Fevecedâ ‘abden min ‘ibâdinâ âteynâhu rahmeten min ‘indinâ ve'allemnâhu min ledunnâ ‘ilmâ(n)
Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
Kehf Suresi'nin 65. ayeti, Hz. Musa ve Hızır kıssasının başlangıcında, ilahi lütuf ve özel bilginin bir kul üzerindeki tecellisini anlatmaktadır. Ayet, 'abd' (kul), 'rahmet' (rahmet) ve 'ilm' (ilim) kavramları üzerinden Allah'ın seçtiği kullarına bahşettiği özel ihsanları vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'abd' kelimesini 'boyun eğmek, itaat etmek' anlamındaki 'ubûdiyet' kökünden türemiş olarak açıklar. Ayetteki 'abden' ifadesi, Allah'ın özel lütfuna mazhar olan Hızır'ın, Allah'a tam bir teslimiyetle kulluk eden bir şahsiyet olduğunu vurgular. Bu, sadece bir isim değil, aynı zamanda bir vasıftır; Allah'ın iradesine tam teslimiyet gösteren kişi.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'abd' kelimesinin hem hürriyetin zıttı olan köle anlamında hem de Allah'a kulluk eden kişi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, 'abd' kelimesi, Allah'ın mülkünde olan ve O'na ibadet eden bir varlık olarak Hızır'ı ifade eder. Bu, onun Allah katındaki özel konumunu ve seçilmişliğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'abd' kavramının, insanın Allah karşısındaki mutlak bağımlılığını ve O'na karşı sorumluluğunu ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'abd', Allah'ın özel lütfuna mazhar olan kişinin, bu lütfu ancak Allah'a tam bir kullukla hak ettiğini ve bu lütfun da yine Allah'ın mutlak iradesinin bir tecellisi olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rahmet' kelimesinin temel anlamının 'şefkat ve acıma' olduğunu belirtir. Ayetteki 'rahmeten min indinâ' ifadesi, bu rahmetin doğrudan Allah katından geldiğini ve Hızır'a bahşedilen özel bir lütuf olduğunu gösterir. Bu rahmet, onun ilahi bilgiye erişimini sağlayan bir önkoşuldur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'rahmet'i, 'kalpteki incelik ve acıma duygusu' olarak tanımlar ve Allah'a nispet edildiğinde 'ihsan ve nimet' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'rahmeten' kelimesi, Hızır'a verilen ilmin bir sonucu değil, aksine ilmin verilmesine sebep olan ilahi bir bağış ve lütuf olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rahmet' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, genellikle Allah'ın kullarına yönelik lütuf, ihsan ve merhametini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'rahmet', Hızır'a verilen özel ilmin kaynağı olan ilahi bir ihsandır; bu, onun sıradan bir kuldan farklılaşmasını sağlayan bir nimettir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'allemnâhu' fiilinin, Allah'ın doğrudan ve aracısız bir şekilde bilgi verdiğini ifade ettiğini belirtir. Bu, Hızır'a verilen ilmin, beşeri öğrenme süreçlerinden farklı, ilahi bir kaynaktan geldiğini ve bu bilginin özel bir nitelik taşıdığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ta'lîm' (öğretme) fiilinin, bir şeyi başkasına bildirmek ve onu o şey hakkında bilgilendirmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'allemnâhu' ifadesi, Allah'ın Hızır'a, beşerî yollarla elde edilemeyecek, doğrudan ilahi bir ilim bahşettiğini ve bu ilmin onun özel misyonu için gerekli olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ilm' ve 'ta'lîm' kavramlarının, sadece bilgi edinmeyi değil, aynı zamanda hikmet ve derin anlayışı da içerdiğini belirtir. 'Allemnâhu' fiili, Hızır'a verilen ilmin, olayların zahirinin ötesindeki hakikatleri kavrama yeteneği olduğunu ve bu ilmin, Allah'ın doğrudan bir lütfu olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilm'i, 'bir şeyin hakikatini idrak etmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'ilmen' kelimesi, Hızır'a verilen bilginin sıradan bir bilgi olmadığını, 'ledünnî' yani Allah katından gelen, özel ve derin bir bilgi olduğunu ifade eder. Bu bilgi, olayların iç yüzünü ve hikmetini kavramayı sağlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ilm'in, 'bir şeyin hakikatini olduğu gibi bilmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'ilmen' ifadesi, Hızır'a verilen ilmin, geleceğe dair veya olayların gizli yönlerine dair bir bilgi olduğunu, bu bilginin Allah'ın özel bir ihsanı olduğunu ve bu sayede onun, Hz. Musa'nın anlayamadığı olayları açıklayabildiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, ancak bu ayetteki 'min ledünnâ ilmen' ifadesinin, beşeri çabalarla elde edilemeyen, doğrudan ilahi bir vahiy veya ilham yoluyla gelen özel bir bilgi türünü ifade ettiğini belirtir. Bu, Hızır'ın hikmetli eylemlerinin temelini oluşturan bilgidir.
