Elleżîne iżâ esâbet-hum musîbetun kâlû innâ li(A)llâhi ve-innâ ileyhi râci'ûn(e)
Onlar; başlarına bir musibet gelince, "Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz" derler.
Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz." derler.
Bakara 156. ayet, musibet anında müminlerin teslimiyetini ve ahirete yönelik inancını vurgular. Ayet, 'isabet etme', 'musibet', 'Allah'a ait olma' ve 'dönüş' kavramları üzerinden bu teslimiyetin ve imanın derinliğini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'isabet' kelimesinin bir şeyin hedefine ulaşması, ona denk gelmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'asâbet' fiili, musibetin kişiye beklenmedik bir şekilde, adeta bir ok gibi isabet etmesini ifade eder, bu da musibetin kaçınılmazlığını ve ilahi takdirin bir sonucu olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'savb' kökünden türeyen 'isabet'in, bir şeyin bir şeye uygun düşmesi, ona yönelmesi ve ulaşması anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, musibetin Allah'ın takdiriyle kuluna ulaşmasını, onu bulmasını ifade eder ve bu durumun tesadüfi olmadığını, aksine ilahi bir düzenin parçası olduğunu ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'isabet' fiilinin Kur'an'daki kullanımının, genellikle olumsuz bir durumun (musibet, azap vb.) kişiye ulaşmasını ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda 'asâbet' fiili, musibetin dışarıdan gelen, kişinin iradesi dışında gerçekleşen bir olay olduğunu ve bu durum karşısında insanın teslimiyetini gerektirdiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'musibet' kelimesinin 'isabet eden şey' anlamına geldiğini ve genellikle hoşa gitmeyen, sıkıntı veren durumlar için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'musibet', insanın başına gelen her türlü zorluğu, kaybı veya felaketi kapsar ve bu durum karşısında gösterilmesi gereken sabrı ve teslimiyeti vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'musibet'i, 'insana isabet eden her şey' olarak tanımlar ve genellikle 'şer' (kötülük) için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'musibet', Allah'ın takdiriyle kullarına ulaşan imtihanları ifade eder ve bu imtihanların, müminler için bir arınma ve yükselme vesilesi olabileceğine işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'musibet' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve sadece maddi kayıpları değil, aynı zamanda manevi sıkıntıları da kapsadığını belirtir. Ayetteki 'musibet', müminlerin hayatın zorlukları karşısında Allah'a yönelme ve O'na sığınma bilincini pekiştiren bir kavramdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'Allah' lafzının, bütün varlıkların kendisine ibadet ettiği, eşi benzeri olmayan yüce zatın ismi olduğunu belirtir. Ayetteki 'lillahi' ifadesi, 'lam' harf-i cerri ile mülkiyet ve aidiyet anlamı katarak, tüm varlığın ve dolayısıyla insanın da Allah'a ait olduğunu, O'nun mülkü olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Allah' isminin, bütün kemal sıfatları kendinde toplayan, ibadete layık tek varlık olduğunu açıklar. 'İnnâ lillahi' ifadesi, insanın varoluşsal olarak Allah'a ait olduğunu, O'nun yaratması ve tasarrufu altında bulunduğunu, dolayısıyla musibetler karşısında O'na teslim olmanın doğal bir sonucu olduğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Allah' isminin, zat-ı vacibü'l-vücud'a delalet ettiğini ve bütün isimlerin O'na döndüğünü belirtir. Ayetteki 'lillahi' ifadesi, musibet anında insanın kendi acizliğini idrak ederek, her şeyin nihai sahibinin Allah olduğunu ve O'na güvenmek gerektiğini hatırlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'rücû'' fiilinin, bir yerden ayrıldıktan sonra tekrar oraya dönmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'râciûn' kelimesi, müminlerin bu dünyadan ahirete, yani Allah'ın huzuruna döneceklerine olan kesin inançlarını ifade eder. Bu dönüş, musibetler karşısında sabretmenin ve teselli bulmanın temelini oluşturur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rücû'' kelimesinin, bir şeyin başlangıç noktasına geri dönmesi anlamını taşıdığını açıklar. Ayetteki 'râciûn', insanın yaratılış gayesine uygun olarak Allah'a döneceğini, bu dünyanın geçici olduğunu ve asıl yurdun ahiret olduğunu hatırlatır. Bu bilinç, musibetleri daha kolay atlatmaya yardımcı olur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rücû'' kavramının Kur'an'da genellikle 'Allah'a dönüş' anlamında kullanıldığını ve bu dönüşün hem ölüm sonrası ahiret hayatını hem de kişinin günahlarından tövbe ederek Allah'a yönelmesini kapsadığını belirtir. Ayetteki 'râciûn', musibet anında ahiret bilincinin canlı tutulmasının, dünya dertlerinin geçiciliğini idrak etmenin bir ifadesidir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
(2/156) Elleziyne iza esabethüm müsıybetün kalu inna Lillahi ve inna ileyhi raciun;
Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.
