İçeriğe atla
Hicr 35Cüz 14 · Sayfa 264

Hicr Sûresi 35. Âyet

الحجر

Sohbete sor

Ve-inne ‘aleyke-lla'nete ilâ yevmi-ddîn(i)

(34-35) Allah, "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lanet senin üzerinedir" dedi.

Hicr Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Lânetten maksâd, hakîkat-i ilâhiyye’sinden perdelenmek, Hakk’tan ayrı müstakil bir kimlik vehmî ile yaşamaktır.

İblîs, verilen emre karşı gelerek Âdem’e secde etmeyip bir “ben”lik tasavvuru ortaya koyunca, Hakk’tan ve hakîkatten hayâlen ve vehmen uzaklaştı. Böylece, ulvî bir yaşamdan süflî bir yaşama, recm edildi, kovuldu. Bu hâl “yevmid dîn”e kadar sürecektir.

“Dîn” kelimesinin Fusûsu’l Hikem’de Ya’kûb (a.s.) Fassı’ nda bildirilen üç ayrı ma’nâsı vardır: inkıyâd (boyun eğme, teslîm olma), cezâ ve âdet (kâide).

Dîni cezâ olarak alırsak “yevmid dîn”, Hakk Teâlâ’nın “Adl” ve “Hakem” esmâlarının tecellîsiyle, iyiliğe iyilik ile kötülüğe de kötülükle cezâ (karşılık) vereceği gün olur, ki “cezâ günü” ya da “kıyâmet günü” anlamındadır.

Bâtınen “yevmid dîn”, beşeriyyet perdelerinin kaldırıldığı, hakîkatin zuhûr ettiği, Hakk’tan uzak olma hayâlinin sona erdiği “an”dır. İşte o yevmde, “li menil mulkul yevm, lillâhil vâhidil kahhâr” “Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allâh’ındır” (Mü’min 40/16) hakîkati tahakkûk edecek ve uzak-yakın ya da ayrı-gayrı kalmayacaktır, her şey aslına, Allâh’a rücû edecektir. " T.O.C.C." Şeytâna olan lânetin neden “yevmid dîn”e kadar, olduğunu ve ilgili diğer bazı husûsları Ahmed Avni Konuk’un Fusûs’ül Hikem Eyyüb (a.s.) Fassı’nın 11’inci paragrafına yazmış olduğu şerhten buraya aktaralım.


Hz. Eyyüb’den naklen Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: “Yâ Rab, şeytân beni nusb (yorgunluk, sıkıntı) ve azâb ile mess etti (dokundu).” (Sâd, 38/41) Ve “şeytân” lügatte (ş-t-n) masdarından müştak (türemiş) olup “bu’d” (uzaklık) ma’nâsına müsta’mel olduğundan (geldiğinden) burada, bu ma’nâ ile tefsîr buyrulmuştur. Yâni “Beni bu’d, öyle bir azâb ile mess etti ki, o sebeble ben hakâyıkı (hakîkatleri), olduğu hâl üzere idrâk etmekten uzak olurum; ve o hakâyık öyle hakâyıktır ki, onları idrâk ettiğim vakit, mahall-i kurb’da (yakınlık yerinde) bulunurum” demek olur.

Ve şeytâna “şeytân” denilmesi Hak’tan ve hakâyıktan son derece baîd (uzak) olmasından nâşidir (kaynaklanır). Zîrâ Hak Tealâ hazretleri şeytânı, hazret-i kurb’dan (yakınlık makâmından) hâziz-i bu’d-ı tabîîye (tabiatın uzaklık perdesine) kovmuş ve “Öyle ise çık oradan, çünkü sen kovuldun” buyurmuştur (Sâd, 38/77). Ve “recm” bir şeyi yukarıdan aşağıya atmak ma’nâsına olduğundan, “Sen hazret-i kurb’dan çık, çünkü sen hazret-i ulyâdan (yüce makâmdan), merkez-i süflî-i tabâyia (aşağılık tabiatların en düşük merkezine) atılmışsın” demek olur.

Ve “Benim la’netim kıyâmete kadar senin üzerine olsun!” buyurur (Sâd, 38/78). La’net îhâş (dostluktan uzaklaştırma) ve tard (kovma) ma’nâsınadır. Zîrâ yevm-i kıyâmette zulmet-i tabîiyyenin (tabiat karanlığının) hükmü mürtefi’ olur (ortadan kalkar); ve o vakit şeytânın üstünde oturup, icrâ-yı ahkâm eylediği tâc ve taht yıkılır. Binâenaleyh şeytânın bu’du ve tardı yevm-i kıyâmete kadar devâm eder; ondan sonra şeytâna la’net yoktur. Çünkü şeytânın iktizâ-yı aslîsi (aslî gerekliliği) mevâni’-i tabîiyyedir (tabii engellerdir) ki, bu mevâni’-i tabîiyye, rûhu hakâyık-ı ilâhiyye ile tahakkuktan men’ eder.

