İçeriğe atla
İsrâ 110Cüz 15 · Sayfa 293

İsrâ Sûresi 110. Âyet

الإسراء

Sohbete sor

Kuli-d'û(A)llâhe evi-d'û-rrahmân(e)(s) eyyen mâ ted'û felehu-l-esmâu-lhusnâ(c) velâ techer bisalâtike velâ tuḣâfit bihâ vebteġi beyne żâlike sebîlâ(n)

De ki: "(Rabbinizi) ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O'nundur." Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi ortası bir yol tut.

İsrâ Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(110) (Kulid'ullahe evid'ur Rahmân* eyyen ma ted'u feleHUl Esmâül Hüsna* ve la techer Bi Salatike ve la tühafit Biha vebteğı beyne zâlike sebiyla;)

(Sen onlara) de ki: İster "Allah" deyin, ister "Rahmân" deyin, nasıl çağırırsanız çağırın. En güzel isimler O'nundur. Namazında sesini pek yükseltme, çok da gizli okuma, orta yolu seç.” Bu Âyet içerisinde “Rahmân” ismi geçen beşinci Âyettir. Ey habibim, bütün mertebelere câmi olan “Allah”ı talep edin. İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleriyle meydana geldiği “Rahmâniyyeti” talep edin. Çünkü bu iki mertebede birimselliğe ve gayrıya yol yoktur, “zât-î teceli”dir. Kendinizden fâni olup, bu mertebeler ile diri ve zinde olun. Diğer isimler bu iki mertebeden meydana gelmiştir. Hepsi O’nun isimleridir ve Zâtına giden birer kapıdır. “Ulül elbab”lar bu kapıların nöbetçileridir. Nöbetçilerden izin alarak; - evvelâ “esmâül hüsnâ” güzel isimleriyle başlayıp, - sonra “Rahmân” isminde fâni, - “Allah”isminde gerçek hakikatinizle bâki olunuz, de onlara. Zat mertebesinde özü itibarıyla iyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik diye bir ayarım yapamayız, fakat ne zaman ki faaliyet sahasına iniliyor ve her esmâ-i İlâhiyye kendi hakikatini ortaya koyup yaşantıya geçiriyor, işte o zaman bireyler arasında sürtüşme başlıyor, ki olması gerekir çünkü zıtlıklar olmaz ise bu dünya olmaz. İşte bu aşamada bizler kendi değerlerimize göre iyi-kötü, güzel-çirkin ayrımlarını yapmaya başlıyoruz ve bu âlemin

şartlarına göre o da bir gerçek fakat yukarıya doğru çıktıkça bu ayrımın bitmiş olması gerekmektedir, çünkü özümüzle tekiz sûretimizle çokuz. Bu iki hukuku birbirine karıştırmadan yaşamamız gerekiyor ki, kemâlât yaşantısı budur.

Öğlen ve ikindi namazları güneşin tepede ve şiddetinin en fazla olduğu devrelerdir yani tasavvuftaki karşılığı ile bakâbillâh halleridir, kişi Hakk ile zat mertebesinde bâki olduğu zaman artık sese gerek yoktur, kişi kendi varlığında Hak ile Hak olmuş üzere iken sesinin dışarıya çıkmasına gerek yoktur, bu sebep ile öğlen ve ikindi namazlarında ses dışarıya çıkmıyor. Sabah, akşam ve yatsı namazları ise gün ışığı olmadan kılındığından fenâfillâhtır, işte burada Haktan fâni olmaktan kurtulmak için sesli okunuyor ve bakâbillâh’a erilmek isteniyor, çünkü bu mertebeye varmak için faaliyetler gerekiyor ve bu faaliyetlerinde sesi olmalıdır.

Dikkat edersek farz namazların ilk iki rek’atında zammı sûre okunuyor, sonraki rek’atlarda okunmuyor. Dört rek’atlı farz namaz Kâbenin dört köşesi gibi, İslâm’ın dört rüknü gibi, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleridir, yani birinci rekât şeriat mertebesinde kılındığında zammı sûre okunuyor çünkü o mertebede bilgi lâzımdır, ikinci rekât tarikat mertebesinde kılındığından oradada ilim lâzım olduğundan yine zammı sûre okunuyor fakat hakikat mertebesine erildiğinde teferruat ilmine artık gerek yoktur, Fatiha-ı Şerif okunduğu zaman içerisinde zâten hepsi mevcut olduğundan yetiyor, dördüncü re’kât marifet mertebesi olduğundan oradada aynı şekilde teferruat ilme gerek olmadığından zammı sûre okunmuyor.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)