O kimseler ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman, “mutlak biz Allah içiniz ve yine biz mutlak O’na döneceğiz” derler.
Tasavvuf hakikatlerinden önemli bir hakikat daha ortaya gelmekte, “muhakkak biz Allah içiniz”, bütün insânlar böyle der demiyor, bazı insânlar var ki bir zorlukla karşılaştıklarında bunu kolaylaştırmak için, “biz Allah içiniz”, yani Allah’ın zuhur mahalliyiz demek istiyor ve “yine biz O’na döneceğiz”, yani bu dünyaya geldik bir beşeriyet elbisesi giydik ama bizim aslımız ruhen Hakk’tır ve O’na döneceğiz, kısa bir süre sonra bu beşeriyetimizden çıkacağız, derler.
Bu kimseler aynı zamanda ibadet ehli olup hep kıbleye Kâbe’ye dönüktürler, işte sadece şekil olarak dönmek yeterli değildir onun bireysel varlıkta da inkılâbı, zuhuru gerekiyor.
Burada evvelâ bir gruptan bahsediyor, genel olarak mü’minler ya da müslümanlar demiyor, musibetten zâhiri olarak sıkıntı veren şeyler anlaşılıyor fakat hakikat mânâsıyla Hakk’tan gayrı ne isabet etmişse irfan ehline o musibettir, isterse zarar verici hadise olmasa da, gerek sözle gerek fiille Hakk’ın dışında ne ulaşmışsa hepsi musibettir. Yâni isabet etmiştir.
Sonra dediler ki biz Allah’ın zuhurlarıyız, çünkü bir kimsenin kendi kendine bir kimliği yoktur, kendi kendine yaşam imkânı da yoktur, hiç birşeyi yoktur, işte insânda devam ede gelen bir tecelliler manzumesi vardır ve bu da İlâh-î tecelliyattan başka bir şey değil, biz insânları böyle ayakta tutan da bu İlâh-î tecellilerin devamlılık üzere olmasıdır, bu tecelliler kesildiği anda buna ölüm denilen hadise oluşmaktadır.
Bütün insânlara olan tecelliler ile irfan ehline olan bu tecelliler arasındaki fark şöyledir; irfan ehli bunları bilerek müşahede eder, yani gelen hayat akışının Allah’ın Hayy esmâsından geldiğini bilerek yaşar, diğerleri ise bunun farkında olmadan gaflette bir yaşam içerisinde oldukları halde, irfan ehli kendilerinde oluşan hayatın ve diğer oluşumların Allah’ın Esmâ-i İlâhiyelerinin zuhuru olduğunu bilerek düşünerek bu sözü söylerler, ve irfaniyetleri yönünden “muhakkak biz Allah içiniz, yani Allah’ın zuhur
yerleriyiz” derler.
İnsân denilen varlık olmamış olsaydı Allah’ın İlâh-î kemâlâtı zuhura çıkmazdı, âlemlerde madeniyat mertebesinden, bitkilerde nebatat mertebesinden çıktı, hayvanlarda hayvanat mertebesinden çıktı ve insânlar’ın meydana gelmesi bu İlâh-î tecellilerin zuhura çıkmasıydı.
İnsân olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın ne Zâtını tanımak mümkün olacakt,ı ne de müşahede etmek, işte bir takım kimseler dediğimiz irfan ehli bildiler ki, muhakkak ki; biz yine O’na döneceğiz, yani Zat âleminden geldik, ef’al, esmâ, sıfat mertebelerini yaşadık, Vahidil Kahhar hükmüyle bizdeki bütün bu Esmâ-i İlâhiyye kahrolacak Vahid ve Kahhar olan Allah kalacak yani “ileyhi” dediği hüviyet-i mutlaka’dır, O’nun hüviyetine döneceğiz, yani Allah’a döneceğiz, çünkü oradan geldik , burada bir sûret gösterdik, O’na döneceğiz, ölümle, işte bu ölümü zaruri ölümle yapmadan evvel ihtiyari ölümle yapmamız bize çok şeyler kazandıracaktır, eğer zaruri ölümle buradan gidersek kendimizi ve bu hakikatleri bilememiş olacağız ama ihtiyari ölümle ölüp bugünden O’na dönebilirsek,o zaman hiçbir sorunumuz kalmamış olacaktır, “ölmeden önce ölünüz” Hâdis-i Şerif’inde de belirtildiği gibi ölürsek işte bugünden ona dönüşmüş oluyoruz, çünkü artık fizik bedenimiz diye bir şey kalmamış oluyor, kalmamış derken bu fizik bedenin var yine yaşıyor ama artık onu da Allah’ın tecellisi olarak görüyorsun kendine ait bir varlık olmadığını anlıyorsun çünkü Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor.