İnne-ddîne ‘inda(A)llâhi-l-islâm(u)(k) vemâ-ḣtelefe-lleżîne ûtû-lkitâbe illâ min ba'di mâ câehumu-l'ilmu baġyen beynehum(k) vemen yekfur bi-âyâti(A)llâhi fe-inna(A)llâhe serî'u-lhisâb(i)
Şüphesiz Allah katında din İslam'dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.
Doğrusu Allah katında din, İslâm'dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir.
Âl-i İmrân 19. ayet, 'din' kavramının Allah katındaki tek geçerli formunun 'İslam' olduğunu vurgularken, 'Kitap ehli'nin 'ilim'e rağmen 'ihtilaf'a düşmesini 'bağy' ile açıklar ve 'küfür'ün 'hesap' ile sonuçlanacağını belirtir. Ayet, tevhid inancının temelini ve sapmanın nedenlerini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîn' kelimesinin 'itaat, ceza, mükâfat, şeriat' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'İnne'd-dîne indallahi'l-İslâm' ifadesi, Allah katında kabul gören ve uyulması gereken tek şeriatın, yani yaşam sisteminin İslam olduğunu vurgular. Bu bağlamda 'dîn', sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı ve ilahi kanunlar bütünüdür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'dîn' kavramının, 'Allah ile insan arasındaki ilişkiyi düzenleyen sistem' olarak anlaşıldığını ifade eder. Bu sistem, hem Allah'ın insanlara koyduğu kuralları (şeriat) hem de insanların bu kurallara olan itaatini (ibadet) kapsar. Ayetteki 'İslam' ile ilişkilendirilmesi, bu sistemin nihai ve en mükemmel formunun İslam olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'İslam' kelimesinin kökeni olan 'selm'in 'barış, esenlik' ve 'teslimiyet' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'İnne'd-dîne indallahi'l-İslâm' ifadesi, Allah katında kabul gören dinin, O'na tam bir teslimiyetle barış ve esenliğe ulaşma yolu olduğunu ifade eder. Bu, sadece bir isim değil, aynı zamanda bir eylem ve haldir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'İslam'ın 'Allah'a boyun eğmek, O'nun hükmüne razı olmak ve O'na teslim olmak' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın belirlediği yegane dinin, insanın kendi iradesini Allah'ın iradesine tabi kılmasıyla gerçekleşen bir teslimiyet hali olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ihtilaf'ın 'birbirine muhalif olmak, zıt düşmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette 've mâhtelefe'llezîne ûtu'l-kitâbe' ifadesi, Kitap ehlinin kendilerine ilim geldikten sonra bile hakikat üzerinde birleşemeyip farklı görüşlere ve gruplara ayrıldıklarını, yani ihtilafa düştüklerini anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihtilaf'ın 'bir şeyin zıddına gitmek, bir konuda farklı bir yol tutmak' olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, Kitap ehlinin kendilerine gelen açık bilgiye rağmen, aralarındaki çekişme ve kıskançlık yüzünden hakikatten saparak farklı yollara ayrılmalarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm'i 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' olarak tanımlar. Ayette 'min ba'di mâ câehumu'l-ilm' ifadesi, Kitap ehlinin hakikati, yani Allah'ın birliğini ve peygamberlerin getirdiği mesajı açıkça bildikleri halde ihtilafa düştüklerini belirtir. Burada 'ilm', sadece bilgi değil, aynı zamanda bu bilginin getirdiği sorumluluğu da ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'da 'ilm'in genellikle 'kesin ve doğru bilgi' anlamında kullanıldığını vurgular. Ayetteki 'ilim', Kitap ehlinin kendi kutsal kitaplarında ve peygamberlerinin tebliğlerinde bulunan, hakikati gösteren açık delilleri ve bilgileri ifade eder. Bu bilgiye sahip olmalarına rağmen ihtilafa düşmeleri, onların kasıtlı bir sapma içinde