İnna(A)llâhe lâ yestahyî en yadribe meśelen mâ be'ûdaten femâ fevkahâ(c) feemme-lleżîne âmenû feya'lemûne ennehu-lhakku min rabbihim(s) veemme-lleżîne keferû feyekûlûne mâżâ erâda(A)llâhu bihâżâ meśelen yudillu bihi keśîran veyehdî bihi keśîra(n)(c) vemâ yudillu bihi ille-lfâsikîn(e)
Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, "Allah, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?" derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.
Muhakkak ki Allah bir sivri sineği, hatta daha üstününü misal getirmekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rabb'lerındandır. Ama küfre saplananlar: "Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?" derler. Allah onunla birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir. Onunla ancak o fasıkları şaşırtır.
Bakara 26. ayet, Allah'ın misal vermekten çekinmediğini, bu misallerin inananlar için hakikat, inkarcılar için ise şüphe kaynağı olduğunu ve nihayetinde fasıkların sapıtmasına yol açtığını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder. Ayet, 'misal', 'hak', 'küfür', 'dalalet' ve 'fısk' gibi temel kavramlar üzerinden inanç ve inkâr arasındaki ayrımı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Haya (الحياء), nefsin çirkin görülen bir şeyi yapmaktan çekinmesidir. Ayetteki 'lâ yestahyî' ifadesi, Allah'ın hakikati açıklamakta veya misal vermekte herhangi bir eksiklik veya noksanlık hissetmediğini, bu tür şeylerin O'nun şanına yakışmadığı gibi bir düşüncenin söz konusu olmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Haya, nefsin kınanmaktan korkarak çirkin görülen şeylerden kaçınmasıdır. Allah hakkında kullanıldığında, O'nun adaletinin ve hikmetinin bir gereği olarak, hakikati açıklamaktan veya en küçük bir şeyi bile misal vermekten geri durmayacağını, zira bu durumun O'nun kemaline aykırı olmadığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Misal (مثل), bir şeyin benzeri veya örneğidir. Ayetteki 'yadrıbe meselen' ifadesi, Allah'ın hakikati insanlara daha iyi anlatmak, zihinlerinde canlandırmak ve soyut kavramları somutlaştırmak için benzetmeler ve örnekler kullandığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Misal, bir şeyi başka bir şeye benzeterek anlatmaktır. Kur'an'da misaller, genellikle ibret almak, düşünmek ve hakikati kavramak amacıyla kullanılır. Burada sivrisinek örneği, Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının büyüklüğünü, en küçük varlıkta bile tecelli ettiğini göstermek içindir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'mesel' kavramı, sadece bir benzetme veya örnek olmanın ötesinde, derin bir pedagojik ve teolojik işleve sahiptir. Allah'ın mesajını muhatapların anlayabileceği bir düzeye indirme, soyut hakikatleri somutlaştırma ve böylece düşünmeye sevk etme aracıdır. Bu ayetteki misal, Allah'ın kudretinin sınırsızlığını ve hakikatin açıklanmasındaki kararlılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak (الحق), bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. Ayetteki 'ennehu'l-hakku min rabbihim' ifadesi, Allah'ın verdiği misallerin ve genel olarak Kur'an'ın, Rablerinden gelen mutlak ve değişmez bir gerçek olduğunu, şüphe götürmez bir hakikat olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hak, varlığı kesin olan, doğru ve gerçeğe uygun olan demektir. Kur'an bağlamında 'hak', Allah'ın kelamı, dini ve vaadi gibi kavramlarla yakından ilişkilidir. Bu ayette, Allah'ın misalinin inananlar için bir 'hak' olması, onun ilahi kaynaklı, doğru ve şüpheye yer bırakmayan bir gerçek olduğunu ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Küfür (الكفر), bir şeyi