Ve-innî ḣiftu-lmevâliye min verâ-î vekâneti-mraetî ‘âkiran feheb lî min ledunke veliyyâ(n)
(5-6) "Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankar olmaların)dan korkuyorum. Karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!"
"Gerçekten ben, arkamdan yerime geçecek varislerden endişedeyim. Karım da kısır bulunuyor. Onun için katından bana bir çocuk ihsan et."
Meryem Suresi'nin 5. ayeti, Hz. Zekeriya'nın yaşlılığına ve eşinin kısırlığına rağmen bir vâris dileğini ifade ederken, 'korku', 'yakınlar', 'kısır' ve 'vâris' gibi temel kavramlar üzerinden hem kişisel endişelerini hem de ilahi bir lütuf beklentisini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Ayet, bu kavramların semantik derinliğiyle, neslin devamı ve mirasın korunması gibi önemli temaları işler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'havf' kelimesini genellikle bir şeyin olumsuz sonucundan duyulan endişe olarak açıklar. Bu ayetteki 'hıftu' ifadesi, Hz. Zekeriya'nın kendi vefatından sonra yakınlarının dinî mirası koruyamama ihtimalinden duyduğu kaygıyı vurgular. Bu, sadece dünyevi bir korku değil, aynı zamanda dinî bir sorumluluğun geleceği hakkındaki endişedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havf'ı, bir şeyin sonucundan duyulan beklenen bir kötülük veya zarar olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Hz. Zekeriya'nın 'mevâlî'sinin (yakınlarının) kendisinden sonra dinî ve ahlaki değerleri yitirme ihtimalinden duyduğu derin endişeyi, yani bir tür 'akıbet korkusu'nu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'havf' kavramının sadece fiziksel bir korku olmadığını, aynı zamanda Allah'a karşı sorumluluk bilincinden kaynaklanan bir saygı ve endişeyi de içerdiğini belirtir. Bu ayetteki 'hıftu', Hz. Zekeriya'nın Allah'ın dininin geleceği ve kendi soyundan gelenlerin bu dini hakkıyla temsil edip edemeyecekleri konusundaki manevi kaygısını yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mevâlî' kelimesinin 'velî'nin çoğulu olarak, hem akrabaları hem de bir kişinin işlerini üstlenenleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Hz. Zekeriya'nın kendisinden sonra dinî ve dünyevi işlerini devralacak olan yakın akrabalarını kastettiği açıktır, onların bu görevi layıkıyla yerine getiremeyecekleri endişesiyle kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velî' kelimesinin 'yakınlık' ve 'yardımcı' anlamlarını taşıdığını, 'mevâlî'nin ise bu bağlamda bir kişinin akrabaları, mirasçıları veya işlerini üstlenenleri ifade ettiğini açıklar. Hz. Zekeriya'nın endişesi, bu 'mevâlî'nin dinî mirası koruma konusunda yetersiz kalacakları yönündedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'velî' ve 'mevâlî' kavramlarının 'yakınlık', 'yardımcılık' ve 'sorumluluk üstlenme' gibi anlamları içerdiğini belirtir. Ayetteki 'el-mevâlî', Hz. Zekeriya'nın vefatından sonra onun yerine geçecek, dinî ve toplumsal konumunu devralacak olan akrabalarını ifade eder ve onların bu sorumluluğu taşıyamama ihtimali endişe kaynağıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âkır' kelimesini 'doğurmayan kadın' olarak açıklar. Ayetteki 'imraetî âkıran' ifadesi, Hz. Zekeriya'nın eşinin fizyolojik olarak çocuk sahibi olmaya elverişli olmadığını, bu durumun bir vâris edinme arzusunun önündeki doğal bir engel olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'akr' kökünün 'kesmek' anlamına geldiğini ve 'âkır'ın da 'doğurma yeteneği kesilmiş' yani 'kısır' kadın için kullanıldığını belirtir. Bu bağlamda, Hz. Zekeriya'nın eşinin kısırlığı, ilahi bir müdahale olmaksızın çocuk sahibi olmalarının imkansızlığını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âkır' kelimesinin hem erkek hem de kadın için kullanılabileceğini, ancak genellikle kadınlar için 'doğurmayan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, Hz. Zekeriya'nın eşinin çocuk doğurma yeteneğinden mahrum olduğunu, bu durumun onun duasına ilahi bir mucize beklentisi kattığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'velî' kelimesinin bu ayette 'mirasçı' anlamında kullanıldığını belirtir. Hz. Zekeriya'nın 'veliyyen' dilemesi, sadece bir evlat değil, aynı zamanda onun peygamberlik mirasını ve Yakup soyunun dinî geleneğini devam ettirecek bir halef arayışını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velî' kelimesinin 'yakınlık' ve 'yardımcı' anlamlarının yanı sıra, 'mirasçı' anlamını da taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'veliyyen' ifadesi, Hz. Zekeriya'nın kendisinden sonra hem soyunu hem de dinî misyonunu sürdürecek bir 'halef' talebini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'velî' kavramının Kur'an'da farklı bağlamlarda 'dost', 'yardımcı', 'koruyucu' ve 'mirasçı' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'veliyyen' talebi, Hz. Zekeriya'nın kendisinden sonra hem soyunu devam ettirecek hem de dinî ve ahlaki mirasını koruyacak bir 'vâris' arayışını semantik olarak güçlendirir.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Sayıda (1) olan bu ifâdenin yazıda ise karşılığı (Elif) harfidir. Nasıl ki (1)’den bütün sayılar meydana geliyorsa, (Elif) harfinden de bütün harfler meydana gelmektedir. Örneğin (5) diyeceğimiz zaman 5 tane (1+1+1+1+1) diye saymayıp, sâdece (Beş) diyorsak ve bu (Beş) rakkamını (5) adet (1) oluşturuyorsa işte aynı şekilde her hangi bir kelimeyi söylediğimiz zaman da bu kelimenin bütün harflerini oluşturan harflerin aslı olan (Elif) harfini tek tek saymak yerine o kelimeyi telaffuz etmekle mânâsını ifâde etmiş oluyoruz oysa hepsinin aslı (Elif) harfidir.
(Elif) harfinin sayı değerleri ise normâl ebced hesabıyla (1), büyük ebced hesabıyla (13) tür. Yâni (195) sayısının başındaki (1)‘in içerisinde bu mânâlarda vardır.
