Kuli-d'û(A)llâhe evi-d'û-rrahmân(e)(s) eyyen mâ ted'û felehu-l-esmâu-lhusnâ(c) velâ techer bisalâtike velâ tuḣâfit bihâ vebteġi beyne żâlike sebîlâ(n)
De ki: "(Rabbinizi) ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O'nundur." Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi ortası bir yol tut.
(Sen onlara) de ki: İster "Allah" deyin, ister "Rahmân" deyin, nasıl çağırırsanız çağırın. En güzel isimler O'nundur. Namazında sesini pek yükseltme, çok da gizli okuma, orta yolu seç.
İsrâ Suresi 110. ayet, Allah'ın isimlerinin yüceliğini ve ibadetteki dengeyi vurgular. Ayet, 'Allah' ve 'Rahman' isimlerinin eşdeğerliğini, 'el-Esmâü'l-Hüsnâ' kavramının kapsayıcılığını ve namazda ses tonunun ayarlanması gerektiğini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' kelimesinin asıl anlamının 'seslenmek, çağırmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'ادعوا الله' ifadesi, Allah'a yönelme, O'nu anma ve O'na dua etme anlamlarını taşır. İsimlerin zikredilmesi de bu çağırma fiilinin bir parçasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin Kur'an'da farklı mecazî kullanımları olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'ادعوا' fiili, 'سمّوا' (isim verin, adlandırın) anlamında kullanılmıştır; yani 'Allah deyin veya Rahman deyin' şeklinde bir isim verme eylemini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dua' kavramının Kur'an'daki geniş anlam yelpazesine dikkat çeker. Bu ayette, 'دعاء' sadece bir yakarış değil, aynı zamanda Allah'ın isimlerini anarak O'na yönelme ve O'nu tanıma eylemini de kapsar. İsimlerin zikredilmesi, Allah'ın varlığına ve sıfatlarına bir çağrıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'رحمة' kelimesinin 'kalbin incelmesi ve şefkat göstermesi' anlamına geldiğini belirtir. 'Rahman' ise bu sıfatın en ileri derecesini ifade eder ve Allah'a mahsus bir isimdir. Ayette, 'Allah' ismiyle birlikte zikredilerek O'nun rahmetinin kuşatıcılığına vurgu yapılır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Rahman' isminin sadece Allah'a özgü olduğunu ve O'nun tüm yaratılmışlara şamil olan genel rahmetini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, 'Allah' ismiyle eşdeğer tutularak, O'nun zatının ve rahmet sıfatının ayrılmaz bir bütün olduğu vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rahman' isminin Kur'an'da Allah'ın en temel ve evrensel sıfatlarından biri olarak öne çıktığını belirtir. Bu ayette, 'Allah' ismiyle birlikte kullanılması, O'nun zatının rahmetle özdeşleştiğini ve bu ismin de tıpkı 'Allah' gibi O'nu çağırmak için kullanılabileceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'اسم' kelimesinin 'bir şeyi diğerinden ayıran alamet' olduğunu, 'حسن' kelimesinin ise 'güzellik' anlamına geldiğini belirtir. 'el-Esmâü'l-Hüsnâ' terimi, Allah'ın zatına layık olan, en güzel ve mükemmel isimlerini ifade eder. Ayette, hangi isimle çağrılırsa çağrılsın, tüm güzel isimlerin O'na ait olduğu vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'el-Esmâü'l-Hüsnâ'nın Allah'ın kemal sıfatlarını ve yüce mertebesini gösteren isimler olduğunu açıklar. Bu ayetteki kullanımı, 'Allah' ve 'Rahman' isimlerinin de bu güzel isimler kümesinin bir parçası olduğunu ve O'nun yüceliğini ifade ettiğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'el-Esmâü'l-Hüsnâ' kavramının Kur'an'da Allah'ın zatını ve sıfatlarını en mükemmel şekilde ifade eden isimler bütünü olduğunu vurgular. Ayetteki bağlamda, bu isimlerin Allah'ın birliğini ve yüceliğini gösterdiği, dolayısıyla O'na hangi isimle yönelinirse yönelinilsin, bu isimlerin O'nun kemaline işaret ettiği belirtilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'جهر' kelimesinin 'açıkça söylemek, sesi yükseltmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لا تجهر بصلاتك' ifadesi, namazda Kur'an okurken sesi aşırı yükseltmekten kaçınmayı emreder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'جهر' kelimesinin 'açık ve yüksek sesle konuşmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, namazda sesin gereğinden fazla yükseltilmemesi gerektiği, bunun bir edep ve denge meselesi olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'خفت' kelimesinin 'sesi alçaltmak, gizlemek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ولا