Kehf-Mağara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“veceda” buldu, geldi, oldu anlamındadır, aslında “vecd”
Allah’ın tecellisi oldu anlamındadır fakat genelde vecd denilen şeye gelindiğinde eğer kişi eğitilmemiş ise nefsani olur yani vecd nefsinde tecelli eder, aslında o vecd’in ruhunda tecelli etmesi gereklidir, işte Ledün ilminde o vecd ruhunda tecelli eder ki bilgiyle gelir, ilim dolarak, akarak gelir, nefsteki tecellisinde bağırıp çağırmakla gelir ve zuhura çıkar çünkü kişi eğitilmediği için gelen vecdin ilmini alamaz, çünkü o bilgiyi alacak kabul yoktur, hazırlanmamıştır ve hazırlanmamış bir yere bir şeyin akması onu şaşırtır ve olmaycak haller yapar, kendinden geçer.
Bakın buradada Ledün ilmi verilmeden önce rahmet verildiği belirtiliyor ve bu rahmet bedenimize değil ruhumuza, iç bünyemize veriliyor, işte bu rahmet vasıtasıyla kişide oluşan açılımlada Ledün ilmi doldurulmaktadır, eğer yer hazırlanmazsa ilim gelmez, gider.
Bu Âyet tam tevhid yolunu, dervişlik hakikatini ve yüzümüzü nereye çevireceğimizi, nasıl bir anlayış içerisinde olacağımızı çok açık bir şekilde anlatıyor. Allah’ın indinden gelen rahmet onu bütünüyle kaplamış oldu ve ona Ledün ilmini talim ettik. Ledün ilmi batıni ilimler olarak tarif ediliyorsa da Allah’ın indindeki ilim demektir yani tevhid ilmi demektir. İlim genel olarak iki türlüdür, biri sûri ilimler olarak adlandırılan ve bedenimizi ilgilendiren ilimler, diğeri de manevi ilimlerde denilen ruhumuzu ilgilendiren ilimlerdir ve genelde din ile ilgili ilimler manevi ilimler olarak kabul edilmektedir fakat gerçek anlamda manevi ilimler ismi üstünde fiiller ile ilgili değil, mânâ ile belirtilen ilimlerdir, bunlara batıni ilim de denmektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın Hızır (a.s.) a kendi indinden verdiğini belirttiği ilim Muhammediyyet mertebesi ile ilgili ve o kemal de olan ilim değil, Mûseviyyet mertebesi ile ilgili ve o kemal de olan ilimdir, bu ilmin zahiri Mûsâ (a.s.) da, batın-ı Hızır (a.s.) da dır.
Seyri sülûk yolunda da Hızır’lık vasfının Mûseviyyet
mertebesinde ortaya çıktığı görülmektedir bu anlatımlar ışığında. Herbirerlerimiz Hakk yolunda gitmeyi murat ediyorsak, bunun gereğini yerine getirmemiz icab etmekte, hangi yöne gideceksek o istikamete giden araca binmemiz gerekecektir, bunun yanında bilinçli bir şöför ve sağlam bir araç gerekiyor, işte tevhid yolunda yol alabilmek için ilk yapılması gereken hususlar faaliyet ve kabiliyettir.