Hükmü her zerrede yürürlüktedir. Bilinse de bilinmese de, kabul edilse de kabul edilmese de! Bu hurufu Mukattaalar Îsevîyyet mertebesindeki İnsân-ı kâmilinin rumuz harfleridir ve Îsevîyyet mertebesinin kelime-i tevhididir.
Bakara sûresinin ve diğer birkaç sûrenin başında olan (Elif, Lâm, Mîm) ise Muhammedîyyet mertebesinin İnsân-ı kâmilinin rumuzudur.
Elmalılı Hamdi Yâzır’ın “Hak Dîni Kû’rân Dili” isimli eserinden hurufu Mukattaalar hakkında yazılanları aktaralım:
İbni Mürdeveyh'in tahricine göre Ümmühani’den, Resûlullah (s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet edilmiştir:
"kâfî hâdisin yâ âlimi sâdık!" Hz. Âlî (k.a.v)'nin de "Ey Kâf, Hâ, Yâ, Ayın, Sâd beni bağışla" diye dûa ettiği rivâyet edilmiştir. Ki esmâulllah’dan demek olur.
İbni Abbas’tan da her harfin Kebîr, Kerîm gibi esmâi ilâhîyye’den birine işâret olması sûretiyle bir kaç mânâ rivâyet edilmiştir. Kısaca konulan işâretlerle lisânen bir mânâ sâbit değildir. Akli işâretlerle ise sayısız yönler düşünülebilir. Meselâ bunlardan başka (Kâf) Zekeriyyâ’ya, (Hâ) zevcesine, (Yâ) Yahyâ'ya, (Ayın) Îsâ’ya, (Sâd) Mustafâ’ya işâret olarak sûrenin içeriğinin bir özeti olması muhtemel olduğu gibi (Kâf) kelimelere, (Hâ) lâhute, (Yâ) yakîne, (Ayın) ilme, (Sâd) sıdka işâret olmak sûreti ile önceki sûrenin sonunun bir özeti olmak (v.b.) gibi ihtimâller de mevcûttur.
Ve dolayısıyla sayısız ihtimâl yönleri içinde müteşabihtir. Faydası ise kendi kendine bırakılacak olan aklın, ihtimâller içinde nasıl çırpındığını göstererek yüce gâyeleri idrâk etmekte âcizlik ve şaşkınlığının derecesini göstermektir ki, buna ibtilâ-i râsihin (ilimde derinleşenlerin imtihânı) denir.
Yâni Efendimizin (s.a.v.) üzerinde kendisi (Elif, Lâm, Mîm) hakîkâti ile İnsân-ı kâmilin zuhur mahalli, açığa çıkarıcısı olduğu gibi, Îsevîyyet mertebesinin İnsân-ı kâmilinin rumuzlarından olan (Kâf, Hâ, Yâ, Ayın, Sâd) Hz. Peygamber (s.a.v) den onlara verâseten verildiğinden ve Hz. Âlî (k.a.v) efendimiz de bunu idrâk ettiğinden dolayı şeksiz ve şüphesiz “Ey Kâf, Hâ, Yâ, Ayın, Sâd beni bağışla“ diyor.
Sûrenin içerisinde geçen “Zekeriyyâ” kelimesinin sayı değerleri şöyledir: (7+20+200+10+10+1)=248 sayı değerindedir. Onu da kendi içinde toplarsak (2+4+8)=14 yapmaktadır ki Zekeriyyâ (a.s.) da bâtınında Nûr-u Muhammedîyye’ye bağlıdır.
Yaptığımız bu küçük küçük değerlendirmeler çok açık olarak göstermektedir ki Îsevîyyet mertebesi daha doğuştan ve kemâlden hakîkâti Muhammedîyye’ye bağlıdır.
Sûrenin içerisinde geçen “Yahyâ” kelimesinin sayı değerleri şöyledir: (10+8+10) = 28
(2+8) = 10 etmektedir ki Îsevîyyet mertebesinin sayı değerini vermektedir. Yahyâ (a.s.) da Îsevîyyet mertebesinin habercisidir.
Kelime olarak “yaşayan” anlamına gelen “Yahyâ” kelimesi, “Hayy” isminin o mertebedeki yaşayanıdır. Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın sıfatı subûtîyyesinin başında da Hayy vardır.
Yahyâ, Îsa, Muhammed ayrıca bir başka yön ile besmeledir.
Yahyâ Rahîm isminin, Îsâ Rahmân isminin, Muhammed ise Allah isimlerinin zuhurudur. Kul kelâmının tek yönü olabilir ancak Allah kelâmının birçok yönleri, mertebeleri, anlatımları ve anlayışları vardır. Her mertebede Allah kelâmının bir başka oluşumu vardır çünkü Allah kelâmıdır ve Allah kelâmı sınırlanmaya gelmez. Allah, Rahmân ve Rahîm kelimelerinin yâni Besmele-i Şerîfin bu yaşantıdaki yâni Meryem, Yahyâ, Îsâ yaşantısındaki karşılığı olarak düşünebiliz.
Ayrıca Zekeriyyâ’ dan yâni temiz ve pak olandan doğan Yahyâ yâni Hayy ve Îsa yâni rûhül Kudûs ve rûh-u Âzam Muhammed Mustafâ bunların hepsi seçilmişler olup, ümmeti Muhammed mensupları seçilmişlerin kemâlini yaşamaktadırlar.
Yâni bu mertebeler ümmeti Muhammed olarak bizlerde yaşanması gerekmektedir ki böylecede yaşayan kimseler seçilmişlerden olmaktadırlar yâni Mustafâ olmaktalar ki, “Mustafâ” seçilmiş demektir. Bu yüzden de onlar hem “Elif, Lâm, Mîm” ve hem de ”Kâf, Hâ, Yâ, Ayın, Sâd” olarak İnsân-ı kâmil mertebesinden yaşamaktadırlar.
Mevzuû Besmele-i Şerîf’e gelmişken bir başka yönden bireydeki zuhuruna bakalım:
Bu Rabbımızın izniyle çok özelde olan bir sırdır.
Abd yâni kul Rahîm, Muhammed, Rahmân ve Allah yine 13 olan Ahad’dır. Yâni Ahad’ın zuhuru Allah’da, Rahmân’ın zuhuru Muhammed’de, Rahîmin zuhuru abd’dadır.
