Felevlâ kânet karyetun âmenet fenefe'ahâ îmânuhâ illâ kavme yûnuse lemmâ âmenû keşefnâ ‘anhum ‘ażâbe-lḣizyi fî-lhayâti-ddunyâ vemetta'nâhum ilâ hîn(in)
Yunus'un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yunus'un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.
Fakat o vakit iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir kasaba olsaydı? Ancak Yunus'un kavmi iman ettikleri vakit, dünya hayatında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırmış ve bir süre onları rahata kavuşturmuştuk.
Yûnus Suresi 98. ayet, iman ve fayda ilişkisini, özellikle Yunus kavminin imanının getirdiği kurtuluşu ve dünya hayatındaki geçici nimeti vurgular. Ayet, imanın azabı kaldırma ve dünya nimetlerinden faydalanma üzerindeki etkisini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'karye' kelimesinin aslen 'toplamak, bir araya getirmek' anlamından geldiğini ve bu nedenle hem yerleşim yerini hem de orada toplanan insanları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'karye', iman etmesi beklenen ve imanının fayda sağlayacağı bir topluluğu işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'da 'karye' kelimesinin bazen 'ehlü'l-karye' (köy halkı) anlamında mecazi olarak kullanıldığını ifade eder. Bu ayette de 'karye'den kasıt, o yerleşim yerinin sakinleri, yani 'bir kent halkı'dır ve onların iman etmesi beklenmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmak'tan öte, 'güvenmek, emniyet içinde olmak ve kendini Allah'a teslim etmek' gibi derin anlamlar taşıdığını vurgular. Ayetteki 'âmenet', bir topluluğun Allah'ın mesajına tam bir teslimiyetle inanmasını ifade eder ki bu, onlara fayda sağlayacak olan imandır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iman'ın kök anlamının 'emniyet' olduğunu ve 'iman'ın, kalbin tasdikiyle birlikte emniyet ve güven duygusunu içerdiğini belirtir. Ayetteki 'âmenet', bir kavmin Allah'ın vaadine güvenerek ve O'nu tasdik ederek azaptan kurtulmasını sağlayan inanç eylemini tanımlar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'iman'ın Kur'an'da genellikle 'Allah'a, peygamberlerine, kitaplarına ve ahiret gününe inanmak' şeklinde kullanıldığını ve bu inancın kişiyi doğru yola ileten temel bir eylem olduğunu belirtir. Ayetteki 'âmenet', Yunus kavminin azap gelmeden önceki imanını ve bu imanın onlara fayda sağlamasını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nef' (fayda) kelimesinin, bir şeyden elde edilen olumlu sonuç ve yarar olduğunu belirtir. Ayetteki 'fenefe'ahâ', iman eden bir kavmin imanının kendilerine dünya ve ahirette getireceği olumlu sonuçları, yani azaptan kurtulma ve nimetlere erişme faydasını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nef''in, bir şeyin istenilen amaca ulaşmasına yardımcı olan her türlü iyilik ve menfaat olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, Yunus kavminin imanının onlara azabın kaldırılması ve dünya hayatında geçimlerinin sağlanması şeklinde somut bir fayda sağladığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'keşf' kelimesinin örtülü olan bir şeyi açmak, gizli olanı ortaya çıkarmak veya bir sıkıntıyı gidermek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'keşefnâ', Allah'ın Yunus kavminin üzerinden azabı kaldırması, yani o azabın etkisini ve varlığını ortadan kaldırması anlamında kullanılmıştır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'keşf'in, bir