'ın zâtî ve ezelî kelâmı (kelâm-ı nefsî) ile izah eder. Bu, ehl-i sünnet itikâdında kavramın yerini ve İslâmî ilimlerdeki teknik tanımını belirler.

Mârifet Dili: İrfan ve tasavvuftaki bâtınî hakikati ifade eden mârifet dili, Kelîmullâh makâmını sâlikin Hak ile vasıtasız hitâbet ilişkisinin remzi olarak görür. Bu makâm, nübüvvetin bir vechesi ve vahy-i mübâşirin özel bir hâlidir. Tasavvuf büyükleri, vahy-i mübâşiri, Hakk'ın peygamberin kalbine doğrudan mânâ indirmesi olarak açıklar; söz ve harf ise bu mânânın peygamber dilindeki tezâhürüdür. Bu makâmda, kalplerin yakutu olan ilâhî mârifetler, la'l mesabesindeki dilin kelâmı aracılığıyla taze bir şekilde zuhûr eder². Bu, arifin kalbindeki mârifet güneşlerinin dil aracılığıyla his âleminde ortaya çıkmasıdır³. Mârifet dili, akâidi aşar ancak onu nakzetmez, aksine derinleştirir.

Kaynaklar

Cevap metnindeki ¹ ² ³ numaraları aşağıdaki kaynaklara karşılıktır — ilgili esere ve bölüme yönlendirir.

  1. 1Mesnevî Cilt 13 · Beyit 4377 (s. 151)“Lügat: Dil, lisan. Lügavi: Lügatle ilgili; Ma'nâ-yı lügavi: Lügat mânâsı, mecâzi olmayan gerçek anlam. Mâ: (Farsça) Biz. Mö”: Su. Maa: Berâber, ile, birlikte.”Oku
  2. 2Mesnevî Cilt 12 · Beyit 2783 (s. 269)“Yani, o temiz ve iyi kimselere Yüce Allah öyle şeyler verir ki, o verilen ihsanları dil ile ve lügat ile tarif etmek mümkün değildir. Çünkü (32/17) yani “Amel e”Oku
  3. 3Mesnevî Cilt 13 · Beyit 1126 (s. 1126)“Yani, bir et kebabı parçası gibi olan küçük perde, yani dil, arifin kalbinde olan birçok marifet güneşinin suretlerini örter. Yani bu dil söylemezse, arifin kal”Oku

Dayandığı eserler

Bu cevap yardımcı oldu mu?

İlgili sorular

Bu cevap, adı geçen eserlerden derlenmiş yapay zekâ destekli bir özettir; dinî hüküm veya fetva değildir. İlim için kaynaklara başvurarak doğrulamanız tavsiye edilir.