olduklarını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'bağy' kelimesinin 'haddi aşmak, zulmetmek, fesat çıkarmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bağyen beynehum' ifadesi, Kitap ehlinin ihtilafa düşmelerinin nedeninin, aralarındaki kıskançlık, çekememezlik ve haksızlık gibi kötü niyetler olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu, bilerek ve isteyerek yapılan bir sapmadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'bağy'in 'bir şeyi haddinden fazla istemek, zulmetmek, fesat çıkarmak' olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Kitap ehlinin ihtilafının, hakikati arama veya anlama çabasından değil, kişisel çıkarlar, makam sevgisi veya birbirlerine karşı duydukları kıskançlık gibi 'bağy' kaynaklı olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küfr'ün temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda 'Allah'ın nimetlerini örtmek, yani nankörlük etmek' veya 'hakikati örtmek, yani inkar etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 've men yekfur bi-âyâti'llâhi' ifadesi, Allah'ın açık delillerini ve ayetlerini bilerek reddedenlerin durumunu anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'küfr'ün sadece bir inançsızlık hali değil, aynı zamanda 'Allah'ın lütfunu ve hakikati bilerek reddetme' eylemi olduğunu vurgular. Ayetteki 'ayetleri inkar etmek', Allah'ın varlığına ve birliğine dair delilleri, peygamberlerin getirdiği mesajları ve ilahi hükümleri bile bile reddetmeyi ifade eder ki bu, büyük bir nankörlüktür.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(19) İnned Dîne indAllahil İslâm* ve mahtelefelleziyne utülKitabe illâ min ba'di ma caehümül ılmü bağyen beynehüm* ve men yekfur Bi Âyatillâhi fe innAllahe serî'ul hısab;
“Şüphe yok ki: Allah katında din, İslâm'dan ibârettir. O kendilerine kitap verilmiş olanların ihtilâfta
bulunmaları ise kedilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki hasetten dolayıdır. Her kim Allah'ın Âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki Allah Teâlâ hesabı süratli oland1r.” Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği hakikatlerde İslâm dışında bir din yoktur, imân ehli ve İslâm dini vardır. Âdem (a.s.) dan Efendimize (s.a.v.) kadar gelen sürede tek din vardır o da İslâm dinidir. Diğer isimlerle din ünvanı altında anılanlar izafi olarak verilen isimlerdir, asıl olarak örneğin Mûsâ’ya mensup veya İsâ’ya mensup olanlardır, fakat onlar bunu ayrı bir din olarak zannediyorlar. Bütün peygamberler Muhammedi seyrin bir parçasıdır fakat Muhammedi mertebesini kabul etmeyenler kendileri ayrı gösteriyorlar oysa gerçek imân ehli olsalar Muhammediyeti kabul etmeleri gerekecek ve kendilerini ayrı görmemeleri gerekecek ve ayrı bir din olmadığı anlaşılacak, bizlerde genel olarak bunları ayrı kabul ederek aldanıyoruz, oysa ki, hakikatte Allah’ın indinde İslâm dininden başka bir şey yoktur, diğer izafi olarak din ismi verilenler İslâm dininin mertebelerinden başka bir şey değildir.
İslâm dininin uygulamasında bizler eksik olduğumuz için halimiz kötüdür, yoksa diğer yönüyle bakınca bu Âyette “Gerçek İslâmiyyet Allah’ın yanındadır” deniyor ve kulun oraya gitmesi gerekiyor, oysa genel olarak uygulanan din kulun indindeki dindir yani kulların kendi anlayışları ile tatbik etmeye çalıştıkları dindir. Kim ki “ŞehidAllahu” gerçeğini idrak ederse Allah’ın indine gider yani kendi varlığını aradan çıkarttı, gitti ile kasıt Cenâb-ı Hakk’ı idrake ulaştı demektir, Cenâb-ı Hakk kulun bir vasıtaya binerek kendisine gideceği şekilde bir uzaklıkta değil ki, bütün âlemde zâten hâzırdır.