تخافت بها' ifadesi, namazda Kur'an okurken sesi tamamen kısmaktan veya fısıltı düzeyine indirmekten kaçınmayı emreder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'خفت' kelimesinin 'sesi duyulmayacak kadar alçaltmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, namazda sesin tamamen kısılmaması gerektiği, bunun da aşırı bir uç olduğu ve dengenin korunması gerektiği belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سبيل' kelimesinin 'yol' anlamına geldiğini ve hem maddi hem de manevi yollar için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ابتغ بين ذلك سبيلا' ifadesi, namazda sesin ne çok yüksek ne de çok alçak olması gerektiğini, ikisi arasında dengeli bir yol tutulması gerektiğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'سبيل' kelimesinin Kur'an'da genellikle doğru yolu, yöntemi veya şeriatı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, namazda ses tonu konusunda 'orta yol'un bulunması ve uygulanması gerektiği, bunun da İslam'ın genel denge prensibine uygun olduğu vurgulanır.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(110) (Kulid'ullahe evid'ur Rahmân* eyyen ma ted'u feleHUl Esmâül Hüsna* ve la techer Bi Salatike ve la tühafit Biha vebteğı beyne zâlike sebiyla;)
(Sen onlara) de ki: İster "Allah" deyin, ister "Rahmân" deyin, nasıl çağırırsanız çağırın. En güzel isimler O'nundur. Namazında sesini pek yükseltme, çok da gizli okuma, orta yolu seç.” Bu Âyet içerisinde “Rahmân” ismi geçen beşinci Âyettir. Ey habibim, bütün mertebelere câmi olan “Allah”ı talep edin. İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleriyle meydana geldiği “Rahmâniyyeti” talep edin. Çünkü bu iki mertebede birimselliğe ve gayrıya yol yoktur, “zât-î teceli”dir. Kendinizden fâni olup, bu mertebeler ile diri ve zinde olun. Diğer isimler bu iki mertebeden meydana gelmiştir. Hepsi O’nun isimleridir ve Zâtına giden birer kapıdır. “Ulül elbab”lar bu kapıların nöbetçileridir. Nöbetçilerden izin alarak; - evvelâ “esmâül hüsnâ” güzel isimleriyle başlayıp, - sonra “Rahmân” isminde fâni, - “Allah”isminde gerçek hakikatinizle bâki olunuz, de onlara. Zat mertebesinde özü itibarıyla iyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik diye bir ayarım yapamayız, fakat ne zaman ki faaliyet sahasına iniliyor ve her esmâ-i İlâhiyye kendi hakikatini ortaya koyup yaşantıya geçiriyor, işte o zaman bireyler arasında sürtüşme başlıyor, ki olması gerekir çünkü zıtlıklar olmaz ise bu dünya olmaz. İşte bu aşamada bizler kendi değerlerimize göre iyi-kötü, güzel-çirkin ayrımlarını yapmaya başlıyoruz ve bu âlemin
şartlarına göre o da bir gerçek fakat yukarıya doğru çıktıkça bu ayrımın bitmiş olması gerekmektedir, çünkü özümüzle tekiz sûretimizle çokuz. Bu iki hukuku birbirine karıştırmadan yaşamamız gerekiyor ki, kemâlât yaşantısı budur.
Öğlen ve ikindi namazları güneşin tepede ve şiddetinin en fazla olduğu devrelerdir yani tasavvuftaki karşılığı ile bakâbillâh halleridir, kişi Hakk ile zat mertebesinde bâki olduğu zaman artık sese gerek yoktur, kişi kendi varlığında Hak ile Hak olmuş üzere iken sesinin dışarıya çıkmasına gerek yoktur, bu sebep ile öğlen ve ikindi namazlarında ses dışarıya çıkmıyor. Sabah, akşam ve yatsı namazları ise gün ışığı olmadan kılındığından fenâfillâhtır, işte burada Haktan fâni olmaktan kurtulmak için sesli okunuyor ve bakâbillâh’a erilmek isteniyor, çünkü bu mertebeye varmak için faaliyetler gerekiyor ve bu faaliyetlerinde sesi olmalıdır.
Dikkat edersek farz namazların ilk iki rek’atında zammı sûre okunuyor, sonraki rek’atlarda okunmuyor. Dört rek’atlı farz namaz Kâbenin dört köşesi gibi, İslâm’ın dört rüknü gibi, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleridir, yani birinci rekât şeriat mertebesinde kılındığında zammı sûre okunuyor çünkü o mertebede bilgi lâzımdır, ikinci rekât tarikat mertebesinde kılındığından oradada ilim lâzım olduğundan yine zammı sûre okunuyor fakat hakikat mertebesine erildiğinde teferruat ilmine artık gerek yoktur, Fatiha-ı Şerif okunduğu zaman içerisinde zâten hepsi mevcut olduğundan yetiyor, dördüncü re’kât marifet mertebesi olduğundan oradada aynı şekilde teferruat ilme gerek olmadığından zammı sûre okunmuyor.