Vebeşşiri-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihe-l-enhâr(u)(s) kullemâ ruzikû minhâ min śemeratin rizkan(ﻻ) kâlû hâże-lleżî ruziknâ min kablu veutû bihi muteşâbihen velehum fîhâ ezvâcun mutahhera(tun)(s) vehum fîhâ ḣâlidûn(e)
İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, "Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!" diyecekler. Halbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında: "Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir" derler ve o rızık birbirinin benzeri olmak üzere, kendilerine sunulacak. Orada çok temiz zevceler de onların. Hem onlar orada ebedî kalacaklar.
Bakara Suresi'nin 25. ayeti, iman eden ve salih amel işleyenlere vaat edilen cennetin niteliklerini ve orada karşılaşacakları nimetleri müjdelemektedir. Ayet, cennetin akarsularla çevrili oluşunu, rızıkların benzerliğini ve tertemiz eşleri vurgulayarak, müminlere ebedi bir ikametgahın müjdesini vermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşere' kelimesinin dış deriyi ifade ettiğini, 'başşere' fiilinin ise bir haberin dışa vurulması, yani sevinç veya üzüntü veren bir haberin yüz hatlarında belirmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 've beşşir' emri, iman edenlere ve salih amel işleyenlere cennetle ilgili sevindirici haberi ulaştırma yükümlülüğünü ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tebşîr' kelimesini 'sevindirmek' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın müminlere cennet nimetlerini vaat ederek onları sevindirmesi ve bu vaadi peygamber aracılığıyla bildirmesi kastedilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramını Kur'an'da sadece 'inanmak' olarak değil, aynı zamanda 'Allah'a güvenmek, O'na teslim olmak ve O'nun vaatlerine sadık kalmak' şeklinde geniş bir anlam yelpazesiyle ele alır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece kalben tasdiki değil, aynı zamanda bu tasdikin gerektirdiği güven ve teslimiyeti de içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' kökünün 'korkunun zıddı' olduğunu ve 'îmân'ın da kalbin tasdikiyle emniyet bulması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âmenû' kelimesi, Allah'a ve O'nun gönderdiklerine kalben inanıp güvenen kişileri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salâh' kelimesinin 'fesad'ın zıddı olduğunu ve her şeyin kendi yerinde, doğru ve faydalı olmasını ifade ettiğini belirtir. 'Salihât' ise, hem dünyevi hem de uhrevi açıdan iyi, doğru ve faydalı olan tüm amelleri kapsar. Ayetteki kullanımıyla, imanla birlikte yapılan, Allah'ın rızasına uygun ve topluma yarar sağlayan eylemler kastedilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'salih amel' kavramının Kur'an'da geniş bir yelpazede ele alındığını, sadece ibadetleri değil, aynı zamanda ahlaki erdemleri, sosyal sorumlulukları ve insanlara faydalı olmayı da içerdiğini vurgular. Ayetteki 've amilü's-sâlihât' ifadesi, imanın pratik hayattaki yansıması olan iyi ve doğru davranışları ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cennet' kelimesinin kökeninin 'örtmek, gizlemek' anlamına gelen 'cenn'den geldiğini belirtir. Bitki örtüsünün yoğunluğu nedeniyle toprağı örttüğü için bahçelere 'cennet' denilmiştir. Kur'an'da ise bu kelime, müminlere vaat edilen ahiret yurdunu, yani cenneti ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cennet' kelimesinin ağaçlarla ve bitkilerle örtülü bahçeler için kullanıldığını, ahiretteki cennetin ise bu dünyadaki bahçelerden çok daha üstün ve göz kamaştırıcı olduğunu ifade eder. Ayetteki 'cennât' kelimesi, müminlere vaat edilen çok sayıda ve çeşitli cennet bahçelerini işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'rızk' kelimesinin 'verilen şey' anlamına geldiğini ve hem dünyevi hem de uhrevi nimetleri kapsadığını belirtir. Ayetteki 'ruziku' fiili, cennet ehlinin Allah tarafından sürekli olarak çeşitli meyvelerle rızıklandırılacağını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'rızk'ın, Allah'ın canlılara hayatlarını sürdürmeleri için verdiği her şey olduğunu açıklar. Ayetteki 'küllamâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan' ifadesi, cennetteki rızıkların kesintisiz ve bol olduğunu, her seferinde yeni bir nimet olarak sunulduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hulûd' kelimesinin 'bir şeyin bozulmadan, değişmeden uzun süre kalması' anlamına geldiğini ve Kur'an'da cennet ve cehennem ehlinin ebedi ikametini ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'hâlidûn' kelimesi, müminlerin cennetteki yaşamlarının sonsuz ve kesintisiz olacağını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hulûd'un 'bekâ' (kalıcılık) anlamında olduğunu ve cennet ehlinin orada hiçbir zaman çıkmayacağını, ölmeyeceğini ve nimetlerinin tükenmeyeceğini ifade ettiğini belirtir. Bu, cennetin en büyük müjdelerinden biridir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَبَشِّرِ الَّذِين آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُواْ مِنْهَا مِن ثَمَرَةٍ رِّزْقاً قَالُواْ هَـذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِن قَبْلُ وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاً وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
(2/25) Ve beşşirilleziyne amenu ve amilussalihati enne lehüm cennatin terciy min tahtihel enhar* küllema ruziku minha min semeratin rızkan, kalu hazelleziy ruzıkna min kablu ve utu Bihi müteşabihen, ve lehüm fiyha ezvacün mutahheratun ve hüm fiyha halidun;
* İmân edip sâlih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!”
diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Ve imân edenleri de müjdele, sâlih amel işleyenleri müjdele, muhakkak onlar için vardır cennetler, onların altlarından akar, her ne vakit oradan rızıklansalar, o meyvelerden yeseler, cennet ehli cennete gittiği zaman oranın rızıklarından yerken şöyle diyecekler; “bu öyle bir rızık ki biz daha evvelde bu meyvelerden yemiştik” ve bunların benzerleriyle rızıklanmıştık diyecekler. Dünyada yenen yiyeceklerin bir kısmı oradakilerin aynıları veya benzerleri, dolayısıyla burada yemiş olduğumuz nimetler aynı zamanda cennet nimetleri de olmuş oluyor, onun için yediğimiz rızıkları cennet rızkı olarak düşünmemiz lâzım.
En büyük rızık ve en büyük sofra ise vahdet sofrasıdır, vahdet rızkıdır, dünyada vahdet ilminin bilgisini alıp burada bu rızıkları yiyen kimse cennette de o rızıkları yiyecek yani vahdet âlemini cennette de yaşayacak, burada sadece elma, armut v.b. yiyen kimse de orada sadece elma, armut v.b. şeyleri yiyecek, burada kişinin düzeyi nereye kadar yükselmişse cennetteki düzeyi yaşantısı da o mertebeden olacak, hem akıl düzeyinden hem idrak düzeyinden hem şuur düzeyinden olacak, onun için işte “yukinun” yakin ehli olmak gerekiyor. Demek ki dünyadaki mertebemiz ne ise ahiretteki mertebemizde aynen öyle olacak, eksi mertebeler de böyle, artı mertebeler de böyle, onun için cennetin sekiz mertebe olduğu biliniyor ya, bunların sekizincisi Zât cenneti yani kâmil insânların cenneti diyelim yani gerçek kulların cenneti, “Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh; İrci'ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten; Fedhuliy fiy 'ıbadİY;” (Fecr 89/27.28.29. Âyetler) yani “Ey mutmainne, râdiyye, mardiyye nefse ulaşmış kimse Benim kullarımın arasına gir”, bakın özel hitap var burada ve bu özel hitap mutmainne mertebesinden başlıyor, burada birebir başlıyor, daha evvel “ya eyyühen nas” demişti, yani “ey insânlar” dedi ve genel hitap oldu ama
mutmainne nefs’te kişiyi karşısına alıyor, Rabb kişiyle konuşuyor o kadar yakın, mutmain olabilmesi içinde daha başlarda dediğimiz gibi ittika sahibi olması, yani kendi varlığının hakikatinin ne olduğunu idrak etmesi ve o baştaki beş Âyetin içerisinde belirtilen “yukinun” yani yakin haline ermiş olması gerekiyor, ki ona muhatap olabilsin, ayna olabilsin ve ondan sonra onun arkasından razıye, marzıye mertebesine ulaşılsın. “Benim has kullarımın arasına gir, Benim cennetime gir, onlarla birlikte” diyor, acaba Allahu Teala hazretlerinin kendi indinde olan özel cenneti nedir? Diğer yedi cennetin dışında bu sekizinci cennet, madde cenneti değil, Zat cennetidir, burası Benim cennetim diyor Cenâb-ı Hakk.
Ve o cennetin içerisinde daha neler var, temiz pak zevceler var, ve orada ebedi kalıcılardır, bu nimet cennetlerinde onun içinde kalıcıdırlar deyince bu kelimeyi biz taltif kelimesi olarak görüyoruz, zâhir anlamıyla en azından öyle fakat bâtın anlamda bakıldığı zaman bu biraz yerme kelimesi, çünkü hangi cennetteysen orada ebedi kalacaksın merteben artık yükselmeyecek demektir, fakat vahdet ehli, ne cennet ehlidir ne cehennem ehlidir, vahdet ehli Hakk ehlidir, “Dünyayı isteyen ahireti talep etmesin, ahireti isteyen dünyayı talep etmesin fakat Allah’ı talep eden ikisinide talep etmesin”, bir başka ifade ile dünya ehline ahiret haram, ahiret ehline dünya haram, Allah ehline her ikisi de haram ama bu insân da bir yerde yaşayacak tabi fakat sadece mekan olarak yaşayacak orada kendine sahiplenmiş olarak değil işte zaten bu tür insânların hali de yani beşere ait olan cennet ve cehennemde yaşayamayan bu insânların hali de Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiği gibi Zâti cennettir, onları kendi maiyetinde kendi çevresinde yaşatacak.