Lâ ikrâhe fî-ddîn(i)(s) kad tebeyyene-rruşdu mine-lġayy(i)(c) femen yekfur bi-ttâġûti veyu/min bi(A)llâhi fekadi-stemseke bil'urveti-lvuśkâ lâ-nfisâme lehâ (k) va(A)llâhu semî'un ‘alîm(un)
Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde, kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.
Bakara 256, din özgürlüğünün temelini atarken, hak ile batıl arasındaki net ayrımı vurgular. Ayet, inançta zorlamanın olmadığını, doğru yolu seçenlerin sağlam bir ilkeye tutunduğunu ve Allah'ın her şeyi işiten ve bilen olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İkrah (إكراه), bir şeyi istemeyerek yapmaya zorlamak, nefret ettirmek veya kerih görmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'Lâ ikrâhe fi'd-dîn' ifadesi, dinin kabulünde veya uygulanmasında hiçbir zorlamanın caiz olmadığını, inancın kalpten gelmesi gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İkrah (إكراه), bir kişiyi istemediği bir şeye mecbur kılmaktır. Ayetteki kullanımı, dinin doğası gereği zorlamayı kabul etmediğini, çünkü imanın gönüllü bir eylem olduğunu mecazi bir dille ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İkrah (إكراه) kavramı, Kur'an'da genellikle 'zorlama' veya 'baskı' anlamında kullanılır. Bakara 256'da bu kavramın olumsuzlanması, İslam'ın inanç özgürlüğüne verdiği önemi ve dinin dışsal bir dayatma ile değil, içsel bir ikna ile kabul edilmesi gerektiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tebeyyene (تَبَيَّنَ), bir şeyin açıklığa kavuşması, şüphelerin ortadan kalkması ve hakikatin belirginleşmesi demektir. Ayetteki 'kad tebeyyene' ifadesi, doğru yolun (rüşd) sapkınlıktan (ğayy) apaçık bir şekilde ayrıldığını, dolayısıyla zorlamaya gerek kalmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyân (بيان) kökünden türeyen tebeyyene (تَبَيَّنَ), bir şeyin açıklık kazanması, netleşmesi ve anlaşılır hale gelmesidir. Bu ayette, hak ile batıl arasındaki farkın o kadar belirginleştiğini ifade eder ki, artık zorlamaya ihtiyaç duyulmaz.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tebeyyene (تَبَيَّنَ) fiili, bir şeyin açıklık kazanması, şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkması anlamındadır. Ayetteki kullanımı, İslam'ın temel prensiplerinin ve hakikatlerinin, batıl inançlardan ve sapkınlıklardan net bir şekilde ayrıldığını, bu ayrımın herkes tarafından idrak edilebilir olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Rüşd (رشد), doğru yolu bulmak, hidayete ermek ve olgunlaşmak demektir. Ayetteki 'er-rüşd', hakikati, doğru inancı ve Allah'ın gösterdiği yolu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rüşd (رشد), doğru yolu bulmak, hidayete ermek ve akıllıca davranmaktır. Ayetteki 'er-rüşd', İslam'ın getirdiği doğru inanç ve yaşam tarzını, sapkınlıktan (ğayy) ayıran net bir ölçüt olarak sunar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rüşd (رشد) kavramı, Kur'an'da genellikle 'doğru yol', 'hidayet' ve 'akıl yoluyla doğruyu bulma' anlamlarında kullanılır. Bakara 256'da 'er-rüşd', Allah'ın vahyettiği hakikati ve bu hakikate uygun yaşam biçimini temsil eder, bu da insanlara sunulan açık ve doğru seçeneği ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ğayy (غي), doğru yoldan sapmak, azgınlık ve dalalet içinde olmaktır. Ayetteki 'el-ğayy', batıl inançları, yanlış yolları ve Allah'ın emrettiklerinden uzaklaşmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğayy (غي), doğru yoldan sapmak, helake sürüklenmek ve cahillik içinde olmaktır. Ayetteki 'el-ğayy', rüşdün (doğru yolun) zıttı olarak, batılın ve sapkınlığın temsilcisidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ğayy (غي), hakikatten uzaklaşmak, doğruyu görememek ve sapkınlık içinde bulunmaktır. Ayetteki 'el-ğayy', insanların yanlış inançlara ve batıl yollara yönelmesini ifade eder, bu da rüşdün (doğru yolun) net bir şekilde ayrıldığı karşıt kutbu oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tağut (طاغوت), haddi aşan, azgınlaşan ve Allah'a karşı gelen her şeydir. Şeytan, putlar, sihirbazlar, kâhinler ve Allah'ın hükmüne karşı çıkan her türlü otorite bu kapsamdadır. Ayetteki kullanımı, Allah'tan başka tapılan veya itaat edilen her şeyi reddetmeyi ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tağut (طاغوت), 'tuğyan' (haddi aşma) kökünden gelir ve Allah'a karşı isyan eden, O'nun sınırlarını aşan her şeyi kapsar. Bu, şeytanı, putları, zalim yöneticileri ve insanları doğru yoldan saptıran her türlü gücü içerir. Ayette, tağutu inkar etmek, tevhidin temel şartlarından biri olarak sunulur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tağut (طاغوت), Kur'an'da 'Allah'a karşı isyan eden, haddi aşan ve insanları saptıran her türlü güç veya varlık' olarak tanımlanır. Bu kavram, sadece