Bu anlayışta ebced sayı değeri (13) olan abd yâni kul, ki “abdüHû ve rasûluHû” daki abd yâni kuldur o da velâyet mertebesinin abd’ıdır çünkü “AbdüHû ve rasûluHû” ifâdesinde Efendimizin (s.a.v.) abdîyyeti velâyetine işâret etmektedir. “Fedhulî fî ibâdî” yâni “Benim özel kullarımın arasına gir” (Fect, 89/29) Âyeti kerîmesinde belirtilen “abd”dır burada bahsedilen. Ve bu Besmele Muhammedîyyül meşrebdeki besmelenin zuhurudur.
O halde Abd, Muhammed ve Allah olarak lisânen söylenen üçlemeyi kendi bünyesinde birleyen irfân ehli bu durumda yaşayan, gezen, konuşan fiili besmele olmuştur ki insânı kâmile de “Konuşan Kûr’ân” denmektedir.
Besmele-i Şerîf hakkında “Rahmân’ın rahminden doğmayan bismillâhirrahmânirrahim olamaz” şeklinde bir anlatım vardır. Dikkat edersek “Rahmân’ın rahminden” deniliyor anne rahminden değil, anne rahminden madde beden doğuyor ki işte kişilerin en azından bu belirtilen iki
doğumu gerçekleştirmesi lâzımdır ki bu doğum da İnsân-ı kâmil’in gönlünden doğmasıdır. Nusret Babam: “oğlum kemâle ermek istiyorsan ya bir gönül ol, eğer olamıyorsan da bir gönle gir” derdi. İnsân ameliyle cennet ehli olur “İnne ashâbel cennetil yevme fî şugulin fâkihûn” (Yâsîn, 36/55) Âyet-i kerîmesinde belirtildiği gibi orada meyvelerle meşgûl olabilir ve herkes istediğiyle meşgul olabilir, o ayrı konudur ama bizim işimiz cennet değil Rabbımızladır. Bu dünyâ yaşantısında bir cem’îyyet kurmaya çalışıyoruz bu nedenle kim bu sofradan ne kapabilirse kapsın burada bir ayıp yoktur, çünkü bitmez, Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın hazinesi tükenmez.
Bu bahsettiğimiz Abd, Muhammed, Allah üçlümesi her birerlerimizde mevcûttur çünkü evvelâ abd’ız o belli, İnsân, Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın “kulum” diyerek var ettiği ve dünyâya getirdiği en şerefli mahlûktur.
Bu âlemde bir bütünün içinde mevcût olan bu üç mertebe olmaz ise bu yaşantı olmaz. Risâlet ve abdîyyet mertebesi olmazsa Allahû Teâlâ hazretleri kendi vahdaniyetinde kalmış olur yâni bilen olmaz. İşte Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın bu kendi hakîkâtini bildirmesi için ulaştırıcı bir mertebeye yâni resûllüğe ihtiyaç vardır ve bu sebeple Cenâb-ı Hakk (c.c.) bir zuhur bağlantısı kurmak için risâlet mertebesini oluşturmuştur.
Daha sonra Allah var, risâlet var ve eğer abd yoksa bunlar faaliyete geçemez. Bu yüzden 3. üncü ve en uç mertebe yâni zuhur mertebesi, en uç mertebe olan abd ilâhî teklifâtın sunulduğu mertebe olarak ortaya çıkmaktadır.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) resûlune kendi hakîkâtlerini tebliğ edip bildirdikten sonra bunları kullarına yâni abdîyyet mertebesine bildirmesini istedi. Çünkü abdîyyet mertebesi bütün bu mertebelerin tatbikat sahasıdır ve o olmazsa bu tatbikatlar yapılamaz. Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın sıfatları, isimleri ve fiileri ortaya çıkmamış olur. Zâten bu âlemden gâye de ”küntü kenzen mahfiyen“ yâni “Ben gizli bir hazine
idim bilinmekliğimi istedim ve bu âlemleri halk ettim” ifâdesidir.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) kullarının arasından hususi bazılarını seçiyor ki aşağıya doğru olan bu seyir tekrar tersine yâni yukarıya doğru devam etsin ve geldiği yere doğru dönsün. Eğer Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın zuhurları sâdece bu âlemde kalarak kendi bireysel kulluk özellikleriyle yaşamış olsalardı, bu durumda Cenâb-ı Hakk (c.c.) ı hakkıyla kimse bilemez ve sâdece ötelerde olan bir Allah anlayışı imân yollu olarak bilinmiş olurdu. Oysa Cenâb-ı Hakk (c.c.) bütün kullarına “ve nefahtû fîhi min rûhî” diyerek çok büyük şeref vermiştir ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın “Benim kulum” dediği nokta da burasıdır yâni kişilerdeki “nefhayı ilâhîye”ye kulum diyor yoksa bizim etimize kemiğimize kulum demiyor.
İşte kim ki bu hakîkâtleri idrâk etti kendine gelen bilgilerle tekrar mi’racını yaptı ve abd isminden risâletine yâni bugün bizler için geçerli olan Muhammed ismine ve Muhammed isminden de Allah ismine ulaştı yâni yukarıdan aşağıya olan “Allah, resûl, abd” inişi, aşağıdan yukarıya “abd, resûl, Allah” olarak yukarıya çıkarak sistem tamamlamış oldu.
Besmele-i Şerîfi gerçek mânâda çekenler de bunlardır. Bizler ancak “Bismillâhirrahmânirrahîm” diyerek kelâmi besmele çekmekteyiz. Mânâsı ve yaşantısı îtibarıyla kim bu anlatılanlara ne kadar nufûz edebilmişse Besmele-i Şerîfi o kabiliyette, o özellikte söylemiş olmaktadır.
Besmele-i Şerîfi hakkıyla söylemiş olan kimse ise bireysel varlığında Nûr-u Muhammedî, Rûh-u İlâhi ile teçhiz edilmiş halde halka rahmet olmuştur. Allah, resûl ve abd hakîkâtini idrâk etmiş olan kimseler aynı zamanda kâmil insânlar hükmünde olduğundan halka rahmet olmuşlardır. Çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c.) onların gönüllerine tecelli ederek âlemlere rahmetini yaymıştır.
