Tilke min enbâ-i-lġaybi nûhîhâ ileyk(e)(s) mâ kunte ta'lemuhâ ente velâ kavmuke min kabli hâżâ(s) fasbir(s) inne-l'âkibete lilmuttekîn(e)
İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü (iyi) sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanların olacaktır.
İşte bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sana vahiyle bildiriyoruz. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin. O halde sabret, akıbet muhakkak muttakilerindir.
Hûd Suresi 49. ayet, Hz. Nuh kıssasının gaybî yönlerini vurgulayarak, peygamberin ve kavminin bu bilgilere daha önce sahip olmadığını belirtir. Ayet, sabrın ve takvanın önemini vurgulayarak, nihai sonucun muttakilere ait olacağını bildirir. Dilbilimsel olarak 'enbâ', 'gayb', 'nûhîhâ', 'ta'lemûhâ', 'ısbir' ve 'âkıbe' kavramları ayetin temel mesajını oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nebe'' kelimesinin 'haber'den daha özel olduğunu, büyük ve faydalı haberler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'enbâü'l-gayb' ifadesi, Hz. Nuh kıssasının, peygamberin ve kavminin daha önce bilmediği, Allah tarafından vahyedilen önemli ve gizli bilgiler olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'enbâ'' kelimesini 'haberler' olarak açıklar ve Kur'an'da bu kelimenin genellikle önemli ve ibret verici olayların aktarılması bağlamında kullanıldığına işaret eder. Ayetteki kullanımı, bu haberlerin sıradan değil, ilahi kaynaklı ve ders çıkarılması gereken bilgiler olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nebe'' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi vahiy yoluyla gelen, geleceğe veya geçmişe dair önemli ve kesin bilgiler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'enbâü'l-gayb' ifadesi, bu bilgilerin insan idrakinin ötesinde olduğunu ve ancak Allah'ın bildirmesiyle öğrenilebileceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'gayb'ı 'gözden kaybolan, gizli kalan şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'enbâü'l-gayb' ifadesi, Nuh kıssasının detaylarının, vahiy gelmeden önce Hz. Muhammed ve kavmi için tamamen bilinmez, idrak dışı olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'gayb'ın 'gizli olan, örtülü olan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, bu kıssanın geçmişte yaşanmış olmasına rağmen, peygamberin ve kavminin bilgisi dışında kalmış, ancak Allah tarafından açığa çıkarılan bir sır olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'gayb' kavramının Kur'an'da insan algısının ötesindeki gerçeklikleri ifade ettiğini ve bu bilgilerin ancak ilahi vahiy yoluyla edinilebileceğini vurgular. Ayetteki 'gayb' ifadesi, Nuh kıssasının detaylarının, vahiy olmasaydı asla bilinemeyecek ilahi sırlar olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vahy'i 'gizli ve hızlı bir şekilde bildirmek' olarak açıklar. Ayetteki 'nûhîhâ' ifadesi, Allah'ın Nuh kıssasının gaybî haberlerini Hz. Muhammed'e doğrudan, gizli ve süratli bir şekilde bildirdiğini, bu bilginin insan çabasıyla elde edilemeyeceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'vahy'in 'Allah'ın peygamberlerine şeriat hükümlerini ve gayb haberlerini bildirmesi' olduğunu belirtir. Ayetteki 'nûhîhâ' fiili, Nuh kıssasının detaylarının ilahi bir kaynak tarafından, özel bir iletişim yoluyla peygambere aktarıldığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vahy'in Kur'an'da Allah'ın peygamberlerine özel bir iletişim biçimiyle bilgi aktarması anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'nûhîhâ' ifadesi, Nuh kıssasının detaylarının, peygamberin kendi çabasıyla değil, doğrudan ilahi bir bildirimle kendisine ulaştırıldığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm'i 'bir şeyin hakikatini idrak etmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'mâ künte ta'lemûhâ' ifadesi, peygamberin ve kavminin Nuh kıssasının bu gaybî detaylarına vahiyden önce bilgi olarak sahip olmadığını, yani bu konuda bir idrak ve malumatlarının bulunmadığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ilm'in 'bir şeyin künhüne vakıf olmak' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ta'lemûhâ' fiili, peygamberin ve kavminin Nuh kıssasının bu yönleri hakkında herhangi bir bilgiye, kavrayışa veya habere sahip olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sabr'ı 'nefsi, akıl ve şeriatın gerektirdiği şey üzerinde tutmak veya ondan alıkoymak' olarak açıklar. Ayetteki 'fasbir' emri, Hz. Muhammed'e, Nuh kıssasından ders çıkararak, tebliğ yolunda karşılaşacağı zorluklara karşı metanetli ve dayanıklı olması gerektiğini öğütler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sabr'ın 'tahammül etmek, sıkıntılara katlanmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fasbir' emri, peygamberin, kavminin inkârı ve eziyetleri karşısında yılmadan, azimle tebliğe devam etmesi gerektiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sabr'ın Kur'an'da genellikle zorluklar, musibetler ve düşmanlıklar karşısında gösterilen ahlaki bir erdem olduğunu belirtir. Ayetteki 'fasbir' emri, peygamberin, Nuh kıssasındaki gibi, ilahi mesajı iletme sürecinde karşılaşacağı her türlü engellemeye karşı dirençli olması gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âkıbe'yi 'bir şeyin sonu, neticesi' olarak tanımlar. Ayetteki 'inne'l-âkıbete li'l-muttakîn' ifadesi, Nuh kıssasında olduğu gibi, sabreden ve takva sahibi olanların dünya ve ahiretteki nihai sonucunun hayırlı ve zaferle biteceğini müjdeler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âkıbe'nin 'bir işin sonu, neticesi' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın vaadinin kesinliğini ve takva sahiplerinin çabalarının karşılığını mutlaka alacaklarını, kötülerin ise helak olacağını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'âkıbe'yi 'sonuç' olarak açıklar. Ayetteki 'âkıbe li'l-muttakîn' ifadesi, Nuh kıssasındaki gibi, Allah'tan korkan ve emirlerine uyanların nihai olarak kurtuluşa ereceğini ve zafer kazanacağını mecazi olarak ifade eder.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~ ~ ~
11.49 - Tilke min embâil ğaybi nûhîhâ ileyk, mâ kunte tağlemuhâ ente ve lâ gavmuke min gabli hâzâ fasbir, innel âgıbete lilmuttegîn.
