Yu/ti-l hikmete men yeşâ(u)(c) vemen yu/te-l hikmete fekad ûtiye ḣayran keśîrâ(an)(k) vemâ yeżżekkeru illâ ulu-l-elbâb(i)
Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.
Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir. Ve bunu ancak üstün akıllılar anlar.
Bakara 269. ayet, hikmetin ilahi bir lütuf olduğunu ve bu lütfun akıl sahipleri tarafından idrak edilebileceğini vurgular. Ayet, hikmetin ve akıl sahiplerinin (ulu'l-elbâb) önemini dilbilimsel ve semantik derinliklerle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, hikmeti 'eşyayı olduğu gibi bilmek ve ona göre amel etmek' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda hikmet, Allah'ın dilediği kimselere verdiği, doğruyu yanlıştan ayırt etme, isabetli hüküm verme ve ilahi sırları anlama yeteneğidir. Bu, sadece bilgi değil, aynı zamanda bu bilgiyi doğru kullanma becerisidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, hikmeti 'ilim ve fıkıh' (anlayış) olarak açıklar. Ayetteki 'hikmet' kelimesi, Allah'ın kullarına bahşettiği, onları doğru yola ileten ve onlara faydalı bilgi ve anlayış kazandıran bir lütuf olarak anlaşılmalıdır. Bu, sadece teorik bilgi değil, aynı zamanda pratik hayatta doğru kararlar almayı sağlayan bir yetenektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, hikmetin Kur'an'da 'doğru yargılama yeteneği, bilgelik ve ilahi vahyin özünü anlama' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki hikmet, Allah'ın özel bir lütfu olarak, kişiye hem dünyevi hem de uhrevi konularda isabetli görüş ve davranış sergileme imkanı sunan bir içgörü ve anlayış yeteneğidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'îtâ'' fiilini 'vermek, ihsan etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'yü'tî' fiili, Allah'ın hikmeti dilediği kimselere bir lütuf olarak verdiğini, bu verişin bir karşılık beklemeksizin ve tamamen ilahi iradeye bağlı olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'îtâ''nın 'bir şeyi başkasına teslim etmek, vermek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın hikmeti bir hediye gibi, seçtiği kullarına bahşetmesini, bu bahşedişin ilahi bir takdir ve cömertlik eseri olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hayr' kelimesini 'herkesin rağbet ettiği, faydalı ve güzel olan şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'hayran kesîran' (çokça hayır), hikmetin sadece manevi bir değer değil, aynı zamanda dünyevi ve uhrevi pek çok faydayı da beraberinde getiren kapsamlı bir iyilik olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hayr'ın Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, maddi ve manevi tüm iyilikleri kapsadığını belirtir. Ayetteki 'çokça hayır', hikmetin sahibine hem dünyada doğru yolu bulma, huzur ve bereket, hem de ahirette kurtuluş ve yüksek dereceler gibi sayısız fayda sağladığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'lübb' kelimesini 'akıl' ve 'bir şeyin özü, en halis kısmı' olarak açıklar. Ayetteki 'ulu'l-elbâb' (akıl sahipleri), sadece düşünebilen değil, aynı zamanda derinlemesine idrak edebilen, olayların iç yüzünü kavrayabilen ve hikmetin değerini anlayabilen kimseleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'lübb'ü 'saf akıl, idrak gücü' olarak tanımlar. Ayetteki 'ulu'l-elbâb', Allah'ın ayetlerinden ve evrendeki işaretlerden ders çıkarabilen, hikmetin kıymetini bilen ve onu hayatına tatbik edebilen, basiret sahibi kimselerdir. Bu, sadece zeka değil, aynı zamanda kalbi bir anlayışı da içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ulu'l-elbâb' kavramının Kur'an'da 'derin kavrayışa sahip, basiretli ve hikmetli kişiler' için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, bu kişiler, hikmetin değerini ve faydalarını tam olarak idrak edebilen, Allah'ın lütuflarını anlayıp şükreden ve bu anlayışla doğru yolu bulan kimselerdir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاءُ وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ
(2/269) Yü'til Hıkmete men yeşau'* ve men yü'tel Hıkmete fekad utiye hayren kesiyra* ve ma yezzekkeru illâ ülül elbab;
* Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.
Allah hikmeti dilediğine verir, kime ki hikmet verilmişse o hikmetin içinde çok büyük hayır vardır;
Hikmet lâfzıyla ona çok büyük hayır verilmiştir, hikmetin karşılığı hayır oldu burada, hayır dediğimiz zaman bütün hayırları kapsamına almaktadır ve bunu her kimse hatırlamaz ancak Kâmil akıl sahipleri bu hikmete sahip olurlar ve bunu hatırlarlar.
Cenâb-ı Hakk hikmetini bütün varlıklara vermiştir, burada bahse konu olan ise kim de, “zuhura çıkmıştır” demektir. Örneğin güneş nasıl kendinden haberi olmadığı halde dönüyorsa işte bunlar hep bir hikmet dahilinde oluyor ve Cenâb-ı Hakkk’ın Kudretiyle oluyordur, hikmetin en büyüğü ise varlığın kendisinde olan zâti hakikatini idrak
etmesidir, zâti hakikatin en üstüde insânda zuhur ettiğine göre hikmet sahibi bir insân kendi hakikatini idrak etmiş demektir, işte kime bu hikmet verilmişse ona büyük hayır verilmiştir dediği budur, bundan büyük hayır olmaz.
Bütün insânlarda bu hikmet var ve bu hikmeti kim de Hakkim isminin tecellisi varsa oradan ancak almak mümkün oluyor yoksa bu hikmeti başka türlü almak mümkün değil, o faaliyeti bilmek hikmet bu bilinen şeyi faaliyete koymak ise hayır oluyor.
Hikmet hakikatine ulaşmamış kimseler bu düşünceyi bu yaşantıyı anlayamazlar, hikmet hakikati kime verilmişse onlar bunu söylerler onlarda ulül elbab’tır, diyerek hikmet sahiplerinin lafızlarını söylüyor yani kimliklerini söylüyor. Ulül elbab Kâmil akıl sahipleri diye geçer, her insân akıl sahibidir, ancak Kâmil akıl sahibi başkadır. Ulül elbab’ın başka yönden lügat mânâsı, “bab” kapı demek olursa, kapı sahipleri olur yani Allah’a giden yoldaki kapılar ulül elbab’ın elindedir, onları bulmadan Allah’a ulaşmak mümkün değildir, kapıdan girmeden binaya ulaşmak nasıl mümkün değilse. Bugün İslâmiyyetin hâli birazda buna benziyor, yani bu binayı görüyor ama hep dışında dolaşıyor, Hakk’ın kapısı olan bu kapıda Esmâ-i İlâhiyyedir, Allah’ın isimleri kendine gelen kapısıdır işte irfan ehli Allah’ın isimlerinin kapılarıdır, isimden sıfatına, sıfatından zatına götürür, önce eşyanın hakikatini, sonra kimliklerini bilmektir.