Aynı zamanda bâtında ve mânâda Besmeleyi hakkıyla söyleyenler ve hakîkâtini idrâk etmiş olanlar Besmelenin
başındaki “b” harfi makâmındadırlar. Ve bu şekilde ”b” harfinin ifâdesi “ile” yâni insânı kâmil ile bu hakîkâtler anlaşılır demek olur. Besmelenin başındaki “b” çok muhteşem bir giriştir ve kaydî Kûr’ân’ın da ilk harfidir. Lâfızda yâni sözde ise Kûr’ân’ın ilk harfi “Elif”tir çünkü Kûr’ân okumaya başlarken “Euzûbillâhimineşşeytanirracîm” diyerek başlıyoruz.
İşte ancak Allah’ın kelâmında kaydı olan İnsân-ı kâmil ile Kûr’ân-ı Kerîm’in gerçeklerini anlamak mümkündür ve bu şekilde Besmele-i Şerîfi çektiğimiz zaman bize Kûr’ân-ı Kerîm’in bütün kapıları açılmaktadır.
Bu hâl peygamber ve Allah hubbîyyetinin yâni sevgi kemâlatının zirve yaşantılarındandır. Allah ve peygamber hakîkâtlerini ancak bu ağızlardan dinleyerek idrâk etmek mümkündür.
Fenâfişşeyh’den sonra gelen fenâfirresûl yâni peygamberi giyinmek, peygamberde fâni olmak demek, ahlâk-ı Muhammedîyye’yi, ahlâk-ı hakîkâti giyinmek demektir. Fenâfillah ise Allah’ı kendi varlığında giyinmek ve bakâbillâh ise bunlarla bâkî olarak yaşayabilmektir ve ilâhî kemâlâtın birey ismiyle zuhura gelip tecelli zirvesidir.
Bu hâl ve anlayışla yaşamaya çalışan “men” yâni “kim”lik daha dünyâda iken bireysel varlığında mertebe-i Muhammedîyye’yi, mertebe-i İlâhîyye’yi, mertebe-i abdîyyeyi birleştirerek. ”Fedhulî fî ibâdî” yâni “Benim zâtımın kulları arasına gir” hitâbının muhatabı olarak yaşamış olur.
Aslında bu kimlik dahi hakkın kul olarak görülmesinden başka bir şey değildir. Şimdi aslında biz kullarız ve kul olarak görünüyoruz ve başka bir görüntümüz yok ama kâmil İnsân dediğimiz varlık Allah’ın kul ismiyle kulluğuna bürünerek görünmesidir ve esrar-ı ilâhîyedendir. Aslında esrar da değildir ifâde tarzı olarak bu kelime kullanılır, o apaçık olarak yaşamın ta kendisidir.
Burada artık bireysel beşeriyyet ismi geçerli değildir,
Kûr’ân-ı Kerîm’de bunlardan ”men” yâni “kim” olarak bahsedilmektedir. ” Küllü men aleyhâ fân / Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm” (Rahmân, 55/27) yâni bütün “men” likler, kimlikler ortadan kalktığı zaman, işte o “men”deki kimlik ortadan kalktığı zaman Hakk’ın kimliği orayı istilâ etmiş olmaktadır.
Kısaca “çık aradan kalsın yaradan” dedikleri gibi kişi kendi nefsaniyetini bireysel varlığından boşalttığı zaman, orası zâten hakkın mahalli olduğundan, oraya Hakk dolmuş olur. Zaten oradır da, biz bunu sonradan fark ederiz.
Daha evvel Hakk yok muy du? Vardı ama kişi bunun farkında değildi. Kendi varlığının şuurunu ortadan boşaltması, Hakk’ın varlığının kalması yâni kimliğinin gitmesi Hakk’ın kimliğinin orada var olması demektir.
Yalnız bu ifâdeler “Cenâb-ı Hakk (c.c.) sâdece orada var ve başka yerde yok” mânâsına değildir. Tek bir varlığın içinde Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın tüm halinin, varlığının olması mümkün değildir. Deryânın bir bardağın içine sığması gibi bir şey söz konusu değildir ancak bardaktaki suyun deryâya ait olduğu bilindiği zaman işte onun abdîyyeti kemâle ermiş olur.
İşte bu kullar zât cennetine dahil olduklarında yâni zâti tecelliler onları kapladığında onlar daha evvelce kul ismiyle ifâde edilirlerken bu halden sonra “kûl” yâni “söyle” ismi ile ifâde edilmeye başlanmaktadırlar.
Evvelâ kul iken kendi hakîkâtini idrâk ettiğinde ve kendisinde Hakk’ın varlığını müşâhede ettiğinde o zaman onlara “kûl” yâni “söyle ey habibim” denmekte ve o andan îtibaren Kûr’ân-ı Nâtık yâni “Konuşan Kûr’ân” olmaktadırlar. ”Kûl” yâni “söyle” veya “de ki” hükmüyle bu vasfı giyinirler ve giyindikleri ilâhî hakîkâtlari de söylemeğe başlarlar. İşte ilâhî hakîkâtleri açan anahtar olan ve her mertebesiyle yaşayan Besmele-i Şerîf bunlardır.
Bu açıklamalardan sonra Sûre-i Şerîfin içerisinde ismi geçen Zekeriyyâ (a.s.) ın hayat hikâyesini Yeni Rehber Ansiklopedisinden buraya aktaralım:
ZEKERİYYÂ ALEYHİSSELÂM
İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. İsmi Zekeriyyâ bin Âzan bin Müslim bin Sadun olup, soyu Süleymân aleyhisselâma ulaşır. Yahyâ aleyhisselâmın babasıdır. Mûsâ aleyhisselâmın getirdiği dînin emir ve yasaklarını insânlara tebliğ etti. Marangozluk yapar elinin emeğiyle geçinirdi. Kavmi tarafından şehit edildi..