Diyanet Meali:
11.49- İşte bunlar, sana vahy ettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O hâlde sabret. Çünkü (iyi) sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanların olacaktır.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.49- İşte bunlar gayb haberlerinden, sana bunları vahy ile bildiriyoruz, bundan evvel onları ne sen bilirdin ne kavmin, böyle, o halde sabret, her halde akıbet müttekılerindir.
Gayb: Görülememe, gizli, saklı, ilahi sır anlamındadır. Akıl ve duyularla bilinemez. Gayb haberleri Mazi, hal ve istikbale yönelik olur. Kur’an’ı Kerim’de gayb kelimesi 59 kere geçmektedir.
Gayb alemi Fusus’ul Hikem, Âdem fassı sh.22’de şöyle geçer:
“Ehad olan zatın bütünsellik yönüyle altı mertebesi vardır. Ve parçalar yönünden mertebelerine son yoktur.
Birincisi taayyünsüzlük, sırf zat mertebesidir. Ve Zatın bütün bağıntıları ve işleri ve onun mertebelerinin tamamı kendinde saklı ve gizlidir. Eğer kendinde bu bağıntılar ve işler olmasa idi, zat ebediyen tecelli etmez idi.
İkincisi vahidiyyet mertebesidir. Bu mertebenin ismi Allah’tır. “Allah” külli ismi altında bütün isimler toplanmıştır.
İlim mertebesinde taayyün etmiş bu suretlere a’yan’ı sabite derler.
Üçüncüsü ruhlar mertebesidir. Bu mertebe mutlak Zatın ilim mertebesinden bir derece daha kesifleşmesinden ibarettir. Öyle ki, ilim mertebesinde mevcut olan her ilmi suret, basit cevher olarak bu mertebede zahir olur. Duyularla anlatmak kabil değildir. Bu mertebede her bir ruh kendini, kendi benzerini ve kendi kaynağı olan Hak Teala Hz. lerini idrak etmektedir. Bu aleme “Emr, Gayb, Ulvi, Melekut” alemi derler.
Sonraki alemler Misal, Şehadet ve Hz. İnsan olan toplayıcı mertebedir.
Hak Teala nefsini zahir ve batın olmakla vasfetti. Zahir isminin görünme yeri olarak şehadet alemini ve batın isminin görünme yeri olarak gayb alemini halk etti.” Gayb ikidir:
Hakiki gayb: Zat-ı Mutlaka taayyünsüzlük mertebesi olduğundan, ondan sonraki mertebelerin hepsinin batınlarının en batınıdır.
İzafi gayb: Emr alemidir. Ve akıllar, nefsler ve ruhların çıkma alemidir. Bu alem bize izafetle gayb ve karanlık olduğu için gecedir. Hakiki gayba nisbetle gündüzdür. (Fusus, sh.259)
C. Hakkın gayb ve şehadet olmak üzere iki tecellisi vardır.
Gayb tecellisi ile ayn’lar sabit oldu. Şehadetle A’yan’ı Sabite’ye varlık verildi. Gayb ve şehadet aleminin arasında berzah vardır. Her iki alemin hükümlerini toplamıştır. İlk berzahta olan suretlere şehadet aleminde çıkmadan önce görülmesi rüyada veya uyanıklıkta mümkündür. Ama ikinci berzaha nakl olmuş ölenlerin hallerinden haberdar olmak Allah’ın sevdiklerinden başkasına mümkün değildir.
Cebrail as ilahi gayb hazinelerinde olan gizli manaları suret alemine ulaştırır. N.M.
--------------------- rtfSndPly*11.50*
11- Hud Suresi- Ayet 50