Kabiliyeti olmayan kimseler zâten böyle hassas işlere gönül veremezler ve dünyanın rahatlığı içerisinde kolay bir hayat sürdürürler fakat sonu hüsran olur, orası da ayrı bir meseledir.
Yola giren kişiler verilen görevleri faaliyet içerisinde yaparlarken, bu fiillerin kalitesi yapılan faaliyetin kabiliyetle desteklenerek bilinç içerisinde yapılmasına bağlıdır.
İlk yapılan faaliyetler sonucu ortaya çıkan kabiliyeti geliştirmek için tekrar bir faaliyet gerekecektir, bunu da yaptıktan sonra tekrar bir kabiliyet oluşacaktır, bu şekilde bir devri daimle yukarıya doğru çıkılacaktır. Sadece sayısal mânâ da bir faaliyet değil şuur, anlayış ve idrakle kabiliyete dönüşen bir faaliyet gereklidir, bu şekilde yol alınarak gidildiğinde Ledün ilminin yolu açılmaktadır, tabi sistem, niyet ve hedef bu olursa, bazılarımızın hedefi cennet oluyor ve o yol neyi gerektiriyorsa onlar yapılıyor fakat Hakk’ın Zâtının yolunu biliyorsak ve O’nun indine ulaşmak istiyorsak gereğini yapacağız.
Din tek din olmasına rağmen ki o da İslâm dinidir, insanların kendi anlayışları itibarıyla biri kulun kendi anlayışındaki din, diğeri Allah’ın indindeki din olarak ayrılmıştır.
Kulun kendi anlayışındaki din, din’in zâhir tarafını oluşturmaktadır ve bu din kişinin varlığı üzere kurulmuştur, bu sisteme göre şeriat ikilik üzere tesis edilmiştir yani Allah ve kul olarak varlığı üzerine.
Mûseviyyet ve daha sonra İseviyyet ile kullardaki bir çok tanrı anlayışından ancak üçe kadar indirildi daha sonra Efendimiz (s.a.v) gelmesiyle zâhiri olarak ikiye indirildi fakat bâtıni itibarıyla tevhidle bir’e indirildi çünkü bu
âlemde batınen yani özde ikiye yer yok, bu âlemde gayrı da yok, boş yer de yok, bu âlemin her zerresini Hakk istilâ etmiş, doldurmuş vaziyette yani saltanatının mutlak Hakimidir. Bu âlemlerde bazı yerlere Cenâb-ı Hakk’ın hükmü geçemiyor olsaydı oralarının başka bir İlâh-a ait olması lâzım gelirdi, böyle bir şey olmadığından da bu âlemde tek bir varlık vardır o da Allah ismiyle bildirilendir, fakat mutlak varlığı yönünden ne olduğunu hiç biz zaman bilemeyeceğimiz bir varlık ancak zuhurları itibarıyla biliyoruz.
A’maiyette Zât-ı Mutlak halinde O’nu beşer kelimesiyle ifade edecek bir kelime yoktur, buradan Ahadiyyete zuhuru ki buna da sadece bir bilinç, bildirge olarak diyorlar, bu Ahadiyyet tecellisinden sonra bir zuhur daha oluyor ve Ulûhiyyet ortaya çıkıyor ve orada Allah ismini alıyor ve Ulûhiyyet burada faaliyete geçmeye başlıyor, A’maiyyet ve Ahadiyette bir faaliyet yok, kendini sadece kendisi biliyor kendi varlığında, bu indinde olan özel halleri var Cenâb-ı Hakk’ın bir de Ulûhiyyetinden Rahmaniyyetine oradan Rububiyyetine oradan Mülk âlemine tecellisi var, bu tecelli olup bu âlemde zuhura çıktığında bu sistemin farkında olmayan mahlûk denilen bizlerde bir Allah anlayışı ve bir Din anlayışı oluyor, yine O’nun tabiri ile ve peygamberler aracılığı ile bizlere bildirdikleriyle. Bu din anlayışı da ikili bir din anlayışıdır yani yukarıda bir Allah aşağıda kullar olan bir anlayış. Normalde tastamam yerli yerinde olan bu anlayış düşüncemizi ilerlettikçe ve bu âlemde ikiliğe yer olmadığını gördükçe bu ikiliğin kalkması gereği ortaya çıkmaktadır ve doğal olarak Mutlak varlık ortadan kalkamayacağına göre izafi olan bizlerin ortadan kalkması gerekiyor ve İseviyet mertebesindeki fenâfillâh haliyle kul ortadan kalkıyor Hakk bâki kalıyor. Hakk zâten bâki idi fakat biz bu bakiliği kendimiz sahiplendiğimiz için zan olarak biz kalktık Hakk bâki kaldı diyoruz aslında bu da yanlış bir değerlendirme çünkü biz zâten hiç bir zaman olmadık ki kalkma, kaldırılma diye bir oluşum olsun.
Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz tecellilerinin zuhura çıkması yönüyle bu çokluk oluşuyor işte bu çokluktaki tekliği
görebilmek tevhid’in genel anlayışı ve yaşam sürelerinden bir yönüdür.
Çokluk yönünden baktığımızda Kûr’ân-ı Kerîm’deki her bir Âyeti Kerîme’yi bu gözle görüyoruz yani mahlûk hükmü içerisinde ve o mertebeden yukarıya doğru bakarak, işte bu din kul indinde olan din’dir ve bununla ilgili olan ilim zâhir ilmidir, insânın zahiride muhteşem olduğundan bu zâhir dediğimiz ilimde muhteşemdir fakat batını çok daha muhteşemdir ve bunu anlatacak kelime yoktur. O kadar çok genişlemeliyiz ki “ve nefahtü fihi min ruhi” hakikatini içimize sığdıralım, Efendimize (s.a.v) dört defa yapılan gönül ameliyatı, ef’al’den esmaya, esma’dan sıfat’a, sıfat’tan Zatına ve Zat âleminde yapılan ameliyatlar olmasaydı Efendimizin (s.a.v) gönlü bu muhteşem hakikatleri alamazdı, bizler de onun ümmeti olmamız dolayısıyla o nasıl bir seyir sürdürmüşse, nasıl bir yaşam içerisinde bulunmuşsa onun âlem şümul olarak yaşadıklarını biz de bireysel âlemimizde yaşamalıyız ki gerçek mânâ da ümmeti Muhammed olalım ve bunların karşılığında ne cennet bekleyeceğiz ne de cehennem korkusu yaşayacağız. Tabi ki bu cehennem’den korkmamak derken, Ya Rabbi sen bilirsin beni cennetine koyarsan kabulüm, cehenneme koyarsan kabülümdür anlayışında olmamızdır çünkü ahirette yaşanacak iki mekân var başka mekân yok, bizim ikisine de rıza gösterip cehennemden korkarak ona yönelme veya cenneti isteyerek ona yönelme gayesinde olmamamız lâzımdır.
İnsanın dünyaya gelmesindeki en büyük gaye ibadet etmesi ve irfaniyetle hareket etmesidir yani faaliyette bulunması, düşüncesi ile de kabiliyet üzere olmasıdır.
Bütün ehlullah hazeratı Ledün ilmi yoluyla şereflen-mişler ve bunun için kendilerine Allah ehli denmiştir, gerçi bu hali bilsekte bilmesekte bizlerde Allah ehliyiz fakat kıymetini, hakikatini bilemediğimiz için değerlendiremi-yoruz.
Dinimizin giriş kapısının içerisinde bahçesi var, bahçede büyük bir saray, sarayın içerisinde büyük büyük odalar var, sarayın en mutena yerinde padişah’ın oturduğu özel bir yeri var. Gayemiz bahçeden girip bahçedeki meyvelerle meşgul olmak mı olmalı, yoksa Zât’ının huzuruna çıkıp Zâtı ile ilgilenmek mi olmalı, işte İlmi Ledün Zâti hakikatleri idrak edip Allah’ın Zâtına yaklaşmaktır, tabi bunun girişi de şeriat mertebesinde belirtilen farzlardır, bunları yerine getirip Allah’ın indindeki dine çıkmamız gerekiyor. İslâm dininin içerisinde helezon olan ilmi Ledün ki Kâbe-i Şerif’in etrafında dönmek bunun en bariz ifadesidir, helezon olarak yükselince zaman ve mekân değiştirdiğimizden anlayış-larda farklılaşmalar olmaktadır ve bu tatbikatların üzerine yeni birşeyler ilâve ederek yükselmeye de seyri sülûk denmektedir.