Zekeriyyâ aleyhisselâm zamânında Şâm vilâyeti Batlamyüsilerin elindeydi. Onlar Kudüs’te bulunan Beyt-ül-Makdis’e hürmet ederlerdi. Beyt-ül-Makdis mâmur olup gece ve gündüz orada ibâdet edilirdi. Mescidde Hârûn aleyhisselâm neslinden din büyükleri vardı. O zamanlarda İsrâiloğulları arasında peygamber yoktu. Bunlar bir peygamber göndermesi için gece gündüz Allahü teâlâya duâ ettiler. Allahü teâlâ, Beyt-i Makdis’te Tevrât yazmayı ve kurban kesmeyi idâre eden Zekeriyyâ aleyhisselâmı peygamber olarak vazîfelendirdi. Zekeriyyâ aleyhisselâm insânlara nasîhat ederek doğru yola çağırdı. İsrâiloğulların-dan onun bildirdiklerine inananlar olduğu gibi, inanmayıp karşı çıkanlar daha çok oldu.
Zekeriyyâ aleyhisselâm, İmrân bin Mâsân isminde bir dostunun kızı olan Elîsa ile evlendi. Elîsa ile hazret-i Meryem kardeş olup babaları İmran idi. İmrân önce Elîsa’nın annesi ile sonra bunun başka erkekten olan kızı Hunne ile evlenmişti. Hazret-i Meryem’in annesi olan Hunne; “Cenâb-ı Hak bana bir oğul ihsân ederse Beyt-ül-Makdis’e hizmetçi yapacağım.” diye adakta bulundu. Kızı oldu. Adını Meryem koydu. Hazret-i Meryem doğmadan önce babası İmrân vefât etti. Hunne kızı Meryem’i teslim etmek üzere
Beyt-ül-Makdis’e götürdü. Orada bulunan âlimlere niyetini anlatıp nezrinin kabûlünü ricâ etti. Meryem, Beyt-i Makdis’e kabul edildi. Fakat Meryem’in kimin himâyesinde kalacağı husûsunda Beyt-i Makdis hizmetçileri olan âlimler arasında anlaşmazlık oldu. Zekeriyyâ aleyhisselâm; “Çocuğu himâyeme ben alacağım. Akrabâlık yönünden çocuğa en yakın benim.” dedi. Diğer âlimler de çocuğu himâyelerine almak istediler. Çekilen kur’a netîcesinde hazret-i Meryem’in Zekeriyyâ aleyhisselâmın himâyesinde kalması kararlaştırıldı. Zekeriyyâ aleyhisselâm hazret-i Meryem’i evine götürdü. Onu hanımı Elîsa büyüttü. Sonra da hazret-i Meryem için Beyt-i Makdis’te yüksek bir oda yaptırdı. Hazret-i Meryem bu odada hem Allahü teâlâya ibâdet etti, hem de Zekeriyyâ aleyhisselâmdan Tevrât okudu. Zekeriyyâ aleyhisselâm ona hergün yiyecek getirir, ibâdetten bir şey öğretirdi. Bir kış günü odasına girdiğinde önünde dünyâ yiyeceklerine benzemeyen türlü türlü nîmetler gördü. Nereden geldiğini sorduğunda; “Allahü teâlâ tarafından geliyor.” diye cevap verdi. Bu yiyecekler Allahü teâlânın kudretinden hazret-i Meryem’e verdiği bir kerâmetti. (Bkz. Meryem Sûresi) Zekeriyyâ aleyhisselâm 99 veya 120 yaşına geldiği halde neslini devâm ettirecek bir evlâdı yoktu. Hanımı da zâten çocuk doğurmuyordu ve 98 yaşındaydı. Gerek Zekeriyyâ aleyhisselâmın, gerekse hanımının çocuk sâhibi olma yaşları geçmişti. Fakat içine bir evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâd ihsân etmesi için Allahü teâlâya duâ etti. Allahü teâlâ ona Yahyâ isminde bir oğlan çocuğu ihsân edeceğini Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla bildirdi. Birgün Zekeriyyâ aleyhisselâm odasında namaz kılarken beyaz elbiseler içersinde Cebrâil aleyhisselâm gelerek Allahü teâlânın kendisine Yahyâ isminde bir oğul ihsân edeceğini müjdeledi. Ayrıca onun hazret-i Îsâyı tasdîk edeceğini, zamânın büyüklerinden ve bütün kötülüklerden uzak, nübüvvetle (peygamberlikle) muttasıf, sâlihler zümresinden bir zât olacağını haber verdi.
Zekeriyyâ aleyhisselâm bu müjdeye sevinip arzusunun
çabukluğunu arz ederek: “Yâ Rabbî! Bana vâd ettiğin çocuğun meydana geleceğine delil ve alâmet olmak üzere, bu gönlüme yerleşmesi ve kalbimin bana vâdettiğin şeyde mutmain olması için bir nişan ver. O alâmetle bu nîmeti şükürle karşılayayım.” diye münâcaatta bulundu. Allahü teâlâ Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsını kabul ederek; “Senin için alâmet, birbiri ardınca üç gece (ve gündüz) insânlarla konuşmamandır.” Bir hastalık ve sebeb olmaksızın, sen sıhhatli olduğun halde üç gece (ve gündüz) dilini konuşmadan alıkoymandır” buyurdu. Yahyâ aleyhisselâm ana rahmine düşünce Zekeriyyâ aleyhisselâm konuşamaz oldu. Meramını ancak işâretle anlatabiliyordu. O, bu üç gün içinde devamlı ibâdet ve zikirle meşgul oldu. Cenâb-ı Hakka karşı hamd ve şükür vazîfesini yerine getirdi.
Müddet tamam olunca Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğlu Yahyâ aleyhisselâm dünyâya geldi. Yahyâ aleyhisselâmın doğumu ile, Zekeriyyâ aleyhisselâm ve âilesi sevince gark oldular. Yahyâ aleyhisselâmdan altı ay sonra Îsâ aleyhisselâm dünyâya geldi. İsrâiloğulları Îsâ aleyhisselâm beşikteyken Allahü teâlânın kudretiyle konuşmasına rağmen, onun babasız dünyâya gelmesiyle ilgili olarak Zekeriyyâ aleyhisselâma iftirâ ettiler. Zekeriyyâ aleyhisselâmı şehit etmek üzere aramaya başladılar. Yahûdîlerin iftirâlarını ve kendisini öldürmek istediklerini haber alan Zekeriyyâ aleyhisselâm “Tâkat getirilemeyen şeyden uzaklaşmak, peygamberlerin sünnetidir.” kâidesince Yahûdîlerin bulundukları yerden uzaklaştı. Yahûdîler, onu yakalamak için peşine düştüler. Zekeriyyâ aleyhisselâm Beyt-ül-Makdîs yakınlarında ağaçlı bir bahçeye girdi. Bir ağacın yanından geçerken ağaç: “Ey Allah’ın peygamberi! Bana gel” diye seslendi. Ağaç yarıldı ve Zekeriyyâ aleyhisselâm içine girdi. Sonra kapandı ve onu gizledi. İsrâiloğulları Zekeriyyâ aleyhisselâmın izini tâkip edip nereye gittiğini anlayamadılar. O sırada mel’ûn İblis (şeytan) gelerek onlara; “Bu ağacı bıçkı ile kesin, burada ise meydana çıkar. Yoksa ne kayb edersiniz.” dedi. Kâfirler o ağacı biçerek Zekeriyyâ aleyhisselâmı şehit ettiler. Zekeriyyâ aleyhisselâmın türbesi Halep’tedir.