örtmek veya gizlemektir. Dini anlamda ise, Allah'ın birliğini, peygamberlerini veya indirdiği hakikatleri inkâr etmektir. Ayetteki 'ellezîne keferû' ifadesi, Allah'ın misalini anlamak istemeyen, onun ardındaki hikmeti görmezden gelen ve böylece hakikati örten kimseleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'küfr', sadece inanmamak değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etmek ve O'nun ayetlerini bile bile reddetmektir. Bu ayette, inkarcıların Allah'ın misali karşısındaki tavrı, hakikati kabul etmeyip onu sorgulama ve reddetme eğiliminde olmalarıyla açıklanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dalalet (الضلال), doğru yoldan sapmaktır. Allah'ın 'yudıllu bihi kesîran' ifadesi, O'nun misallerinin, kalpleri mühürlü olan ve hakikati kabul etmeye niyeti olmayan kimseler için bir sapma vesilesi olduğunu, zira bu misallerin onların inkârlarını pekiştirdiğini belirtir. Bu, Allah'ın doğrudan saptırması değil, kişinin kendi seçimi sonucunda sapmasına izin vermesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Dalalet, yolunu kaybetmek, şaşırmaktır. Kur'an'da Allah'ın saptırması, genellikle kişinin kendi iradesiyle yanlış yolu seçmesi ve Allah'ın da bu seçime müdahale etmeyerek onu kendi haline bırakması şeklinde anlaşılır. Ayetteki misal, inkarcıların zaten var olan sapkınlıklarını daha da belirgin hale getirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fısk (الفسق), bir şeyin kabuğundan çıkması gibi, Allah'ın emrinden dışarı çıkmak, itaatten ayrılmaktır. Ayetteki 'illâ'l-fâsikîn' ifadesi, Allah'ın misallerle saptırdığı kimselerin, zaten fısk içinde olan, yani Allah'ın sınırlarını aşan ve O'na isyan eden kimseler olduğunu vurgular. Bu, onların kendi seçimlerinin bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fısk, şeriatın çizdiği sınırların dışına çıkmaktır. Fâsık, Allah'ın emirlerine uymayan, günah işlemekte ısrar eden kişidir. Bu ayette, Allah'ın misallerinin sadece fasıkların sapmasına yol açması, onların zaten hakikatten yüz çevirmiş olmaları ve kalplerinin katılaşmış olması nedeniyledir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(2/26) İnnAllahe lâ yestahyıy en yadrıbe mese-lenmabeudaten fema fevkaha, feemmelleziyne ame-nu feya'lemune ennehülHakku min Rabbihim, ve emmelleziyne keferu feyekulune maza eradAllahu Bihazameselen, yudıllu Bihi kesiyran ve yehdiy Bihi Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, “Allah, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır Muhakkak ki Allah, küçük görmez, bir misal vermekten çekinmez, Cenâb-ı Hakk küçük veya büyük misaller verir ve bu misalleri vermekten de çekinmez, bir sivrisekle misâl vermekten veya daha büyüğünden misâl vermekten çekinmez, bu küçüklük onun acizliği demek değildir, imân ehli bu misalleri duyarlar ve bu misallerin Rab’lerinden geldiğini ve Hakk olduğunu bilirler ama inkarcılara küfür ehline gelince onlar derler ki, “Allah bu misalleri vermekle ne murat etti” yani bu ufak tefek küçücük şeylerle çünkü bütün âlemleri hâlkeden Allah hâlkettiklerinden bir küçücük sivrisinekle misal veriyor ne gereği var derler, işte Cenâb-ı Hakk bu misallerle bir çok kimseleri hidÂyete erdirir bir çok kimseleride dalâlete erdirir, saptırır, çünkü alay eder onun küçüklüğüne bakarak ama imân ehli o küçükteki büyüklüğe bakarak Hakk’ın büyüklüğünü görür, ancak fısk u fücur ehli dalâlette kalır, imân ehli ise dalalette kalmaz. Sivrisineğin kanadını veya herhangi birşeyini misâl vermekle Cenâb-ı Hakk, bizim acziyetimizi ortaya koyuyor, hadi bakalım sivrisinek kadar küçük ve o özelliklere haiz bir şeyi yapın bakalım görelim diyor.