putları değil, aynı zamanda şeytanı, zalim yöneticileri ve Allah'ın otoritesine meydan okuyan her şeyi kapsar. Ayetteki 'tağutu inkar etmek', Allah'a imanın ön koşulu olarak vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstemsâk (استمساك), bir şeye sıkıca tutunmak, onu bırakmamak ve ona bağlı kalmaktır. Ayetteki 'istemsake bi'l-urveti'l-vüskâ' ifadesi, Allah'a iman eden ve tağutu reddeden kişinin, kopması mümkün olmayan sağlam bir ilkeye, yani İslam'a sıkıca sarıldığını mecazi bir dille anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İstemsâk (استمساك), bir şeyi tutmak ve ona yapışmaktır. Ayetteki kullanımı, Allah'a iman eden kişinin, kendisini kurtuluşa götürecek olan sağlam bir bağa, yani İslam'ın prensiplerine ve Allah'ın ipine sıkıca tutunduğunu mecazi bir anlatımla ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İstemsâk (استمساك), bir şeyi sağlam bir şekilde tutmak ve ona güvenmektir. Ayetteki 'istemsake bi'l-urveti'l-vüskâ', Allah'a iman eden kişinin, kendisini dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak olan sağlam ve kopmaz bir bağa, yani İslam dinine ve tevhid inancına sıkıca sarıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Urve (عروة), bir şeye tutunulan kulp veya bağdır. Vüskâ (وثقى) ise 'vesîk' (sağlam) kelimesinin müennes üstünlük halidir, yani en sağlam demektir. 'el-Urvetü'l-vüskâ' (العروة الوثقى), kopması mümkün olmayan en sağlam kulp veya bağ anlamına gelir ve bu ayette İslam dinini, tevhid inancını ve Allah'a olan bağlılığı temsil eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): el-Urvetü'l-vüskâ (العروة الوثقى), mecazi olarak, kendisinden ayrılmayan, kopmayan sağlam bir bağdır. Bu ayette, Allah'a iman eden ve tağutu reddeden kişinin, kendisini kurtuluşa ulaştıracak olan İslam dinine ve tevhid inancına sıkıca tutunduğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Urvetü'l-vüskâ (العروة الوثقى), en sağlam ve güvenilir bağdır. Bu ifade, İslam dininin ve tevhidin, insanı dünya ve ahiret felaketlerinden koruyan, asla kopmayacak, sağlam bir dayanak olduğunu mecazi bir anlatımla vurgular.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ 391
(2/256) Lâ ikrahe fid Diyni kad tebeyyenerrüşdü minel ğayy* femen yekfür Bittağuti ve yu'min Billahi fekadistemseke Bil urvetil vüska, lenfisame leha* vAllahu Semi'un 'Aliym;
* Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
İnsanın zâhirdeki düzen ve çalışmasını belirten ifadelere geçiyor şimdi, Din’de zorlama yoktur, zorlamaya gerek yoktur çünkü, zorlama için en az iki taraf lâzımdır.
Rüşd ortaya geldiğinden inkâr kalkmaktadır, kerih görmek diye bir şey ortadan kalkmış olmaktadır yani Hüviyet-i Mutlak’a artık ortaya çıktı, hangi devirde okursa okusun kişi bunu o devirle bağlantılı olarak okuyabilir yani sadece bir devre has değildir.
Bizler şimdi kıyam devresinde olduğumuz için gerek ilmi yönden gerekse bireysel yaşam yönünden kemâlin kemâlini, rüştün rüştünü daha çok görmekteyiz, çünkü bu devir rüştün ortaya çıkma devridir, kemâlat devri Zati tecellinin olduğu devirdir, bundan sonra artık kıyametin kopması mümkündür çünkü bu devir yaşanmadıkça yeryüzünde kıyamet kopmaz, her ne kadar Bindörtyüz sene evvel Rüşd tamamlanmıştır diye bahsediyorsa da her devrin rüştü kendisine göredir. Kûr’ân’ı Kerîm bütün devreleri kapladığından aynı zamanda bu Rüşd bugünün devresine gelecek Rüşd’leri de içine almakta, o günkü şeriat mertebesinin rüşdünü ve kemâle gelmesini de anlatmaktadır.“Minel ğayy” eksiklikten, her türlü noksanlıktan artık ayrılmıştır, Hakkikat-i Muhammedi ortaya geldikten sonra artık bunun Rüşd’süz olması mümkün değildir.
Kim ki tagut’a küfreder;
Yukarıdan beri anlatılan hüvviyyet içerisindeki insânlar tagut’a küfrederler yani tagut’u örterler, artık tagut diye
bir sorunları olmaz onların, beşeri hayalden kaynaklanan tagut’ları kalmadığından, Allah’a imân ederse, yani mü’min isminin sahibi olursa işte onlar tagut’u ortadan kaldırırlar.
İşte onlar sapasağlam bir kulba sımsıkı yapışmışlardır;
O kulb birinci itibarıyla Kûr’ân’ı Kerîm, ikinci itibarıyla Hz. Rasûlullah (s.a.v) dir. Kûr’ân-ı Kerîm’e insân doğrudan doğruya tutunamaz fakat “Elimden tut Ya Rasûlullah” dediğimiz zaman Efendimiz (s.a.v) bizim elimizden tutar, Efendimiz (s.a.v) de Kûr’ân’a tutunmuştur, kendi idraki kendi marifeti yüzüyle tutunmuştur demek ki Efendimize (s.a.v) tutunan Kûr’ân-ı Kerîm’e tutunmuştur ve Kûr’ân-ı Kerîm’e tutunan da Allah’a tutunmuş olur dolayısıyla onların ne kopması ne de herhangi bir eksikliği sözkonusu olur. Hz. Rasûlullah’a gitmek içinde zamanın İnsân-ı Kâmil’ine tutunmak lâzımdır,ki zaman zaman ifade ettiğimiz gibi “tutarsan tutulursun”.
Allah oluşan herşeyi mutlaka Sem’i sıfatıyla duyucudur, Alîm sıfatıylada bilici’dir.