Kâle lâ teḣâfâ(s) innenî me'akumâ esme'u ve erâ
Allah, şöyle dedi: "Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm."
Allah buyurdu ki: "Korkmayın, zira ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm."
Bu ayet, Allah'ın Musa ve Harun'a hitaben, kendilerini güvende hissetmeleri gerektiğini, zira Allah'ın onlarla birlikte olduğunu, her şeyi işittiğini ve gördüğünü ifade etmektedir. Anahtar kavramlar, Allah'ın kudretini ve peygamberlerine olan desteğini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havf' kelimesini, bir şeyin kötü sonuçlarından duyulan endişe olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ tehâfâ' ifadesi, Musa ve Harun'un Firavun'dan duydukları doğal korkuyu gidermek ve Allah'ın himayesinde olduklarını vurgulamak için kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür nehiy (yasaklama) ifadelerinin aslında bir teselli ve güvence verme amacı taşıdığını belirtir. 'Korkmayın' demek, Allah'ın onlara yardım edeceğinin ve onları koruyacağının bir garantisidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ma'iyyet' kelimesinin hem mekânsal birlikteliği hem de manevi destek ve yardımı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'inneni me'akumâ' ifadesi, Allah'ın Musa ve Harun'a hem ilahi gözetim hem de fiili yardım sağlayacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ma'iyyet' kavramının Kur'an'da Allah'ın peygamberlerine ve müminlere olan özel desteğini ve himayesini ifade ettiğini belirtir. Bu, sadece fiziksel bir yakınlık değil, aynı zamanda ilahi bir koruma ve rehberlik anlamı taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sem'' fiilinin Allah'a nispet edildiğinde, sadece sesleri algılamak değil, aynı zamanda her şeyi bilmek ve idrak etmek anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'esme'u' ifadesi, Allah'ın Firavun'un sözlerini ve Musa ile Harun'un dualarını işittiğini, yani her şeyden haberdar olduğunu gösterir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sem'' sıfatının Allah için kullanıldığında, O'nun hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını, her sesi, her fısıltıyı ve her düşünceyi bildiğini ifade ettiğini açıklar. Bu, Musa ve Harun'a tam bir güvence vermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ru'yet' kelimesinin Allah'a nispet edildiğinde, sadece gözle görmek değil, aynı zamanda her şeyi bilmek, idrak etmek ve kuşatmak anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 've erâ' ifadesi, Allah'ın Firavun'un eylemlerini ve Musa ile Harun'un durumunu tam olarak gördüğünü, yani hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ru'yet' fiilinin Kur'an'da Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak ilmini ve kudretini ifade ettiğini belirtir. Bu, Allah'ın sadece olayları gözlemlemekle kalmayıp, aynı zamanda onlara müdahale etme gücüne de sahip olduğunu gösterir, bu da peygamberlere büyük bir moral desteği sağlar.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Görüldüğü gibi hâdiseler o kadar yakından anlatılıyor ki Cenâb-ı Hakk (c.c) ile sanki bir yerde oturmuş karşılıklı konuşuyorlar. İşte Cenâb-ı Hakk (c.c) bu derece hâdiselerin içerisindedir.
Bir Âyeti kerîmede Cenâb-ı Hakk (c.c) “Biz ona şah damarından daha yakınız” demektedir. Kişinin şah damarı hayatıdır yani madde varlığıdır. Cenâb-ı Hakk (c.c) işte o madde varlığından sana daha yakınım demektedir. Madde bedenimizle sûreti ile berâberdir ancak özüyle bize daha yakındır.
Madde bedenimiz ve onu meydana getiren ışınsal varlığımız ve onun ötesinde rûhumuz da vardır. Cenâb-ı Hakk (c.c) Bu rûhsal varlığımız ile bize yakın olduğunu ve esas gerçek varlığında o olduğunu anlatmak istiyor.
Bizler farkında olmadan şu kişi şunu yaptı bu kişi bunu yaptı demeye başladığımız anda gizli şirkin içerisine düşmüş oluyoruz. Ancak diğer yönden bakarak bunları Allah yaptı dememiz de doğru değildir. Bu fiillerin işlendikleri mertebeler dikkâte alınarak hüküm verilmesi gereklidir. Bu nedenle çok fazla yorum yapmadan sadece seyretmek tav
siye edilmiştir.
Bütün varlığımızda mevcud olan hakikat-i İlâhiyye yi ne derece idrak ediyor isek o nisbette Hakk-ı temsil ediyoruz demektir. İşte bu temsiliyyetimiz yönüyle bizimle beraberdir, ancak arada yine de bir beden perdesi olduğundan mutlak bir beraberlik değildir kişinin bünyesinde şüphelerde mevcud olduğundan bazı zaafları vardır. İşte bütün bunların aslında hayal ve vehmin ürünü olduğunu bize kesin olarak bildirmektedir. “Ben, sizinle berâberim, işitirim ve görürüm.” dedi.” Bu kesin ifadenin te’vile ihtiyacı yoktur, (beraberim, ene ve ente’nin tevhidi ile o bedende mevcudum. İşitirim, onların işittikleri benim işitmemdir. Görürüm, onların görüşü benim görüşümdür.) Demektedir.
Beraber olma bir bakıma madde, zâhiri bütünlük görme ve işitme ise bâtıni lâtif beraberliktir. Her ne kadar bunlar Fir’âvn’da da var isede o bunları kendine ait güçler olduğunu zannettiğinden kendini mülkün sahibi zannetti ve ve her ne kadar zâhiren çok gözükse bile nefsi ile beraber yalnız kaldı. Siz ona Cem’iyyet-i İlâhiye ve mertebe-i Mûseviyyet ile gittiğinizden dolayı ondan korkmayınız.
فَأْتِيَاهُ فَقُولَا إِنَّا رَسُولًا رَبِّكَ فَأَرْسِلْ مَعَنَا
بنى اسرائيل ولا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِنْ
رَبِّكَ وَالسّلامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
(Fe’tiyâhu fe kûlâ innâ resûlâ rabbike fe ersil meanâ benî isrâîle ve lâ tuazzibhum, kad ci’nâke bi Âyetin min rabbike, ves selâmu alâ menittebeal hudâ.)
(Tâ-Hâ, 20/47) “O halde ikiniz ona gidin ve ona şöyle söyleyin: “Muhakkak ki biz, senin Rabb’inin iki resûlüyüz. İsrâiloğulları'nı artık bizimle berâber gönder ve onlara azâb etme! Sana Rabb’inden Âyet (mûcize) getirdik. Ve hidâyete tâbî olanlara selâm olsun.”
********** 63