belayı veya musibeti gidermek, ortadan kaldırmak anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, Yunus kavminin iman etmesi üzerine Allah'ın onlardan 'azâbe'l-hizyi' (rezillik azabını) kaldırması, yani o azabı onlardan uzaklaştırması eylemini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azap' kelimesinin aslen 'tatlı su' anlamına gelen 'azb' kelimesinden türediğini ve 'azap'ın, tatlı sudan mahrum bırakmak gibi, kişiyi rahatından mahrum eden her türlü acı ve sıkıntı olduğunu belirtir. Ayetteki 'azâbe'l-hizyi', Yunus kavminin iman etmemeleri durumunda karşılaşacakları, onları rezil edecek ve acı verecek olan cezayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azap'ın, bedene veya ruha isabet eden her türlü acı ve eziyet olduğunu açıklar. Ayetteki 'azâbe'l-hizyi', dünya hayatında yaşanacak olan, utanç verici ve aşağılayıcı bir cezayı ifade eder ki, Yunus kavmi imanları sayesinde bundan kurtulmuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hizye'nin, bir kişinin yaptığı kötü bir işten dolayı duyduğu utanç ve aşağılanma hissi olduğunu belirtir. Ayetteki 'azâbe'l-hizyi', Yunus kavminin iman etmemeleri durumunda karşılaşacakları azabın sadece fiziksel bir acı değil, aynı zamanda toplumsal bir utanç ve rezillik boyutu taşıdığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hizye'nin Kur'an'da genellikle 'zelillik, aşağılanma' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'azâbe'l-hizyi', Yunus kavminin iman etmemesi durumunda maruz kalacakları, onları toplum içinde küçük düşürecek ve onurlarını zedeleyecek olan azabı tanımlar.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Felevlâ kânet karyetun âmenet fenefe’ahâ îmânuhâ illâ kavme yûnuse lemmâ âmenû keşefnâ anhum azâbe-lhizyi fî-lhayâti-ddunyâ vemetta’nâhum ilâ hîn(in)” Yûnus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık. (10/98)
30. Paragraf:
Ve Hak Teâlâ'nın فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mü'min, 40/85 ve اِلا قَوْمَ يُونُسَ Yûnus. 10/98) kavline gelince, bu [Yûnus, 10/98) istisnasında olan Hakk'm kavli ile âhirette onlara nef vermeyeceğine delâlet etmez. Binâenaleyh bunu murad etti ki, onlardan dünyâda ahzi ref etmez. Bunun için Fir'avn, ondan îmânın vücûdu ile beraber ahz olundu. Bu, onun emri, o saatte intikâle müteyyakkin olan kimsenin emri olduğuna göredir. Ve karîne-i hâl muhakkak onun intikâlden yakın üzere olmadığını i'tâ eder. Zîrâ o, Mûsâ (a.s.)in asâsıyla denize vurması sebebiyle, zahir olan kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini müşahede etti. İmdi Fir'avn îmân ettiği vakitte muhtezırın hilâfına olarak, helake müteyakkın olmadı. Bunun için ona mülhak olmaz (30).
Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fir'avn'ın îmânı hakkında yukarıda geçen beyanâtı yani daha evvel firavunun imanı hakkındaki açıklamaları tetmîmen tamamlayıcı olarak buyururlar ki: Fir'avn'ın sıhhat-ı îmânını kabul etmeyen taife, Fir'avn'ın îmânı korku îmânı olduğunu ölüm öncesi korku imanı olduğunu ve korku îmânı ise فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mümin, 40/85) ya'nî "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." burada da iki türlü iman olduğunu söylüyor, birisi ölüm anında korkudan veya herhangi bir şeyden çaresiz halde kaldığı zaman ettiği imandır. Firavunun imanı bu iman değildir diyor. Yani son anda ruh kabzedileceği zaman iman kabul edilmez deniyor ya, bazıları Firavunun imanı ölüm anında yaptığı bir imandır diye karar vermişlerdir. Bir de iman-ı muhtezir, can çekişirken verdiği iman. Can çekişirken verdiği iman aslında ölümü ölümün kendine geldiğini hissettiği zamanda verdiği imandır diyorlar. Ama Firavunun hali böyle değildir. O anda ölüm anında olduğunu bilmiyordu diyor. Hayatta olarak iman etti diyor. 