Nitekim bu hakîkati herkes, bu âlem-i tabîatte, bu vücûd-ı tabîîsi ile, her an müşâhede eder ve kendi nefsinde zevkan idrâk eyler. Zîrâ nefis dediğimiz bu vücûdât-ı tabîiyyemiz, şeytânın üstünde hükm ettiği âlem-i tabîatın birer cüz’üdür. Binâenaleyh şeytân âlem-i tabîatı muhîttir (kuşatmıştır); ve şu halde bizim vücûdumuzun hâricinde değildir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz “Şeytân damarlardaki kan gibi cereyan eder” buyururlar.

Onun için şeytân Hak Teâlâ’ya hitâben: (Sâd, 38/82) “İzzetin hakkı için kullarının hepsini azdırayım” dedi. Zîrâ bilir ki bu âlem-i tabîatte herşey, hükm-i tabîatın altındadır; ve iktizâât-ı zulmâniyye (karanlık doğanın gerektirdiği şeyler), hazarât-ı nûrâniyyeye suûdu (yükselmeyi) men’ eder (engeller).

Ba’dehû (sonra) şeytân, “Senin ibâdetin ile zulmet-i tabâyi’den (tabiatlarının karanlığından) ve kesâfet-i mevâni’den (dünyevî perdelerden) kurtulanlar müstesnâdır (hariçtir)” dedi (Hicr, 15/40). Zîrâ onlar şeytânın taht-ı tasarrufuna verilen memleketten çıkmışlardır. Onun bu gibi zevât-ı kirâma tasallutu imkânı kalmaz. Nitekim Hâce Hâfız (k.s.) buyurur: “Sen hâne-i tabîatten dışarıya çıkmıyorsun; hakîkat mahallesine nasıl sefer edebilirsin?” Bu mukaddime (giriş) anlaşıldıktan sonra ma’lûm olur ki, vücûdât-ı müteayyinimize (maddi bedenlerimize) ârız olan ilel ve eskâm (hastalıklar ve rahatsızlıklar), bu âlem-i tabîatın iktizââtındandır (gereklerindendir). Ve âlem-i tabiat ise, cemî’-i müştemilâtıyla (her şeyiyle) berâber Hak’tan baid (uzak) olup hicâb-ı cemâl-i Hak’tır (Hakk’ın güzelliğinin perdesidir). Ve şeytân ibâdı (kulları), bu vesâit-i tabîiyye (tabii vasıtalar) ile iğfâl ve iğvâ eyler (aldatır ve azdırır); ve şeytânın vücûdu ancak bir müvesvis (vesvese veren) ve bir mihek (imtihan aracı) olmaktan ibârettir. Zîrâ bir müvesvis ve bir mihek olmadıkça emîn ile hâin, ve merd ile nâ-merd ve kalb (sahte para) ile nakd-ı ceyyid (gerçek para) zâhir olmaz.

Görülmez mi ki, insâna bir elem ve illet ârız olsa hâtırı (gönlü, zihni) perîşan ve gece ve gündüz onunla meşgûl ve nâlân olur (inler); ve ibâdet-i Hak’tan geri kalır. İşte bu sebebden dolayı Eyyûb (a.s.) “Şeytân beni nusb ve azâb ile mess etti”, yâni “Âlem-i tabîatte bu’dun envâ’ı (uzaklığın çeşitleri) çoktur; fakat bu bu’d, benim vücûd-ı tabîîmi zarar ve azâb tarzında mess ile karîb (yakın) oldu; binâenaleyh o bu’dun mess ile kurbu hasebiyle, hakâyıkı olduğu hal üzere idrâk etmekten uzak olurum. Halbuki o hakâyıkı idrâk ettiğim hînde (zamanda) ben mahall-i kurbda bulunurum” buyurdu.

Zîrâ idrâk olunan şey, idrâk edilen kimseye karîbdir (yakındır); ve her meşhûd olan (şâhit olunan) şey, her ne kadar mesâfe i’tibâriyle baîd (uzak) ise de, göze karîbdir. Zîrâ keyfiyyet-i rü’yet (görme olayı) gözden çıkan şuâ’ (ışınlar) sebebiyle vâki’ olur, diyenlerin fikr-i mezhebine göre, basar (göz) şuhûdu haysiyyetiyle (şâhit olma yönüyle) meşhûda muttasıl olur (görülen şeye bağlanır). Eğer basarın meşhûda ittisâli (bağlantısı) olmasaydı, onu müşâhede etmezdi. Veyâhut keyfiyyet-i rü’yet, ziyâ (ışık) vâsıtasıyla hayâl-i meşhûdun (görünenin hayalinin) gözde adeseseye intibâ-ı (merceğe yansıması) sebebiyle vâki’ olur, diyenlerin mezhebine göre, meşhûd basara muttasıl olur (görünen gözle bağlantı kurar). Bu iki mezhebden hangisine göre vâki’ olursa olsun, mesâfe uzak ve yakın olsa dahî, görülen şey, basar ile gören kimse arasında karîbdir.