Mûcizeleri:
1. Kâlemleri, kendi kendine Tevrât’ı yazardı. Zekeriyyâ aleyhisselâm Beyt-i Makdis’te maîyyetinde yetmiş kişi olduğu halde Tevrât yazarlardı. Yahûdîlerin biri gelip; “Hak peygamber olsaydın, elinde Tevrât yazmağa muhtaç olmazdın; sen de elinle yazıyorsun, emrindekilerle aranızda hiçbir fark görmüyorum.” diye konuştu. Hazret-i Zekeriyyâ bu söze çok üzüldü ve meraklandı. Cebrâil aleyhisselâm gelip: “Ey Zekeriyyâ, buradan kalkınız! Kâleminize emr ediniz, kendi kendine yazsın!” dedi. Zekeriyyâ kalkıp, emr edince, kâlem istenen şeyi yazmaya başladı. O saatte kâlem on iki sûre yazdı. Bu mûcize ile birçok kimse îmân etti.
2. Zekeriyyâ aleyhisselâm hazret-i Meryem’i terbiyesi altına aldığı vakti, yazılması lâzım gelen kefâletnâmeyi, kâlemsiz, hokkasız yazmışlardır.
3. Kur’ân-ı kerîmde bildirildiği gibi, Zekeriyyâ aleyhisselâm ve Beyt-i Mukaddes hademe ve kayyimlerinden yirmi dokuz kişi arasında hazret-i Meryem’in kefâleti hakkında meydana çıkan ihtilaf üzerine herkes kendi kâlemini Ürdün suyuna atmışlarken, yalnız Zekeriyyâ aleyhisselâmın kâlemi suyun üzerinde dikilmiş kalmıştır.
4. Ağaçlar, Zekeriyyâ aleyhisselâmla konuşurlardı. Yahûdîlerden bir tâife kendisini şehit etmek üzere araştırırlarken, kendileri de onlardan kaçtığı vakit, bir ağaç; “Ey Allah’ın peygamberi, gel bende gizlen seni ben muhâfaza ederim” diye dile gelmişti.
5. Zekeriyyâ aleyhisselâm su üzerinde yürür ve mübârek ayakları ıslanmazdı. Kendisi için suda yürümekle, karada yürümek arasında fark yoktu.
6. Zekeriyyâ aleyhisselâmdan mûcize istendiği vakitte, yakınlarındaki ağaçlara mübârek eliyle işâret etmiş, hemen ağaçlar, köklerinden kopup, önlerine gelip kalmışlardır.
Kur’ân-ı Kerîmin Âl-i İmrân, Meryem, Enbiyâ ve En’am sûrelerinde Zekeriyyâ aleyhisselâmla ilgili haberler verilmektedir.
NOT=Bu hususta daha geniş bilgi, “füsûs-ül hikem cild 4 Zekeriyya fassı’n da”, (Hikmet-i mâlikiyye) beyanında mevcuttur, dileyenler oraya da müracaat edebilirler.
Aynı şekilde Sûre-i Şerîfin içerisinde ismi geçen Yahyâ (a.s.) ın hayat hikâyesini de Yeni Rehber Ansiklopedisinden buraya aktaralım:
YAHYÂ ALEYHİSSELÂM
İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğludur. Annesinin ismi Elîsa olup, İmrân’ın kızıydı. Hıristiyanlar Elizabeth diyorlar. Dâvûd aleyhisselâmın neslinden olup, hazret-i Meryem’in teyzesinin oğluydu.
Allahü teâlâ, onu babası Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsı üzerine ihsân etti. Zekeriyyâ aleyhisselâm doksan dokuz veya yüz yirmi yaşına geldiği halde neslini devâm ettirecek bir evlâdı yoktu. Hanımı da doksan sekiz yaşındaydı. Gerek kendisinin, gerekse hanımının çocuk sâhibi olma yaşları geçmişti. Fakat içine evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâd ihsân etmesi için Allahü teâlâya duâ etti. Allahü teâlâ Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsını kabul etti. Zekeriyyâ aleyhisselâm odasında namaz kıldığı sırada Cebrâil aleyhisselâm ona şöyle nidâ etti:
“Yâ Zekeriyyâ muhakkak Allahü teâlâ sana kendinden gelen bir kelimeyi (Îsâ aleyhisselâmı) tasdîk edici ve kereminin seyyidi ve nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olmak üzere Yahyâ’yı müjdeliyor.”
Bu husus Âl-i imrân sûresi 38-39. âyetlerinde bildirilmiştir.
Zekeriyyâ aleyhisselâmın ihtiyar olan hanımı hâmile kaldı ve belirli müddetten sonra Yahyâ aleyhisselâm doğdu. Rivâyete göre Yahyâ aleyhisselâmın doğumu ile Îsâ aleyhisselâmın doğumu aynı seneye rastlamaktadır. Doğumundan îtibâren fevkâledelikler içinde olan Yahyâ aleyhisselâm babası Zekeriyyâ aleyhisselâmın nezâretinde yetişti. Küçük yaşta Tevrât’ı okumaya ve hükümlerini anlamaya başladı. Zâten Allahü teâlâ tarafından ona küçük yaşından îtibâren hikmet ihsân edildiği, Tevrât’ı okuyup hükümlerini anlama kâbiliyeti verildiği bildirilmiştir. Tevrât’ı ve hükümlerini küçük yaşta öğrenmiş olan Yahyâ aleyhisselâm bâzan Beyt-ül Makdis’te (Mescid-i Aksâ) bâzan da tenhâ ve ıssız yerlerde Allahü teâlâya ibâdet ve tâatla meşgul olurdu.