Cenâb-ı Hakk Cebrâîl (a.s.) vasıtasıyla herbirer-lerimizin gönüllerine bunları sunmuştur yeter ki bizler bu incileri oradan çıkaralım ve hangi inciyi nerede takacağız onu bilelim. Yeryüzün de bir de semâvî dinler diye anlatılan bir anlayış var oysa semâvî din diye bir şey yoktur ancak semâvî kitaplar vardır, tabi ki batı ve diğerlerinin bunu kabul etmeleri mümkün değil çünkü din ismi altında kendi milliyetçi çıkarlarının hesaplarını yapıyorlar yoksa saf niyet ve gerçek mânâ ile düşünseler İslâmiyyet’i kabul edecekler fakat hakimiyyet ellerinden gideceği için bunu yapmazlar ve dinler ismi altında çoğaltırlar, ve ne yazık ki bu anlayış içerisinde bizde onların tatbikatlarını kabul ediyoruz, oysa bu semâvî dinler olarak belirtilenler Allah indindeki din olan İslâm’ın mertebeleridir çünkü İslâm tek bir kattan oluşan bir sistem değildir.
Ehlullah sürekli Allah indindeki dini anlatarak bizleri oraya çekmeye çalışmışlardır fakaz bizler tefekküre fazla yönelik olmadığımızdan dolayı sadece fiili mânâ da tekrarlanarak yapılanların dinin aslı zannetmişiz, Efendimiz (s.a.v) “Namaz mü’minin miracıdır” diyor, bakın kesin
olarak belirtiliyor, anlayışa bırakılmıyor, tabi ki fıkıh ilminde belirtilen bedenimizin namaz içinde uygulandığı haller gereği gibi yerine getirilecektir, belirtilen fazrları ve sünnetleri uyguladık böylece peki ruhumuzdaki farzlar ve sünnetler nerede kaldı, ruhumuzda bu sûret cesede hâkim olan bir varlık, sûretin hukuku olurda onun hukuku olmazmı, işte biz sûret hukukunu yerine getirip yol aldığımızı zannediyoruz, yerince doğrudur çünkü o hukuku dahi yerine getirmeyenler var, onların durumuna göre bunları yerine getirmek çok güzel bir şey, ruhumuzun hukukuyla uğraşmak ise Hakk’ın indindeki dine doğru yol almaktır.
İlmi Ledün’nü tarif ederlerken şöyle demişlerdir:
“İlmi Ledün nefsin vakıa geçişi değil vakı’ın nefste taayyünüdür.” Herhangi bir hadisenin vuku bulmasından sonra biz onu anlayıp idrak ediyoruz, işte bu nefsin vak’ı’ya geçişi demektir, yani bu hadise yok iken nefsimiz o hadiseyi bilmiyor, vak’ı olduktan sonra biz ona nüfuz ediyoruz, işte bu anlayış ilmi Ledün anlayışı değildir diyor, ilmi Ledün ise vakı’anın nefste meydana gelmesidir.
İşte anlatılması ve anlaşılması bu kadar zor olan bir hadisenin yaşanılması tabi ki daha zor olacaktır, belirli seviyelerde bulunan kıstaslarımızı aşmamız gerekiyor bunun için. İnsanlar nefslerinin, şartlanmaların ve zanların tesiri altındadır ve bunların sınırları içerisinden dışına çıkamıyoruz, gerektiğinde ihtiyati olarak bunların dışına çıkmamız gerekiyor. Ne kadar Hakk’a yakın bir yaşam idraki bizde oluşursa onlar ilmi Ledün anlayışındandır.
قَالَ لَهُ مُوسَى هَلْ أَتَّبِعُكَعَلَى أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْداً
66-) Kale lehu Musa hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimma ullimte rüşda;
* Mûsâ ona, “Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” dedi.