40/85 ayetinde "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." (Mümin, 40/85); "Kavm-i Yûnus müstesna olmak üzere" yunus kavmi bu sistemin dışında اِلا قَوْمَ يُونُسَ (Yûnus, 10/98) "İbâdı hakkında carî olan Allah'ın âdetidir" (Mümin, 40/85) âyet-i kerîmeleri mucibince fâide vermeyeceğini iddiâ ederlerse de, bu [Yûnus süresindeki] âyet-i kerîmede اِلا قَوْمَ يُونُسَ istisnası korku îmânı âhirette fâide vermeyeceğine delâlet etmez. Bu âyet-i kerîme ile Hak Teâlâ hazretlerinin murâd-ı aliyyesi, korku imânın sâhiblerine, dünyâda müteveccih olan azabın merfû' olmayacağını kaldırılmayacağını beyândır. Fi'l-hakîka da Yûnus' kavminden gayrisinden azâb-ı dünyâ ref edilmedi. Yunus (as) aralarından çıktıktan sonra azab ver meleri gerekiyorken onlar müstesna olmak üzere dünyada Yunus kavimine dünyada azab edilmedi. Eğer Fir'avn'ın hâlini ve deryada gark hininde yaniölüm zamanında dünyadan ayrılmaya yakın olan kimsenin hâline kıyâs edecek olur isen, kendisinden zahir olan îmânın vücuduyla beraber, azâb-ı dünyevîye ma'rûz kaldığına hükm ederiz.
Fakat bu konuda ipucu Fir'avn'ın dünyâdan intikâl edeceğine yakîni olmadığını gösterir. Bir kişi ölüm anında iman etmekte, ölüm anında azabı gördüğünde iman etmekte, fakat Firavnun hali bu hal değil diyor burada Firavunu müdafa etmek için yazılmış değil, ölüm halinin yani Kur’an-ı Kerim’de ve şeriat-ı Muhammediyede belirtilen ölüm halinin hakikatini burada belirtiyor misalleriyle, Firavun’un dünyadan intikal edeceğine yakıyni olmadığını yani dünyadan ayrılacağına yakıyn bir bilgisi olmadığını gösteriyor. Çünkü Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asasını denize vurması sebebiyle, zahir olan denzdin derinliğindeki kuru yoldan mü'minlerin yürüyüp geçtiklerini kendi gözüyle görerek müşahede etti.
Ancak kudret-i İlâhiyye ile zahir olabilecek olan bu hâriku'lâde hâli görünce Fir'avn vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi kalben tasdîk etti; ve kelime-i tevhidi izhâr eyledi. Binâenaleyh Fir'avn kalben tasdîk ve lisânen dahi ikrar etmek suretiyle îmân ettiği vakit Benî İsrail'in geçtiği gibi, kendisinin dahi deryada gark olmayacağını zannettiği cihetle, helake kati olarab bilen olmadı. O orada öleceğini hiç düşünmedi. İsrail oğulları oradan nasıl geçti ise o açılan kuru yoldan aynen kendisi de geçeceğini düşündü. Orada ölüm diye bir düşünce, korku yoktu. Orada iman etti kalbi ile de tasdik etti bu olağan dışı olayı görünce. Boğulma hadisesi daha sonra oldu. Bu ise, muhtezır olan kimsenin hâli hilâfına olarak, bir îmân idi. Bu olay son anda ölümü gerçeğini görüp iman eden ile kıyas edilmez. Bunun için Fir'avn muhtezıra mülhak olmaz; yani Firavun can çekişirken iman edenlerin gurubuna girmedi. Yani son anda zorlama ile iman edenlerden değildi, zırâ [muhtezır] yani can çekişme dünyadan alâkasını kat' etmek üzere olduğuna kâni'dir. Fir'avn'da ise bu kanâat yok idi ki, onun îmânı muhtezırın îmânına eklenmiş olsun.[75]