Öğrendiklerini İsrâiloğullarına anlatır, onları Allahü teâlânın emirlerini yapmaya yasaklarından kaçınmaya dâvet ederdi. Gâyet mütevâzî ve sâde bir hayat yaşar, kıldan elbise giyer, arpa ekmeği yerdi. Dünyâya gönül vermezdi. Gece gündüz Allahü teâlâya ibâdet eder, Allah korkusundan dolayı çok ağlardı. Göz yaşları sebebiyle nûrlu yüzü yara olurdu.
Yahyâ aleyhisselâm rüşd (olgunluk) çağına ulaştığı zaman, kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik emri bildirildi. İlk önce Mûsâ aleyhisselâmın bildirdiği dînin esaslarına uyması ve Tevrât’ın hükümlerini insânlara tebliğ etmesi emredildi. Îsâ aleyhisselâma İncîl nâzil olup, Tevrât’ın hükmü kaldırılınca İsrâiloğullarını İncîl’in emir ve yasaklarına uymağa çağırdı. Daha sonra Şam’a giderek insânları hak dîne dâvet etti.
Yahyâ aleyhisselâmın dâvetini kabul edenler olduğu gibi, türlü bahânelerle ona karşı çıkanlar da oldu. Peygamberlerin mûcizelerini gördükleri hâlde onlara inanmayıp, karşı çıkan ve birçok peygamberi şehit eden İsrâiloğulları Îsâ aleyhisselâma karşı çıkıp onu şehit etmek istediler.
20
Allahü teâlâ Îsâ aleyhisselâmı göğe kaldırdıktan sonra Yahyâ aleyhisselâm İncîl’in hükümlerini insânlara anlatmaya devâm etti. Zâlim Yahûdî Hükümdârı Herod’un torunu Birinci Herod, hazret-i Yahyâ’ya iyi muâmelede bulunurdu. Kendi kardeşinin kızı veya hanımının önceki kocasından bir kızı vardı.Yahûdî hükümdârı Birinci Herod bu kızla evlenmeyi ve nikâhlarını Yahyâ aleyhisselâmın yapmasını istedi. Yahyâ aleyhisselâm böyle bir evliliğin hazret-i Îsâ’nın tebliğ ettiği İncîl kitâbında yasaklandığını ve böyle bir nikâhın imkânsız olduğunu bildirdi. Bu duruma içerleyen kızın annesi, Yahyâ aleyhisselâmın öldürülmesini istedi.
Yahyâ aleyhisselâma karşı iyi niyet sâhibi olan birinci Herod da kadının ve kralla evlenmek isteyen kızının ısrârı üzerine Yahyâ aleyhisselâmın yakalanıp getirilmesi veya öldürülüp, başının getirilmesini adamlarına emretti.
Herod’un adamları Yahyâ aleyhisselâmı yakalayıp, başını kesmek sûretiyle şehit ettiler. Başka bir rivâyette de yakalayıp getirdiler. Herod kendisi başını kesmek sûretiyle şehit etti. Kesilmiş olmasına rağmen Yahyâ aleyhisselâmın başı mûcize olarak: “Bu kızı almak sana helâl değildir.” diye defâlarca söyledi. Allahü teâlâ Yahyâ aleyhisselâmın intikâmını almak için onların başına bâzı musîbetler gönderdi. Bâzı rivâyetlerde Herod ve evlenmek istediği kızı, Kârûn gibi yerin yuttuğu bildirilmektedir.
Yahyâ aleyhisselâm şehit edildiği zaman otuz dört yaşlarında bulunuyordu. Yahyâ aleyhisselâmın mübârek bedeninin parçaları, başka başka şehirlerdedir. Başı ise Şam’daki Ümeyye Câmiindeki türbededir.
Yahyâ aleyhisselâm sûret îtibâriyle zamânındaki insânların en güzeli ve hüsn-ü Cemâl sâhibiydi. İnsânlara karşı yumuşak huylu, tevâzû ve şefkât sâhibiydi. Başındaki saçları seyrek ve sesi inceydi. Ondan önce Yahyâ ismiyle isimlendirilen olmamış ve ismi Allahü teâlâ tarafından bildirilmişti. Bu husus Meryem sûresi 7. âyetinde bildirilmiştir.
Yahyâ aleyhisselâm günahlardan temiz kılınmış olup, takvâ sâhibiydi. Tevâzu sâhibi olup itâatkar ve halim selîmdi. Yahyâ aleyhisselâm doğduğu, öldüğü ve dirildiği günlerde Allahü teâlâ tarafından selâmete erdirildi. Bu husûsiyetleri Meryem sûresi 13, 14 ve 15. âyetlerinde bildirilmiştir.
Mûcizeleri:
1. Taşın dile gelmesi: İsrâiloğulları, Yahûdî Hükümdârı Birinci Herod’un emri üzerine Yahyâ aleyhisselâmı şehit etmek için arıyorlardı. Bu haberi duyan Yahyâ aleyhisselâm onlardan uzaklaşıyordu. Bu sırada bir kaya dile geldi:“Ey Allah’ın peygamberi! Bana gel!”Yahyâ aleyhisselâm kayaya yaklaştığı zaman içinin kovan gibi oyulmuş olduğunu gördü. O taşın içine girdi. Yahyâ aleyhisselâmı şehit etmek üzere arayan kâfirler o kayaya yaklaştıkları zaman, o kayadan kâfirler üzerine oklar atılmaya başlandı. Bu durumu gören Yahûdîler geriye dönüp kaçtılar.
2. Gündüz vakti yıldız göstermesi: Yahyâ aleyhisselâm peygamber olarak vazîfelendirilip Şam’a geldikten sonra insânlar ona; “Hakîkaten peygambersen, bize gündüz gözü ile yıldızları göster.” dediler. İnsânların bu isteği üzerine Yahyâ aleyhisselâm duâ edip gündüz güneşin çevresindeki yıldızlar görünmeye başladı. Kûr’ân-ı Kerîm’de Âl-i imrân, Meryem ve Enbiyâ sûrelerinde Yahyâ aleyhisselâmdan bahsedilmektedir.