İşte baîd, karîb olduğundan dolayı Eyyûb (a.s.) (Sâd, 38/41) kavlinde vâki’ olan mess, yâni dokunma, ta’bîrini kinâyeten isti’mâl etti (kullandı); ve messin, yâni dokunmanın, yakınlığıyla berâber, o messi şeytâna, yâni uzaklığa muzâf kıldı (nispet etti). Binâenaleyh gûyâ Eyyûb (a.s.) buyurdu ki: “Bende mevcûd olan hikmetin muktezâsı olmak üzere, baîd olan şeytân nusb ve azâb ile bana dokunmak sûretiyle, bana yaklaştı.” Ve Eyyûb (a.s.)’da mevcûd olan hikmet, müteayyin olan Hak’tan, bu taayyün sebebiyle onun ihticâbıdır (perdelenmesidir) ki, bu hicâb-ı taayyünün galebesinden nâşî (dolayı) Hak’tan baîd olur.

Suâl: Eyyûb (a.s.) bir nebiyy-i zîşân idi. Binâenaleyh Hakk’ın inâyet-i ezeliyyesi hasebiyle zümre-i muhlasîne dâhil ibâdullahdân idi. Ve şeytân ise “Ancak senin ihlaslı kulların hariç” (Hicr, 15/40) deyip bu zevâta tasallutu olamıyacağını beyân etmiş ve Hak Teâlâ hazretleri dahi şeytâna (Hicr, 15/42) “Benim kullarım vardır ki, senin için onların üzerine kuvvet-i tasarruf yoktur” diye hitâb eylemiştir. Hal böyle iken şeytânın Eyyûb (a.s.)’ı nusb ve azâb eylemesi nasıl olur?

Cevap: Ma’lûm olsun ki, esfel-i sâfilîn-i tabîata merdûd olan (aşağıların aşağısına reddedilmiş olan) insân Haktan baîd ve “İnsan elbette hüsrân içindedir” (Asr, 103/2) âyet-i kerîmesi mûcibince, bu bu’d hasebiyle, sûret-i umûmiyyede mutlakâ hüsrândadır. Çünkü vücûdât-ı müteayyineleri şeytânın mahtidi (etki alanında) olan âlem-i tabîatte zâhir olmuştur. Bunun için (S.a.v.) Efendimiz, “Benim de şeytânım var idi, elimde müslüman oldu” buyurmuşlardır. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz’in vücûd-ı unsûrîleri dahî bu âlem-i tabîatten mahlûk idi; binâenaleyh şeytânın mahtidi üzerinde vâki’ olmuş idi. Enbiyâ-yı izâm hazarâtının kâffesi (tümü) de bi’t-tabi’ bu hükümde dâhildir. Şu kadar ki a’yân-ı sâbitelerinde mündemic olan hakâyıkın bu âlem-i tabîatte zâhir olan vücûd-ı müteayyinlerinde îcâb ettirdiği hikmetler muktezâsı olmak üzere seyr-ü sülûk ile ânen-fe-ânen (an be an) terakkî edip bu hüsrandan halâs olurlar (kurtulurlar). Ve onların havâss-ı ümmetleri (seçkin ümmetleri) dahî, bu saâdetlilerin isrine iktifâ ettikleri (yoluna tâbî olup bununla yetindikleri) için bunlar da “Ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr, 103/3) âyet-i kerîmesinde beyan buyurulan istisnâ sebebiyle hüsrandan kurtulan zümreye dâhil bulunurlar.

İşte bundan anlaşıldığı üzere şeytânın bilâ-tefrîk (ayırt etmeksizin) nev’-i insân (insân türü) üzerine tasallutu vâki’ olur. Fakat enbiyâ ile onların havâss-ı ümmetleri üzerinde kuvve-i tasarrufiyyesi yoktur. Yâni onların üzerinde şeytânın tasallutu bir eser husûle getirmez.


Âyet 36

قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

~ ~ ~
Kâle rabbi fe enzırnî ilâ yevmi yub’asûn.

İblis: “Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.



Âyet 37

قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ

~ ~ ~
Kâle fe inneke minel munzarîn.

Allâh da, “O halde, sen mühlet verilenlerdensin” dedi.



Âyet 38

اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

~ ~ ~
İlâ yevmil vaktil ma’lûm.

“Vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyâmete) kadar”.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)