NOT=Bu hususta da gene daha geniş bilgi, “füsûs-ül hikem cild 3 Yahya fassı’n da”, (Hikmet-i Celâliyye) beyanında mevcuttur, dileyenler oraya da müracaat edebilirler.
Bu ön bilgilerden sonra yolumuza devam edelim.
Kûr’ân’da Yolculuk Sohbetleri;
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHİYM
Bu âleme gerçekten yolcu olarak geldik, yolcu olarak yaşıyoruz ve yolcu olarakta gideceğiz ve ahirette bu yolculuğumuz devam edecek. Bu sohbetlere bu ismi vermemizin sebebi de budur çünkü Kûr’ân-ı Kerîm bizlere yolculuk safhalarımızı yâni nereden geldiğimizi, nerede olduğumuzu ve nereye gittiğimizi bildirmektedir. Bu nedenle Kûr’ân okumak demek gerek fizîkî gerek mânevi olarak yolculuk yapmak demektir. Bu yolculuğun durak yerlerinde biri de bu Sûre-i Şerîfte bildirilen Meryemî hakîkatlerdir.
كهيعص ١
(1) Kâf, hâ, yâ, ayn, sâd.
Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.
Îsevîyyet mertebesinin İnsân-ı kâmilinin rumuzu olan hurufu mukattaalardır. Yukarıda bu hususta bilgi velilmişti.
ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا
(2) (Zikru rahmeti rabbike abdehu zekeriyyâ.)
“Bu zikir senin Rabbinin, kulu Zekeriyyâ (a.s) a rahmetidir.” Bu hâdiseleri geçmişte yaşanmış olan hâdiseler olarak değilde her an yaşanan ve yaşanacak olan hâdiseler olarak düşünürsek hakîkâtlerine ermemiz kolaylaşır.
Ya biz bu hâdiselerin zamanına gidelim ya da onları günümüze getirelim ki birleşsinler, tevhid olsun ve bu şekilde kendimiz yaşayalım bunları ve her birerlerimizde olan bu mertebelerin gereği olarak bir yönümüz ile Zekeriyyâ,
bir yönümüz ile Yahyâ ve bir yönümüz ile Îsâ olalım.
Seyri sülûk ta Kûr’ân-ı Kerîm de belirtilen bütün peygamberân hâzerâtının hayatlarından alınan kesitler ile onların hakîkâtlerini idrâk etmektir. Bunun sonucu olarak ancak Muhammedül meşreb olunabilmektedir. Yakîn olarak yaşanması gereken bu mertebeler sonucu gerçek seyir olabilmektedir aksi halde yapılan seyir ne kadar güzel olursa olsun sonuçta hayâlidir ve gerçek mânâda kimliğimizi bize bildirmez.
Yakîn olarak idrâk edilen bu hakîkâtler sonucu biliriz ki Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ hep bizim o mertebeler îtibarıyla olan isimlerimizdendir ve sâdece geçmiş dönemlerde yaşamış olan peygamberler olarak bunları görmeyip gönlümüzde yaşayan özellikler olarak idrâk etmeliyiz.
Vahdet-i Vücûd’un içerisinde bir bütün olarak bulunan bu mertebeler kişilerde Vahdet-i Şuhud olarak tek tek hakîkâtleri ortaya çıkarıldıktan sonra ancak gerçek yerlerini bulabilmektedirler. Şuhud ile hakîkâtleri idrâk edilemeyen bu mertebeleri ne kadar okursak okuyalım sonuçta hepsi geçmişteki yerlerinden öteye gidemez ve bize bağlantıları olmaz ve bizim dışımızda kaldıklarından dolayı da bunlardan eksik oluruz.
Bu âyeti kerîmede belirtildiği üzere demek ki bu mertebede “abd” yâni “kul” Zekeriyyâ olarak isimlendirilmektedir. “Zekeriyyâ” yâni tezkiye edilmiş, temizlenmiş kulunu Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın rahmetle anışıdır.
Ve bu hâdiselerin oluş devresi fenâfillâh mertebesine yâni Îsevîyyet mertebesine yaklaşma devreleridir. Ayrıca seyri sülûk yolunda yedinci mertebe olan nefsi sâfiye halinin Îsevîyyet sâfiyetine ulaşması halidir. Çünkü nefs mertebelerinde sâflaşma ile tevhid mertebelerinde sâflaşma arasında fark vardır. Nefs mertebelerinde kişi kendi bireysel varlığında sâflaşır, tevhid mertebelerinde ise afâki
olarak âlemlere dönük bir sâflaşmadır. Hakîki tevhid yolunda kişide daha evvelce varlık hakkında olan şüphelerin ortadan kalkarak sâf hale gelmesidir. Bu mertebede olan kişi tevhid-i esmânın hakîkâtini idrâk ederek teferruat bilgilerden tezkiye olmuştur ve tamamen temiz bir anlayış ve kanaâte sâhiptir.
Görünüşte beni İsrâîl’in yaşlanmış peygamberlerinden biri olarak gözüken bu mânâ bâtınen seyri sülûk yolunda epey dirsek çürütmüş, tesbih çekmiş, zikirler yapmış ve gönül ehli olarak bir hayli yol almış sâliktir.
إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا
(3) (İz nâdâ rabbehu nidâen hafîyyen.)
“O, gizlice seslenerek, Rabbine nidâ etmişti.” Demek ki bu mertebenin bir özelliği Rabbine gizlice seslenmektir. Kişi kimseye duyurmadan kendi bünyesi içerisinde doğrudan Rabbına yalvarmakta ve bağlantıyı Rabbı ile kurmaktadır.
قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ
شَيْبًا وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيا
(4) (Kâle rabbî innî ve henel azmu minnî veştealer re’su şeyben ve lem ekun bi duâike rabbî şakıyyen.)
“Zekeriyyâ (a.s): “Rabbim, gerçekten ben (zayıfladım) ve benim kemiklerim (de) zayıfladı ve başım (saçlarım) ağardı. Ve Rabbim, ben Sana dûa ederek şâkî olmadım.” dedi.”
“işteale” tutuşmak, alevlenmek mânâsına olarak ihtiyarlayıp, telâşa düşerek “acaba ne olacak?” tarzında bir endişe ile hareketlenmenin ifâdesidir.